Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Türk(iye) Eğitim(sizliğ)i ve YÖK’ün “üniversiteler”ine itiraz

 Temel Demirer

 

“Başlangıcında her yeni düşünce,

tek kişilik bir çoğunluk oluşturur.”[1]

Bir kez daha Türk(iye) eğitim(sizliğ)i, YÖK’ün üniversiteleri üzerinde konuşmam istendiğinde, bu konuda hemen hemen söylenecek sözün kalmadığını[2] ve Fikret Kızılok’un, “Demirbaş” şarkısındaki, “Zeki Müren ortada/ Bülent Ersoy erkekti/ Vietnam Savaşı’nı/ Kendisiyle başlattı.../

Süleyman hep başbakan/ Başbakan hep Süleyman.../

Mao henüz ölmemiş/ Ortaokul bitmemiş/ Yahya işe başlarken/ bankalar hep bomboktu.../ Süleyman hep başbakan/ Başbakan hep Süleyman.../ Kırat attan inerek/ Kemerini sıkmıştı/ Halk üstüne binince/ Başımıza çökmüştü/ Hak hukuk düzen vardı/ Çüş demesi çok zordu/ Tam askere giderken / Yine ihtilal oldu.../ Süleyman hep başbakan/

Başbakan hep Süleyman.../ Ne padişah ne sultan/

Bir enişten bir ablan/ Yanında bir de baban/ Sefam olsun yaradan/ Süleyman hep başbakan/

Başbakan hep Süleyman...” sözlerini anımsadım…

Niye mi? Süleyman Demirel hâlâ siyasi hayatın “Demirbaş”larından, tıpkı 1980 darbesi mamûlatı YÖK gibi, tıpkı hepimize durmadan “Türküm, doğruyum, çalışkanım… Varlığım Türk varlığına emanet olsun!” dedirten “milli eğitim(sizlik)” gibi…

Yaşadığımız coğrafyada kronikleşmiş bir egemenliğin sopası olarak tasavvur edilen eğitim(sizlik)den onun üniversitelerine söylenmesi gereken sözlerden değil, itiraz ve isyan edilmesi zaruri nedenlerinden söz edeceğim sizlere…

Bunun böyle olması gerekiyor; çünkü 12 Eylül darbecilerinin YÖK’ünden AKP’ye devredilen zulüm karşısında artık başka yol yok!

Eğitim ve “milli”si!

Bilmeyen yoktur umarım; sınıflı-sömürücü yapılarda eğitim denilen şey, nihai kertede bir egemenlik ve egemenliği üreterek sürdürmekten baka anlam taşımaz…

Yani eğitim, üzerine hangi ahkâm kesilirse kesilsin, sınıfsal bir şeydir, bir sınıf içindir…

Bunların altını özenle çizdikten sonra şunlardan da teorik ve soyut olarak söz edebiliriz:

Eğitim, bilgi ve beceri kazandırmak amacıyla yapılan işlevsel bir etkinliktir; bir yandan kişinin çevresinden edindiği olumsuz alışkanlıklarını kırar, öte yandan ona toplumsal yaşamın gerektirdiği tutarlı davranışlar kazandırır.

“Bilgi cehli (bilgisizlik) giderir, adamlık öğretmez” söylemi, eğitimin, insanı insan kılmasındaki etkinliğini açıklamaya yetiyor. Mark Twain, “Eğitim kafayı geliştirmek içindir, belleği bilgiyle doldurmak için değil” diyor. Hint düşünürü Krişnamurti de, “Gerçek eğitim, insana düşünmeyi öğretir” diyerek Twain’i tamamlıyor.

Ezberciliği öne çıkarıp kural belletmeyen; öğrenciyi eleştirel düşündürmeye yönelten bir yöntem uygulanıyorsa, sorun temelinden çözülmüş olur.

