Unutmadım Kaldığım Yeri(*)

unutmadim_kaldigim_yeriToplumların ve bireylerin yaşamlarının belirli dönemleri, çok uzun sürmese de, unutulması olanaksızlaşabiliyor. Zamanın göreliliği gerçekliğinde, bu dönemlerde sürenin uzunluğundan çok, sürecin yoğunluğu, derin izlerin oluşumuna neden olabiliyor. Metin arkadaşımız da bu kitabında, yaşamında unutamadığı bir dönemi, 12 Eylül tutsaklık günlerini anlatıyor. Kişisel anıların tarihsel tanıklıklara dönüştüğü bu sürecin, yalnızca bireysel bir özellik taşımayacağı açıktır. Tarihsel yaklaşım, bugünü anlamanın ve açıklamanın en temel gereklerinden ise bu tanıklıkların önemi ortadadır. Üstelik, eğer 12 Eylül darbesinden söz ediyorsak, bu durum daha çok anlam taşımaktadır. Çünkü, 12 Eylül darbesi salt askeri faşist cunta yönetimiyle sınırlandırılamayacak bir süreç başlatmış ve askeri faşist cunta eliyle oluşturulan kurumlar ve kurallarıyla günümüzde de varlığını sürdüren bir nitelik kazanmıştır. Günümüzde F-Tipi cezaevleriyle sürdürülmek istenen “tecrit ve imha” politikalarının öncülü, 12 Eylülün cezaevlerinde başlattığı tredman politikalarıdır. Tredman politikalarının, bu kitapta çeşitli örnekleriyle, yer aldığı görülecektir.

Görülmesi gereken başka bir gerçeklik te, devletin cezaevi politikalarının, egemen sınıfların toplumsal yönetim politikalarının temel bir boyutunu oluşturduğudur. 60’lı yıllarda başlayarak -12 Mart döneminde uğradığı kesintiye karşın-, yükselerek süren toplumsal muhalefetin, 71’çıkışı doğrultusunda “devrim ve sosyalizm” hedefine yönelerek gelişmeye başlaması karşısında, egemen güçler de karşıt yöntemlere başvurmak yoluna gitmişlerdir. Bazen resmi, bazen de devlet güdümlü sivil faşist çeteleri devrimci güçlerin üzerine sürmekle işe başlamışlardı. ’77 1 Mayısında kitlesel kıyımlara dönüştürülen resmi-sivil faşist terörle Sivas, Erzincan, Elazığ, Çorum, Maraş’ta açık halk düşmanlığını en ileri düzeylere vardırdılar. Ama, devrimci güçlerin can bedeli sürdürdüğü anti-faşist mücadeleyle, bu saldırılar boşa çıkartabildi. Öyleyse, egemen güçler, yeni yöntemler bulmalıydı; üstelik, derinleşen ekonomik krize karşı, emperyalist-kapitalist sistemin yeniden yapılanma sürecinde, krizin yükünü yıkabilecekleri emekçi sınıf ve tabakaların tepkilerini de denetim altına alabilecek ve etkisizleştirebilecek yeni bir yönetim biçimi gerekiyordu. Bu arayışlarda, kılavuzları, kuşkusuz yine ABD olacak ve Şili başta olmak üzere, bir dizi yarı-sömürge ülkede başvurdukları Cunta yönetimini, ülkemiz halklarına da dayatacaklardı.

Bu amaçla, saldırılarını öncelikle anti-faşist devrimci güçler ile ilerici, demokrat ve yurtseverlere yönelttiler. İHD tarafından saptanabilen verilere göre, askeri faşist cunta döneminde: 650 bin kişi gözaltına alınarak işkencelerden geçirildi; bu işkencelerde171 kişi katledildi. 98404 kişi, emir-komutaya bağlı askeri mahkemelerde yargılandı ve hukuka aykırı bu mahkemelerde 7000 kişi için idam cezası istendi, bunlardan 517 kişiye verilen idam cezalarının 124’ü Askeri Yargıtay tarafından onaylanır, 50 kişi asılırken;  21764 kişiye milyonlarca yıl hapis cezası verildi. 9400 kişi kamu görevinden uzaklaştırıldı ya da sürüldü. 4,5 milyon kişi fişlenirken, 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 14 bin kişiye “yurda dön” çağrısı yapıldı ve ardından bu kişilerle birlikte vatandaşlıktan çıkartılanların sayısı 29 bine vardı. DİSK ve bağlı sendikalar başta olmak üzere işçi ve emekçilerin örgütlenmeleri yasaklanır ve yöneticileri tutuklanırken, 23667 Derneğin faaliyetten alıkonuldu. 39 Ton gazete, dergi ve kitap yakıldı, 937 filmin gösterimine yasak getirildi.

