İşgal ve Anlamı
İşyeri işgali eylemde birliği sağladığı gibi bu birliğin sürekliliğini de tayin ediyordu. Bunun için işgalin çok iyi örgütlenmesi hayati önemdeydi.
M. ŞEHMUS GÜZEL
İŞYERİNİN İŞGALİ EN ÖNCE İŞ ARAÇ VE GEREÇLERİNİN KORUNMASI, KORUNMA ALTINA ALINMASI ANLAMINA GELİYOR.
BÖYLECE EMEKÇİLER AYNI ZAMANDA EKMEK PARALARINI KAZANDIKLARI ÜRETİM ARAÇLARI ÜZERİNDE KENDİLERİNİN DE MÜLKİYET HAKKI BULUNDUĞUNU DİLE GETİRİYORLAR. “ÜRETİM ARAÇLARI BİZİMDİR, İŞ ARAÇ VE GEREÇLERİMİZİ EN İYİ BİZ KORURUZ” DİYORLAR
Fransa’da Mayıs 68’de üretim araçlarına kalıcı ve sürekli bir biçimde el koymak ve özyönetim bütün işçileri henüz ilgilendirmiyordu. Ama yine de işgal edilen birçok fabrikanın, işyerinin ve büronun duvarlarında şu sloganlar görülüyordu: “Les usines aux ouvriers”/ “Fabrikalar işçilere.” “Le patron a besoin de toi. Tu n’as pas besoin de lui.”/ “Patronun sana ihtiyacı var. Senin ona ihtiyacın yok.”
Öte yandan CFDT (Demokratik Fransız İş Konfederasyonu) autogestion/özyönetim/kendi kendini yönetim meselesini Mayıs 68’de sık sık vurguladı.
Sonraki yıllarda üretim araçlarının işçiler tarafından sahiplenilmesinin ve özyönetimin kimi örnekleri görüldü. Bu alandaki en önemli ve deneyimlerle yüklü en kalıcı örneği 1973’te Besançon’daki Lip işçileri verdiler… Mayıs 68’de önemli deneyimler kazanan PSU’lü (Birleşik Sosyalist Parti) ve CFDT’li işçilerin ve sendikacıların öncülüğünde Lip işçileri fabrikayı bizzat yönettiler, ürettiklerini bizzat sattılar. Kent kent dolaştıkları Fransa’nın işyerlerinde ve fakültelerinde özyönetimi ve bunun püf noktalarını anlattılar, deneyimlerini paylaştılar…Lip örneği Fransa işçi sınıfı Tarihi’nin çok önemli kilometre taşlarından biri olarak ortak hafızamızda yerini aldı.
Greve ilan edilen işyerlerinin grevcilerce işgal edilmesi Mayıs 68’de greve gidilen bütün fabrika, büro ve işyerlerinde görüldü..
Genel olarak işyeri işgali, uzun sürme olasılığı olan grevlerde gerekliliğini duyumsatır, ama Mayıs 68’de tam anlamıyla genel eylem biçimine dönüştürüldü. Her fabrika, her işyeri, her büro emekçiler, kadın ve erkekler tarafından denetim ve yönetime alındı.
Grev bitince iş araçlarının ve gereçlerinin yeniden tıkır tıkır çalışabilmesi için düzenli bakım ve onarım gerekiyordu. Bunu en iyi yapacaklar ise o araç ve gereçleri çok iyi tanıyan işçilerdi. Bunun için araç ve gereçlerin işgalle garanti içinde korunması zorunluydu. Provokasyon ve saldırı olasılıkları olan zaman dilimlerinde bu daha da gerekliydi. İşçiler makinelerin, araç ve gereçlerin bozulmamaları, tahrip edilmemeleri için bekçilik görevini bizzat üstlendiler.
İşyeri işgali aynı zamanda greve karşı olan işçiler ve patronlar üzerinde bir tür baskı aracı olarak kullanıldı. Görüşmelere yanaşmayan patronları ikna yöntemi olarak belirleyici bir rol oynadı. Kararsız ve/veya karşı işçilerin greve karşı örgütlenmesinin önü de böylece alınabildi.