Aziz Nesin, Nesin Vakfı’nın kurulduğu 1972 yılında düşündüklerini ancak 15 yıl sonra, 1987’de, “Eğitim Konusunda Vasiyetimdir” başlığıyla yazabildiğini belirtir. Nesin’e göre eğitim, yaratıcılığı geliştirmelidir. Bunun da, öğrenciyi tüketici durumdan alıp yaratıcılığa yönlendirmeye bağlı olduğunu savunuyor. Nesin’in üreticilikten anladığı; öğrencinin, hayvansal, tarımsal, endüstriyel, el sanatları ve doğal kaynaklardan yararlanarak, bütün maddi ürünlerin elde edildiği bir ortamda üreterek eğitilmesidir.

Yine Ona göre, yinelemeye dayanan ezberci eğitim, kişiyi bilgi öykünücüsü (taklitçisi) durumuna düşürür. Bu koşullarda, öğrenci, dağarcığını bilgiyle doldurur, ama o bilginin gerçek sahibi olamaz. Bunun, öğrenciyi yasaklarla bunaltılmayan, sorunların özgürce tartışılıp özeleştiriden geçirildiği doğal ortamlarda gerçekleştirilebileceği kanısındadır.

Şimdi bu işaret ettiklerimizle size verilen “milli eğitim(sizliğ)”i, onun sizden istediği ve dayattığı “biatı” düşününün…

Okulda mısınız? Kışlada mı? Karar verin… Bir yer kışlayı andırıyorsa, okul olmayı hak edemez, böyle nitelenemez…

Ya eğitim(sizliğ)in sizlere dayattığı bireycilik, rekabet, açgözlülük yani George Sand’ın, “Bencil her yerde yalnızdır”; Ermeni atasözünün, “Yerp sirum es ko ıngerin, aveli medz es, kan yete sires miyayn kez, miyayn ko ‘yes’ı”;[3] Anderson’un, “Bencillik, en belirgin aptallık örneğidir,” sözlerini unutturan nitelikler? Ona ne demeli?

Geçerken Albert Einstein’ın, “Darwin’in varolma mücadelesi ve onunla bağlantılı seçilim kuramı pek çok kişi tarafından rekabet ruhunun cesaretlendirilmesine yetki olarak anlaşıldı. Kimileri böylelikle, sahte-bilimsel bir tarzda, bireyler arasındaki yıkıcı iktisadî rekabet mücadelesinin gerekliliğini kanıtlamaya da çabaladılar. Oysa bu yanlıştır, çünkü insan varolma mücadelesindeki gücünü toplumsal bir hayvan olmasına borçludur. Bir karınca yuvasında yaşayan karıncaların hayatta kalabilmek için birbirleriyle savaşmayı ne kadar gereksiniyorlarsa, insan cemaatinin tekil üyeleri arasındaki savaşım da o denli gereklidir,” sözünü anımsatarak ekleyeyim: Bu eğitim(sizlik)ten kardeşlik, dayanışma, sosyallik, saygı, sevgi, sorumluluk çıkmaz…

Çıksa çıksa, “orman yasaları”na biat eden “linç”, şövenizm, milliyetçilik, barbarlık çıkar…

Yaşıyorsunuz, görüyorsunuz, yaşadıklarımız, “milli” denilen “eğitim(sizliğ)”in doğrudan ürünüdür!

Eğitim(sizlik)in “durumu”

 

Bu da, tamı tamına bir eğitim(sizlik)in “durumu”na denk düşer ki, bu açıdan da Türk(iye) egemenlerinin eğitim(sizliğ)inin özgürleştiriciliğinden değil; şiddette yaslanmış aptallaştırıcılığından, sürüleştirmesinden söz etmek gerekiyor…

“Şiddet” dedim…

Örneğin Tepeköy İlköğretim Okulu’nda sözleşmeli öğretmenlik yapan sınıf öğretmeni 36 yaşındaki H.A., ikinci sınıf öğrencisi F.O.’yu, ders kitabını getirmediği gerekçesiyle tahtaya kaldırarak, sınıftaki diğer 28 arkadaşına tek tek tokatlattı…

Buna benzer binlerce örnek verebilirim!

Eğitim(sizlik) serüveninizde “öğretmenin vurduğu yerde gül biter” sözünü duymayan, ensesi, suratı “gül bahçesi”ne(?!) dönmeyen var mıdır acaba? Sanmıyorum!