Bütün bu veriler, “sağ-sol çatışması”, “can güvenliği”, “huzur ve güven ortamı”, vb. gerekçelerin ardına sığınarak savunulurken; 12 Eylül askeri faşist cuntasının asıl sınıfsal işlevi gözlerden saklanmak istendi. Her siyasal tavır, belirli bir sınıfın ekonomik çıkarları üzerinden geliştiğine göre, 12 Eylül diktatörlüğünün de, ekonomik politika ve uygulamaları özel olarak gözden geçirilmelidir. Egemen sınıfların, “huzur ve güven” perdesi altında, ülkenin ekonomik kaynaklarını hangi yollarla, hangi sınıf ve tabakalara aktardığının ortaya konulması gereklidir. Böylelikle, “12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsunuz?” tehdidiyle, toplumun geniş kesimlerini umursamazlığa ve duyarsızlığa sürükleyen yalanlar açıklığa kavuşsun.

12 Eylülün hemen ardından, dönemin TİSK Başkanı Halit NARİN’in açıklaması, her şeyi açıklamaktadır: “Şimdiye kadar işçiler güldüler, artık gülme sırası bizde”. Çünkü, Cuntacılar daha işbaşına gelir gelmez, ilk anda grevleri yasakladılar ve emekçilerin her türlü hak arama yollarını ortadan kaldırdılar; toplu sözleşmeler Yüksek Hakem Kurulu’nun insafına terk edildi. 12 Eylül öncesinde, işçiler ekonomik ve demokratik hak arama mücadelesinde, her zaman devrimcileri yanlarında bulmuşlardı. Nerede bir grev varsa, devrimciler o işyerlerinde, grev nöbetlerindedirler; nerede bir sendikal örgütlenmeye girişilse, işçilerin en büyük destekçisi devrimciler olmuştur; nerede bir işçi direnişi olsa, devrimciler oraya koşturmuştur. Yalnızca işçiler mi? Hayır. Nerede bir toprak işgali olsa, devrimciler köylülerin yanlarında yer almışlardır; taban fiyat yürüyüşlerinde, köylüler yanlarında devrimcileri bulmuşlardır. Emeklerini korumak için kooperatifler kurduklarında, devrimcilerin katkıları eksik olmamıştır. Emekçiler, başlarını sokacak bir ev yapmak istediklerinde, devrimciler alınterlerini akıtmışlardır gecekonduların harcına; yıkıma gelen devlet, karşısında devrimcileri bulmuştur.

İşte bu nedenle, Cunta öncelikle devrimcilere darbe vurarak işe başlamayı yeğlemişti, eğer Onlar yok edilirse, gerisi kolaydı. Bunun için çalıştı işkencehanelerde tezgahlar, bunun için kuruldu şafak vakitlerinde darağaçları bunun için örüldü zindanların duvarları, bunun için kana boyandı ülkenin dağları ve ırmakları..

12 Eylül diktatoryası, yalnızca siyasal suçlar işlemedi: Ülkemizin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talan edilmesi, emekçi halkımızın en yoğun biçimde sömürülmesi ve “banker faciası”nda olduğu gibi açık hırsızlıklara yol açan ekonomik politikaların da sorumlusudurlar –yaptıkları kişisel yolsuzluklar da cabası-.