İşyeri işgali eylemde birliği sağladığı gibi bu birliğin sürekliliğini de tayin ediyordu. Bunun için işgalin çok iyi örgütlenmesi hayati önemdeydi.
Mayıs 68’in işgallerini kitaplarında yazan, değişik söyleşilerinde ve belgesel filmlerde anlatan işçilerin belirttiği gibi, başarılı bir işgal için ilk önemli adım fabrika, işyeri veya büro telefon standardının, iletişim merkezinin, yani bir üretim birimindeki “beynin” ele geçirilmesidir. Bu bir anlamda “Burası artık bizden sorulur!” demektir.
İkinci adım ise oldukça simgeseldir: İşgal edilen işyerinin tepesine iki kızıl, bir üç renkli (mavi, beyaz, kırmızı renklerden oluşan Fransa bayrağı) bayrağın dikilmesi… Böylece kızıl bayraklarla devrime, Fransa bayrağı ile ise Fransa halklarının mücadelesi sonucu kurulan cumhuriyete, onun için mücadele eden emekçilere ve cumhuriyetin toplumsal niteliğine vurgulu birer selam gönderiliyordu.
Sonrası sendikal hareketin tarihi derslerinin, deneyimlerinin mirasının güncelleştirilmesiydi: Greve katılanların kayıtlı oldukları sendikaların bir araya gelerek oluşturduğu “intersyndicale” (sendikalortaklık) denetimi altında bir Grev Komitesi kuruluyordu.
Hemen belirtmek gerek bir işyerindeki tüm grevciler sendikalı olmayabilirlerdi. Mayıs 68’de bunun pek çok örneği görüldü. Ama önemli olan sendikalıların sendikasız işçilerden mücadeleye girenleri bağırlarına basmalarıdır. Sendikalılar, sendikasızların gösteri ve yürüyüşlere katılmalarını engellemediler, grev ve işgali birlikte başlatıp, birlikte düzenlediler, birlikte başarıya ulaştırdılar... Dahası sendikalılar ve sendikasızlar işyeri dışında da birbirlerine destek vermekten asla çekinmediler. Nihayet eylemler sonrasında sendikasızların birçoğu sendikalara kayıt oldular.
Bir noktayı daha belirtmeliyim: Mayıs 68’de genç işçiler kimi eylemde başı çektiler, ama işgallerin başarılı bir biçimde yürütülmesi sendikalar sayesinde mümkün oldu. Bu hem sendikaların deneyimli olmalarıyla, hem de sendikalıların ve sendika yöneticilerinin geçmiş işgalleri bizzat yaşamış ve/veya onları okumuş ve derslerini çıkarmış olmalarıyla yakından ilgiliydi. Onlar işçi sınıfının tarihini ve tarihi deneyimlerini biliyorlardı. Rakamlar bunu ispatlıyor: İşgallerin çoğu CGT’nin (Genel İş Konfederasyonu) ve bir ölçüde de CFDT’nin örgütlü ve işçiler arasında çoğunluğa sahip olduğu işyerlerinde yapıldı. Bu CGT’nin 1936’daki Halkçı Cephe deneyiminin mirasçısı olmasıyla ve bu konularda gerçekten zengin tecrübesiyle yakından ilgiliydi.
Yasal açıdan greve ve işgale gitmek Fransa’da kolaydır ama önemli olan eylemin başarıyla sürdürülerek, olumlu biçimde sonuçlandırılmasıdır. Bunun için de örgüt ve örgütlülük şarttır. Bunun biçimi sendikadır. Ama bir sendika bir işyerindeki tüm emekçileri temsil edemediğinde (kimi işyerinde birkaç sendika ve azınsanamayacak sayıda sendikasız emekçi bulunuyordu), her emekçinin sesini duyurabilmesi için, eylemi, diğer sendikaların ve sendikasızların biraraya gelebildikleri Grev Komitesi’nin yönetmesi daha yerinde, daha adil ve demokratik oluyordu. Kararların alınmasına herkes katılınca kararların yürütülmesinde de herkes elini taşın altına sokuyordu. Ikınmadan, sıkınmadan. Canla başla.