Sadece ilk ve orta öğretimde değil; üniversitede de böyledir bu; özel güvenlikler, astsubay emeklisi yöneticiler, vs… Onların ne ve niçin olduğunu bilmeyen, görmeyen var mı?

Bunlarla birlikte ekleyeyim:

Bahçeşehir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hande Eslen Ziya ile İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç Dr. Itır Erhat’ın okulöncesi çocuk kitaplarına ilişkin araştırmasının ortaya koyduğu sonuçlar çok çarpıcı:

Kitaplarda engelli, farklı etnik gruplardan çocuklara yer yok, çocukların hepsi çekirdek ailelerde yaşıyor…

Sünnet erkekliğe geçiş töreni, sünnetsiz olan “pis”…

“Meraklı”, “yaratıcı” erkek çocuklar dışarıda oynayıp, babalarıyla bir şeyler inşa ediyor, “sevgi dolu” kızlar evde kek yapıyor!

Evet anti-hümanist, cinsiyetçi ve ataerkil eğitim(sizliğ)in nüveleri buralarda…

Ayrıca eğitim artık kamusal değil, ücretlidir…

Örneğin Kadıköy’deki Cenap Şehabattin İlköğretim Okulu’nda temizlik, projeksiyon, bilgisayar masrafları adı altında toplanan ve 150 TL’den başlayan “bağış” paralarını ödeyemeyen öğrenci isimlerinin panoya asılarak teşhir edilmesi gibi…

Üniversitelerdeki “harç” alt başlıklı haraçlar” gibi…

Nihayet dökülen bir eğitim camiası…

Eğitim-Sen’in anketi, katılanların yüzde 57.7’sinin kendi görev alanları dışında “Ne iş olsa yaptığı”nı da ortaya koydu…

Milli Eğitim Bakanlığı’nca hazırlanan ‘2009 İç Denetim Faaliyet Raporu’nda yer alan tespitlere göre, eğitime ayrılan bütçe personel giderlerini zor karşılıyor... Ders kitapları sorunlu, ders saatleri yetersiz...

Türkiye’de 133 bin 317 öğretmen açığı var. En çok ihtiyaç 18 bin 373 öğretmenle okul öncesi eğitimde... 26 bin eğitim kurumunda bir tek yardımcı personel bile yok… Önemli bir sorun da bölgeler arası dengesizlik… Okulların yüzde 50’si “vekil”lerle yönetiliyor…

Durum bu; tam da bunun için “Silahlanmaya değil, bilimsel eğitime bütçe” diyoruz…

“Bilimsel eğitim” dedim; gerçekten de ihtiyacımız olan bu; hani Konfüçyüs’un, “Bilgi insanı kuşkudan, kararlı olmak korkudan kurtarır,” dediği türden…

Ama bu coğrafyamızda kolay değil; bir İsmail Beşikçi’yi, bir Fikret Başkaya’yı, bir Haluk Gerger’i düşünün, başlarına getirilenleri anımsayın!

Yeri geldi güncel bir örnek aktarayım: Palandöken Baraj Gölü’nden getirilen ve yaklaşık 360 bin kişinin içtiği suda ‘fenol’ olduğunu açıkladığı için Atatürk Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nuhi Demircioğlu hakkında belediye tarafından 15 bin lira tazminat davası açılıp, üniversite de maaş kesim cezası vermişti!

Ne memleket değil mi?

AKP ile gelen(ler)

Evet, “bilim”in, “bilimsel”liğin, “itiraz”ın, “eleştiri”nin cezalandırılıp, yasaklandığı bir coğrafyada yaşıyoruz…

Bunun böyle olmasının ardında resmî ideoloji gerçeği yatarken; AKP ile gelen(ler) de işi “muhtelif artıları”nı oluşturuyor; buna dinsel muhafazakârlık da diyebiliriz... [4]

A. Einstein’ın, “Algılanamaz bir varlığın olduğunu varsaymak... algılanabilir dünyada bulduğumuz düzenliliği anlamaya yardımcı olmaz,” diye eleştirdiği “dinsel muhafazakârlık” deyip geçemeyiz; bunun bilimi tehdit eden “inanç” öğesini güçlendirdiğini görmezden gelemeyiz…