12 Eylül karşı-devrimci darbenin, IMF patentli 24 Ocak 1980 “Ekonomik İstikar Paketi”nin uygulanması için gerekli siyasal ortamın hazırlanması amacıyla yapıldığı açıkça ortaya çıkmıştır. 24 Ocak Kararlarıyla, “Dışa açık büyüme” politikası adı altında, ülke kaynakları emperyalist tekellere peşkeş çekildi.

Dış borç ödemelerini gerçekleştirebilmek için gerekli kaynağı sağlamak amacıyla dışsatımı artırmak için iç pazarı daraltmak ve işgücü maliyetlerini düşürmek çabasına girişildi. Bunun sonucunda, sigortalı işçilerin alım gücü 1984 yılında 1976’daki seviyenin altına düştüğü, yalnızca 1980 sonrasında reel ücretlerde %35-40 arasında değişen bir aşınma olduğu hesaplanmıştır.(**) Örneğin; Kamu kesiminde 1979’dan 1983’e kadar geçen sürede ortalama ücretlerde %52,3’lük bir düşme gerçekleştirildiği düşünülürse, gerçekte yoksullaşmanın daha ileri düzeylerde olduğu anlaşılmaktadır.  Yine bu dönemde, gelir dağılımında eşitsizliğin arttığı görülmektedir; işçi ve memurların milli gelirden aldıkları pay 1970’de % 32,4’den 1981’de %16,2’ye gerilemiştir.

Ücretli çalışan işçi ve memurlar bu durumdayken, emekçi köylü açısından da durum farklı değildir: 1977 yılında 107,6 olan Tarım/Sanayi fiyatları oranı, 1984’te 73,5’e düşmüştür. 1984’te destekleme ödemelerinin alım gücü 1977’deki seviyenin yarısına gerilemiş; 1980 sonrası tarım ürünleri taban fiyatları %269 artış gösterirken, tarımsal ilaç fiyatları %450-500, gübre fiyatları %2240-4484 oranları arasında artmış, köylü toprağını süremez, geçimini sağlayamaz olmuştur.

Yetersiz resmi verilere göre bile 1980’de %11’lerde olan işsizlik oranı 1984’de %16’yı aşarken; yine bu dönemde halkımızın yaşam düzeyinin gerilemesine yol açan bir diğer politika, bütçeden sağlık ve eğitim için ayrılan payların sürekli düşürülmesi ve bu alanlarda özelleştirmenin önünün açılarak sağlık ve eğitimin paralı hale getirilmesidir. Kamu yatırımlarında %8,2 olan eğitim harcamaları oranı %3,9’a, sağlık yatırım oranı %2,3’den %1,6’ya düşürülmüş; 1980’de bütçenin de %31 olan eğitim, kültür ve spor payı 1984’de %26’ya, sağlık için %9’dan %7’ye indirilmiştir. Oysa 12 Eylül sonrası dönemde, sermayenin üzerinde vergi yükü azaltılır ve bu kesme kaynak aktarılırken, özellikle vergi geliri içerisinde %65 oranlarına ulaşan vergiler ile ücretten kesilen gelir vergileri yoluyla vergi yükü işçi ve emekçilerin sırtına yüklenmiştir.

Sözde enflasyonla mücadele ekonomik program uygulamaları da emekçilerden sermaye sınıflarına kaynak aktarılmanın bir yolu olmuş; gerçekte enflasyon oranları karşılaştırıldığında, 1980 sonrasında, 1979 öncesinden daha yüksek olduğu hesaplanmıştır. Halkımıza ödetilen tüm bu bedeller karşılığında, 1980-84 döneminde ihracatta %314’lük bir artış sağlanmıştır; ama, bununla birlikte dış ticaret hadleri 1983 yılında 1973’e göre %48’lere gerilemiş, TL ABD Doları karşısında 1985’te 1979’a göre 15 kat değer yitirmiş, 1980’de 15.milyon dolar olan dış borç anapara kadarı, 1984’de 19 milyon doları geçmiş, 1980-89 dönemleri için dış borç anapara ve faizleri tutarı, 1970-79 yıllarına göre 10 kat artmıştır. Çığ gibi büyüyen iç ve dış borçlar, artık bütçenin %60’larını götüren bir duruma gelmiş, bu yolla ülke kaynaklarımız asalak burjuvaziye aktarılmıştır.