İşgalin örgütlenmesi işin kolayına kaçılarak kotarılacak bir iş değildir. İlk günlerin coşkusu geçtikten sonra işyerinde çok sayıda işçinin kalmasını sağlamak başlı başına bir meseledir. Çünkü her işçi grevi de, işgali de desteklemiş ve hatta işgale katılmış da olsa, bir süre sonra evine gitmek, çoluk-çocuğuyla vakit geçirmek bağı-bahçesiyle uğraşmak isteyebilir.
Örneğin Sochaux’daki Peugeot fabrikasında çalışan 25 bin işçiden 24 bini işgalden sonra evlerine giderek işgal, grev ve eylemleri radyolardan ve gazetelerden izlemeyi tercih ettiler. “Neden evlerinize gidiyorsunuz?” sorusuna yanıtları basitti: “Ne yani makineler mi kaçacak?”
Citroen’in Paris’teki, hemen Eyfel Kulesi yakınındaki Javel’deki, fabrikasında da durum aynıydı. “Gündüzleri şöyle bir uğrayan, haber almak, sohbet etmek ve tartışmak için gelenleri saymazsak sürekli yüz kadar işçi vardı, ama gece olunca, hele saat 01 ile 07 arasında, sadece elli kişi kalıyorduk” diye aktarıyor o günkü militanlar...
İşgaller her şeye karşın az sayıda işçinin fedakarlığı ile yürütüldü. Uzun süreli ve epey zorlu işgaller de.
İşgal edilmiş fabrika yerine evlerini, bahçe ve bostanını tercih edenlerin, bu tavrı onların mücadeleyi bıraktığı, kavgayı terk ettiği anlamına gelir mi? Gelmez… Enazından Mayıs 68’de bu anlama gelmedi. Çünkü o günlerde görüldü ki, işgali bir süreliğine terkedenler saati gelince gösteri ve yürüyüşlerde yerlerini aldılar ve polisler saldırınca direnmeyi bildiler. Ayrıca grevlerin bitirilmesini isteyen ve hükümet ve patronlardan kimi isteklerini (hatta fazlasını) koparan sendika liderlerinin arzusuna rağmen grev ve işgalleri sürdürenler yine onlar oldu. Bu, hem daha çok hak elde etmek kararlılığından, hem de birlikte alınan kararlarla, grev ve işgallerle gelen özgürlük havasının biraz daha sürmesi arzusundan kaynaklanıyordu...
İşçiler işyerini, fabrikayı, büroyu yönetebileceklerini ispat etmiş oldukları için bunun sürmesini diliyorlardı.
Bu arada grevlere ve işgallere işçilerle birlikte katılan mühendisler, teknisyenler ve takım şefleri, fabrikaların yönetimi konusunda, iş alanında, patron-işçi ilişkilerinde yeni, daha adil, daha özgürlükçü ve daha eşitlikçi düzenlemeler isteyerek son derece ilginç öneriler yaptılar... İşçiler özyönetimlerinden kalan derslerin ve deneyimlerin bir bölümünü hemen yaşama geçirmek istiyorlardı çünkü.
İŞGALİN ÖRGÜTLENMESİ
İşgallerde yüzlerce, binlerce grevci ve işgalci işçinin günlerce aktif bir biçimde eylemlerle ilgilenmesini sağlamak gerekiyor ama bunu her yerde ve her zaman sağlamak mümkün olamıyordu.
İşyerinin bakım ve temizliği, makinelerin korunması, giriş ve çıkışların denetimi, ziyaretçilerin kabulü ve eylemlerin hedefinin anlatılması, gazetecilerle ilişkiler kurulması vb. sorunların üstesinden gelinmesi sağlam ve kalıcı bir örgütlenmeyi zorunlu kılıyordu.
Öte yandan işgalci işçilerin beslenmesi, boş zamanlarının en iyi biçimde değerlendirmeleri gibi bir dizi iş daha vardı.