Schopenhauer’in, “Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: ‘Bunca mutsuzluğu ve bu üzüntüyü ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?’…”; D. Hume’nin, “Eğer Tanrı hem güçlü hem de kötülüğü ortadan kaldırmak niyetinde ise bunca kötülük nasıl oldu da var oldu?” sorularına muhatap olan “din” konusunda Fichte’nin, “Din, bir bakıma insanın zayıflığını kabullenişidir”; Thomas Hobbes’un, “Görünmeyen şeylere duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur”; Robert E. Sega’nın, “Din, belirli şeylere bir açıdan bakmak değil, herşeye belirli bir açıdan bakmaktır”; Veroc Serenas’ın, “Hiç’in ve korku’nun kadife sesidir tanrı”;[5] Karl Marx’ın, “Dinsel sıkıntı bir yandan gerçek sıkıntının ifadesi, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din, tinsiz koşulların tini olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iniltisi, kalpsiz bir dünyanın ruhudur da…Bir mutluluk illüzyonu olan dinin aşılması, gerçek mutluluğun talep edilmesiyle mümkündür. İnsanları hayat koşulları hakkındaki illüzyonlardan vazgeçmeye davet etmek, illüzyonlara yol açan koşulları redde davet etmektir,” uyarılarını da göz ardı etmemek gerek…

Çünkü… BDP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, okul öncesi eğitimden üniversiteye kadar tüm eğitim kurumlarındaki cemaat örgütlenmeleriyle ilgili Meclis araştırması açılmasını isterken; konuya ilişkin olarak TBMM Başkanlığı’na bir önerge verip, bazı okullardaki olayları isim de vererek tek tek anlattı.

Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından hazırlanan Ortaöğretim Felsefe Dersi Öğretim Programı’nda, varlık felsefesi konusu öğrencilere dini bir bakış açısıyla yansıtılıyor. Felsefe Öğretim Programı’nda bazı bölümlerde yer alan dini vurgular dikkat çekiyor…

Ayrıca YÖK, hukuk fakültelerinde Roma Hukuku, Avrupa Birliği Hukuku, Karşılaştırmalı Hukuk, Çevre ve Deniz Hukuku Anabilim Dalları’nın bulunması zorunluluğuna son verdi!

Hem darbenin, hem AKP’nin YÖK’ü

YÖK’ün nitelik ve marifetlerine geçmeden önce, YÖK’ün hem darbenin, hem AKP’nin has baskı aygıtı olduğunun ve düzen açısından sürekliliğinin altını defalarca ve ısrarla çizmeme izin verin…

YÖK, Türkiye’yi biçimlendiren resmî ideolojinin, “Türk-İslâm Sentezi”nin, tutucu/ totaliter iktidarın, anti-komünist ve milliyetçi askerî darbeci kapitalizmin bir ürünüdür.

Kuruluşu, şimdi herkesin “lanetlediği”, ancak o zamanlar radikal sosyalistler dışında herkesin boyun eğdiği, teslim olduğu, hatta bir kısmının alkışladığı 1980 askerî darbesinin sonucuydu.

Diktatör Kenan Evren ile cuntası, her şey gibi üniversitelere de “nizam ve intizam” vermek, zapturapt altına almak için “Bu işi en iyi ben yaparım,” deyip, Evren’i ikna eden İhsan Doğramacı’yı kanalıyla YÖK’ü kurdu…

Yani 12 Eylül darbesinin ardından hazırlanan anayasada yer alan YÖK, üniversitelerin nasıl emir ve komuta zincirine dahil edebileceklerini düşündüklerinde, sorularının en ideal yanıtını Doğramacı’nın sunduğu çözümde bulmuşlardı.

Geçenlerde ölen ve ardından neredeyse “milli kahraman” ilan edilen (“kör ölünce badem gözlü” ilan edilir ya!) Doğramacı’nın Yüksek Öğretim Kanunu 1981’de kabul edilip; doğrudan 1982 Anayasası’na monte edilmişti.