12 Eylül, Türkiye’nin uluslararası sermaye için, “Dikensiz gül bahçesi”ne çevrilmesinin adı olmuş;  Türkiye, uluslararası sermayenin 1970’lerden sonra derinleşen ekonomik krizine verdiği neo-liberal yanıtın müsveddesine dönüştürülmüştür (Şili ve Arjantin gibi);  Osmanlı’dan bu yana, emperyalizme bağımlı kılınan ekonominin, emperyalizmin uluslararası düzeyde giriştiği yeniden yapılanmanın gereklerine uygun duruma getirilmesidir.

Kuşkusuz, 70’li yıllar Türkiye ekonomisi için de kriz yılları olmuştur: Günlük yaşamda “tüpgaz kuyrukları” ile kendisini gösteren kriz, dışa bağımlı ekonomik yapılanmada, uluslararası sermaye birikim sürecinde ortaya çıkan krizin de yansımasıyla daha derin bir biçimde yaşanmıştır. Buna karşın 24 Ocak “Ekonomik İstikrar Paketi”, krizi gidermeye dönük bir önlemler politikası olmaktan öte, yeni bir ekonomik yapılanmanın programını oluşturmuştur; ülkeyi uluslararası sermaye için “ucuz işgücü cenneti”ne dönüştüren.

Sömürü ve soygun düzeninin aksamaksızın sürmesi için gerekli önlemlerin temelini atan Cunta yönetimi; sözde hukuk devleti olmanın en basit gereklerine bile uymayan, kendi yaptıkları Anayasa’ya bile aykırılığı ileri sürülemeyecek olan yasalarla (başta 2821-2822 olmak üzere), ülkenin geleceğini de tehdit altına sokmuşlardır. Her türlü ahlaki yozlaşma ve çürümenin, bireyciliğin, “kısa yoldan köşe dönmeciliğin” yükselen değerler haline getirildiği bu dönemde başlayan;  bankalar eliyle halkın cebinden çalınan paraların sermaye sınıfına aktarılması biçiminde gelişen hortumculuk ile yolsuzlukların bin bir biçimi (örneğin; hayali ihracat), 12 Eylül düzeninin bugünlere kadar geliştirilerek taşınan özellikleri olmuştur. Bu doğrultuda, ideolojik kurumsallaşmayı gerçekleştirebilmek için çağdışı, ırkçı-gerici bir eğitim düzeni oluşturmuşlar, üniversitelerde bilimsel ve akademik özerklik unsurlarını yok ederek, YÖK’ü kurmuşlardır. Bir tür akademik diktatörlük olan YÖK’ün ırkçı-gerici politika ve uygulamalarının ürünlerini, artık günümüzde en iyi biçimiyle AKP iktidarında ve kadrolarında görmekteyiz.

12 Eylül Darbecilerinin suç listesi kabarıktır ve her türden suçu içermektedir: Metin UZUNÖZ arkadaşımızın da içerisinde bulunarak emek verdiği ve bu kitabıyla da katkıda bulunduğu 78’liler Hareketinin gündeme getirdiği “Darbecilerin Yargılanması” istemi, ülkemiz emekçilerine karşı işlenen tüm ekonomik ve siyasal suçları kapsamak durumundadır. Bu, tarihsel bir davadır; otuz yıldır süren bir zulüm düzeninin toplumsal yargılamasıdır. Bu süreçte bireysel, toplumsal, ekonomik, siyasal hakları elinden alınan, tanıklığı ve sözü olan herkes –işçiler, kamu çalışanları, köylüler, esnaf ve zanaatkarlar, aydınlar, öğrenciler, sanatçılar, vd.-  bu davada yerini almalıdır.



( *) “Sunuş”, Metin Uzunöz, Unutmadım Kaldığım Yeri, Kardelen Y. Aralık 2010

( **) 12 Eylül dönemine ilişkin ekonomik veriler, ağırlıklı olarak, Fikret Başkaya’dan alınmıştır: Türkiye Ekonomisinde İki Bunalım Dönemi, Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına, Birlik Y. Ocak 1986

 
Share