Mücadele içinde göçmen kökenli işçilerle, örneğin o yıllarda Renault ve Citroen fabrikalarında çok sayıda çalışan Tunuslu, Cezayirli, Faslı emekçilerle, yerli işçiler çalışma saatleri dışında neredeyse ilk kez yan yana gelerek birbirlerini daha iyi tanıyabildiler. Normal çalışma düzeni içinde, yani günde üç kere sekiz saat uygulamasında, üç vardiya sarmalında, o zamana kadar birbirleriyle konuşmak olanağı bile bulamayan işçiler günlerce süren işgaller sayesinde birbirleriyle yeni ve kalıcı ilişkiler kurabildiler. Herkes kendi ükesini, kendi uygarlığını, kendi coğrafyasını ve tarihini anlatmaya zaman ayırabildi Yemeklerini tanıtabildi.
Çünkü kadınlar eşlerini, analar “kuzularını” unutmadılar: Evlerde pişirilenler işçilerin yönetimindeki işgal edilmiş fabrikalara taşındı Kimi zaman ise sadece fabrikalardakiler için muttfaklarda nöbetler tutuldu. Evler birer erzak ve mühimmat merkezi görevini yerine getirdi. Sıkı ve sahici bir biçimde. Kadınlar olmadan bu işler bu denli başarılı bir biçimde yürütülemezdi.
İşçiler kendi mücadelelerinden gelen deneyim ve geleneklerini birbirlerine aktardılar. Kalıcı dostluklar böyle kuruldu.
Birçok sendikasız işçi sendika üyesi oldu. Bütün işçi sendikaları yeni üyeler edindi. Mayıs 68 Fransa’da sendikalı işçi sayısında gerçek bir yükselişe tekabül ediyor.
Bazı işçiler bir adım daha atarak siyasi partilerde çalışmaya bile başladılar. Örneğin FKP’ye (Fransız Komünist Partisi) kayıtlar arttı. Troçkist bütün siyasi grupların, devrimci siyasi partilerin üye, militan ve sempatizan sayısı o zamana dek görülmemiş ölçüde çoğaldı...
İşgal süresince eyleme katılan emekçilerin boş zamanlarının değerlendirilmesi için müzik dinletileri, film gösterileri, tiyatro oyunları, basketbol, futbol, voleybol ve masa tenisi turnuvaları düzenlendi, Bütün bu faaliyetler sanatsal ve kütürel açılardan yaratıcı olmanın önemine işaret ediyordu.
Çevredeki sanatçılarla bağ kurularak onların işgal edilmiş fabrikalara gelip konser vermelerinin, sergi düzenlemelerinin sağlanması ve benzeri işler de vardı elbette...
Mayıs 68’de kimi liseler, fakültelerin çoğu, neredeyse tamamı da, işgal edildiler. İşgal edilmiş fabrikalardan işgal edilmiş fakültelere giden ve oradaki siyasi tartışmalara katılan çoğu genç emekçiler de oldu. Ama bunun tersi yapılamadı: Sendika bürokratlarının inadı ve kimi öğrenci liderinin, en başta Daniel Cohn-Bendit’in, sendika yöneticilerine yönelik küfürleri bunu engelledi. Dahası, özellikle CGT yöneticileri öğrencilerin işçilerle ilişki kurmasına başından beri muhaliftiler. Umulan öğrenci-emekçi işbirliği gerçekleştirilemedi.
İşgal süresince grevcilerin isteklerinin ve eylemlerinin en iyi ve en doğru biçimde kamuoyuna ve bilhassa yakın çevreye açıklanması için değişik türlerde faaliyetler de gerekiyordu.
İşgaldeki işçilerin düzenli ve iyi bir biçimde beslenmeleri için çevredeki çiftçilerle, kooperatiflerle, küçük tüccarlarla ve esnafla ilişkilerin arttırılması, beslenme sorununun en iyi, en hesaplı, mümkün olan en ucuz biçimde çözülmesi önemliydi...