YÖK’ün yaptığı ilk iş seçilmiş rektör ve dekanları görevden alıp, yerlerine yeni kişileri atamak olmuştu; diktatör Evren de, “Üniversitelere vatanperver, milliyetçi yöneticiler atadık” diye haykırıyordu.

O kesitte üniversitede yönetici olmak için “bilim” ölçütü kaldırılmış, yerine “milliyetçilik”, “darbe yanlısı olmak” ölçütü ikame edilmişti.

Derken YÖK’ün ikinci icraatı, bütün üniversitelerin ders programlarını ve ders içeriklerini belirlemek oldu. Böylece bütün üniversitelerde bütün hocalar aynı derslerde aynı konuları işleyecekti: Aynen ilkokullardaki müfredat programı gibi!

Bunların ardından tasfiyeleri 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’yla yapıldığı için “1402’likler” diye anılan yüzlerce öğretim üyesi üniversiteden atıldı. Görevlerinden uzaklaştırılan bilim insanlarının tek “suçu” cuntanın hoşuna gitmemek ve “güvenilir” görülmemekti.

Burada YÖK’ün sürekliliğine ve Haldun Gülalp’ın deyişiyle “iktidar aracı” olduğuna bir kez daha dikkat çekmek gerek; çünkü bu anlaşılmazsa, şimdilerde AKP’nin, dün “karşı çıktığı”nı “iddia” ettiği YÖK üzerinden üniversitelere müdahalesi kavranmaz…

Aslı sorulursa, YÖK işlevselliği açısında “12 Eylül döneminden bugüne değişen fazla bir şey yok. Öğretim üyeleri hâlâ siyasi ve ideolojik kıstaslar göre değerlendiriliyor, yandaşlık derecelerine göre birtakım görevlere getiriliyor veya görevlerden alınıyorlar. 12 Eylül döneminde de, gerçek bir otoriteye sahip olmayan bazı insanlar belli görevlere getirilerek güçlendiriliyor ve bu yolla baskıcı rejime sahip çıkartılıyorlardı.

Yine şimdi olduğu gibi, o dönemde de, geri kalanların kafaları karışıyor, bir umutla beklemeleri sağlanıyor, insanlar kendi aralarında bölünüyor ve birbirlerine düşüyorlardı. Bu bölünmeler, tepeden inmeci otoriter yönetimleri kolaylaştırıyordu.”[6]

Örneğin Abant İzzet Baysal Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Atilla Kılıç rektörlük seçimlerinde birinci olmasına karşın YÖK tarafından Cumhurbaşkanı’na sunulan listede üçüncü sıraya konuldu!

Ayrıca Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde, YÖK, Prof. Dr. Celal Artunç’u 9 oy alarak üçüncü sırada kalmasına rağmen dekan atadı!

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Danıştay kararına karşı, “Gerekirse hukuku da dolanacağız” dedi!

YÖK’ün işlevi açısından, her şey ne kadar da net değil mi?!

O hâlde görmek gerek: “Başkanlar değişiyor, üyeleri değişiyor ama YÖK’ün işlevi ve faaliyet biçimi değişmiyor. ‘Bizim taraftakiler’ ve ‘onlar’ ayrımına dayalı yandaşlık mekanizması hiç aksamadan, tıkır tıkır çalışıyor. ‘Bizim taraftakiler’ ve ‘onlar’ sadece yer değiştiriyor. 12 Eylül rejiminin asli kurumlarından biri olan YÖK, yükseköğretim camiasını vesayet altında tutulması gerekenler topluluğu olarak görmeye devam ediyor. Bundan önceki YÖK başkanlarıyla son YÖK başkanı dönemi bu açıdan anlamlı bir süreklilik içinde... YÖK, temellerine atılmış olan otoriter harcın gereğini yapmaya devam ediyor…”[7]

Şövenizm

YÖK’e ilişkin olarak yukarıda ifade ettiğimiz “orman yasaları”na biat eden şövenizmin, milliyetçiliğin, barbarlığın, “milli” denilen Türk(iye) eğitim(sizliğ)inin ileri karakolu ve doğrudan ürünü özelliğine bir kez daha dikkat çekmeliyiz…

Mesela Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) sözleşmeli öğretim görevlisiyken bir televizyon programında Kürt sorununu tartıştığı için Özgür Sevgi Göral’ı hak ettiği kadroya atanmadı.

Ayrıca bir gazeteye Göral’ı ve akademik özgürlükleri destekleyen yazı yazdığı için İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ergun Aydınoğlu hakkında soruşturma başlattı. Sonra da Aydınoğlu, meslektaşının Göral’ın TV’de Kürt sorunundan söz etti diye kadroya alınmamasını eleştirince, YTÜ yönetiminden, “Maaşında kesinti cezası” yanıtı geldi!

Kanımca bu, anlamlı ve üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir örnek!

Çünkü “Farklılık ve çeşitliliklerin hoşgörüldüğü bir toplum olmak yeterli değildir. Aynı zamanda bu çeşitliliklerin onaylandığı ve özendirildiği toplumlarda insanlar dolu dolu yaşayabilsin,” diyen İsaiah Berlin’in vurgusunun asla unutulmaması gerekirken; bunun tam tersinin tecelli ettiği Türkiye’deki YÖK üniversitelerinde neo-liberalizm, emek ve yoksulluk çalışmaları yapan akademisyenlerin Kürtlere değinmemesi bir tesadüf değildir…

YÖK üniversitelerindeki akademisyenlerin Türk ulus-devleti “kazanımları”nı dört elle savunup, o “kazanım” denen şeylerin bir sürü grubun, ötekileştirilenlerin kayıp hanesine yazıldığını görmezden gelmesi; yani Kürt meselesi denince susması boşuna veya tesadüfi değildir!

“Bunun nedeni: ‘İçselleştirilen, herkesin içine sindirilen Türklüktedir’…”[8]

Evet, 1960’lardan bugüne Türk(iye) üniversitelerinde çalışan akademisyenler araştırmalarında Kürt sorununa genel bir eğilim olarak (çok az istisnayla) ilgisiz kalmıştır…

Saptamaya katılmayacak kimse herhâlde zor çıkar. 1990’lara kadar neredeyse tek istisna, bilimsel çalışmaları uğruna yıllarca hapis yatmayı göze almış olan İsmail Beşikçi’dir.

Ne yazıktır ki Beşikçi’lere yaşam hakkı tanımayan YÖK üniversitelerinin Türklüğünün tartışılamaz olduğu coğrafyamızda ‘Türk Mucizesi’nin yazarı Prof. Dr. Turgut Özakman “Eğitimimiz Milli Değil” vurgusuyla ekliyor:

“Tarih, ortaokul ve lisede iyi anlatılmalı. Asıl temel kültür ortaokul ve lisede kazanılır, onun üzerine mesleki bilgi oturtulur. Bizim lisede verdiğimiz bilgi genel kültür olmuyor. Tarihimizi bilmek zorundayız. Geçenlerde 11. sınıfta okutulan bir tarih kitabını okudum. Mütareke dönemini yanlış anlatıyorlar. Devlet çocuğuna yanlış söyleyemez. Milli Eğitim Bakanlığı’nın başında ‘milli’ sıfatı var ama, bizim eğitimimiz milli değil. Dünyada milli olmayan hiçbir eğitim yoktur. Sen cumhuriyet yurttaşı yetiştireceksin. Böyle bir amacın olacak... Cumhuriyetimizin birtakım temel taşları var. Onları yerinden oynatmaya kimsenin hakkı yok. Bir kere birlik bozulursa, dirlik bir daha geri gelmez. Tarihten devraldığımız sorunlar var, bizim yarattığımız sorunlar var. Bunları bilmek gerekiyor. Gençler gazete okumuyor. Bu çocuklar ileride Türkiye’yi yönetecekler.”

Korkunç değil mi?

Üniversite(ler)

Gündüz Vassaf’ın, “Günümüzde pazarın, piyasasının esaretinde... Üniversitelerini kuran şirketler bile var. Uç bir örnek ABD’de McDonald’s Üniversitesi… Kapitalizmin varlığı gereği kaçınılmaz olan ve son ‘ekonomik kriz’de hızla artan işsizlik, üniversitenin, pazarın girdabına sürüklenmesini pekiştiriyor,” diye betimlediği üniversite(ler) hakkında sorulması gereken ilk soru(n), “Bunlar üniversite mi, ticarethane midir?” olmalıdır!