Bir bildirinin yayınlanması bile özen isteyen ve değişik aşamalardan geçen bir işti. Önce bir grup grevci bir komisyon oluşturarak bir bildiri tasarısı hazırlıyor, sonra da bu tasarı grevci ve işgalcilerin tümünce tartışılıyor böylece bildiriye son biçimi veriliyordu. Bildiri daha sonra Grev Komitesi’ne götürülüyor, orada intersyndicale temsilcilerinin itiraz etmemesi halinde basılarak dağıtılıyordu. Kolay iş değildi doğrusu…
Renault’unun Paris’in kuzeybatısındaki Boulogne-Billancourt’daki “İşçi Kalesi” olarak bilinen fabrikasındaki grevi ve işgali, fotoğraf sanatçısı ve işçi fotoğrafçılığı uzmanı, gazeteci ve FKP militanı Gerald Bloncourt’un Le Regard Engagé (Angaje Bakış, Bourin Yayınları, Paris, 2004 ) isimli yapıtında bulmak mümkün. O günlerin pek bilinmeyen fotoğraflarıyla ve kendi kaleminden çıkma metinle zengin ve ders yüklü yapıtından kısa bir alıntıyı sunmak istiyorum:
“1952’den beri bu işçilerin mücadelelerini yakından ve çok iyi tanıyordum. ‘İşçi Kalesi’ne kaç defa giriş kapısındaki bekçilerin sakal ve bıyıklarının arasından tebdil-i kıyafetle girdim, demir-çelik işçilerinin mavi iş tulumunu çekiyor, ceplerini makinem ve objektifleriyle tıka basa doldurarak dalıyordum içeriye. Arşivlerim atölyelerinin, işbaşındaki işçilerin, iş bırakma eylemlerinin, grevlerin, sendika toplantılarının, fabrika içindeki nutuk atışlarının görüntüleriyle doludur. Bu defa (Mayıs 68’te. MŞG) işçiler fabrikayı işgal ediyorlardı ve bu koskocaman binalarda istediğim gibi dolaşabiliyordum. Hiç bir makine gürültüsü duyulmuyordu. Sanki Haiti’de tanığı olduğum kasırga öncesi sessizlik. Sadece yüzlerce işçinin sesi, bir atölyeden öbürüne yankılanarak, bu dev dekoru uyandırıyordu. Her yerde işçi grupları kendi aralarında tartışıyorlardı. (...) Onlarla otuz üç günü ve geceyi birlikte geçirdim. Mümkün olabildiğince onlar gibi mukavva kutular üstünde uyudum, bana sunulan biralarını içtim, Grev Komitesi’nin dağıttığı sandviçleri büyük bir iştahla yedim…”
İşgal edilmiş işyerlerinden, fabrikalardan çıkıldığı da oluyordu. Başka fabrikalar ziyaret ediliyor, deneyimler aktarılıyor, olan-bitenler anlatılıyor, dersler alınıyordu. Bu arada elbette öğrencilerle sohbet etmek, bazı eylemleri birlikte kararlaştırmak, onlardan öğrenmek ve onlara öğretmek için öğrenci mahallesi ve Mayıs 68’in kalbi, merkezi, nabzının attığı nokta Quartier Latin’e de gidiliyordu... Grevci işçiler, genç büro çalışanları, öğrencileri Censier’de, Sorbonne’da veya taşra kentlerindeki işgal edilmiş fakültelere ziyarete gittiklerinde baş-göz üstünde tutuluyordu. İşçiler birer insan, eşit eşite birer varlık, hatta biraz daha fazlasını da kapsayan birer “proleter” olarak bağırlara basılıyordu. Öğrenciler nihayet “proleterlerini” bulup bir araya gelmekten son derece mutluydular. O zamana kadar takım veya personel şefleri ve/veya patronları tarafından “okuma yazması bile olmayan cahil” muamelesi gören genç işçiler ise bu ortamda “coşkulu bir özgürlük havası teneffüs etmekten” memnundular. Biri o anlardan birinde aynen şunu söyledi: “Düşünebiliyor musunuz Troçki ve Mao birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar, tebessümle…”
Sorbonne’da ve diğer fakültelerde ve işgal edilmiş fabrikalarda uzun, çok uzun tartışmalar yapılıyor, kültür, toplumun geleceği ve benzeri birçok mesele tartışılarak şu sonuca varılıyordu: “Tamam devrimci süreç başlamıştır; sendikal ve kültürel alanlarda, üniversitede ve diğer alanlarda…” Emekçilerin, gençlerin, öğrencilerin, kadın, erkek ve çocukların “Uzun Yürüyüşü” sürüyor kardeşlerim.