Evet, evet üniversite(ler)den söz ediyorsanız asli soru(n), bugün, budur!

Ve işte tam da bunun için yetmişli yıllarda ABD’de siyahlara karşı ayrımcılığa son vermeyi hedefleyen ‘Kara Panterler’ hareketine destek veren Fransız yazarı Jean Genet’in (1910-1986), ‘Kara Panterler’in çağrısı üzerine, vize verilmemesi nedeniyle Kanada sınırından gizlice girdiği Amerika’da, 1-3 Mayıs 1970 tarihlerinde New Haven’daki Yale Üniversitesi kampusunda, siyahi lider Bobby Seale’in hapse atılmasından ötürü düzenlenen protesto gösterisinde kalabalık bir kitleye yaptığı ve sonradan ‘May Day Speech/ Mayıs Konuşması’ diye ünlenen konuşmasını anımsamalıyız.

Genet, konuşmasında basın, kilise, hayır kurumları, sendikalar, reklam verenler ve polis gibi çok önemli kurumları eleştirirken, üniversiteyi de unutmayıp, şunları haykırmıştı:

“Üniversite’yi unutmuyorum. Üniversiteler. Size sahte bir kültür öğretiyorlar, kabul edilen tek değerin nicel mahiyette olduğu bir kültür. Üniversite sizi bir sayıdaki bir rakam hâline getirmekle yetinmeyip, mesela beş yüz bin mühendis yetiştirdiğinde, sizde güvenlik, rahatlık ihtiyacını geliştiriyor ve doğal olarak, sizi patronlara, ve onların da ötesinde, zihinsel vasatlığını bildiğiniz siyasetçilere hizmet edecek şekilde eğitiyor. Öyle ki, bilgin olmak isteyen sizler, sonunda vasat bir siyasetçinin masasındaki -ama masanın ucunda- bir sandalyede oturacaksınız. Ve bundan gurur duyacaksınız...”

Genet’nin konuşmasından bugüne kırk yıl geçti. Bu süre de olup bit(mey)enler, yazarın o zamanlar dillendirdiği fikirlerinin gerçeğin ta kendisi olduğunu bir kez daha kanıtladı…

Evet üniversite(ler), kapitalizm tarafından üniversite olmaktan çıkarıldı!

Teorik ve soyut olarak üniversite(ler), tarihsel bilim üretmek ve bilim üretebilecek kafalar yetiştirmek amacıyla oluşturulmuş bir kurumdur. Hedef bilim olunca, eleştirel tutumun ve eleştirel düşünmenin sürekli geliştirilmesinin üniversitenin doğal temeltaşları arasında yer alması, elbette kaçınılmaz sonuçtur.

Bugün üniversite, gerçeği araştırmak, sorgulamak, eleştirel düşünceye ev sahipliği yapmak yerine meslek okullarına dönüştü.

Ancak Harvard gibi şirketleşmiş üniversitelerle, Oxford gibi devletlerin elit sınıflarını yetiştirmek üzere desteklediği üniversiteler geleneksel konumlarını kısmen koruyabiliyor.

“Diplomalı işsizler” deyimi, aslında üniversiteleri yeteri kadar meslek okulları olmamakla “suçlama”nın ifadesidir artık…

Aydınlanma döneminde dinden bağımsızlığına kavuşan, dünyaya meydan okuyan üniversite(ler) yok artık; kimileri hâlâ, “Üniversite yönetmekle şirket yönetmek arasındaki farkı ve akademik çeşitlilik ile özgürlüğün önemini biliyoruz,”[9] dese de…

Üniversite(ler), egemen ideolojinin şirketleştirdiği ve öğrencisini de “müşteri” olarak gördüğü ceberut kurumlardır…

Örneğin Üniversitelerde, bildiri dağıtıp eylemler yapan öğrenciler artık sadece soruşturulmakla kalmıyor, bir de ailelerine şikâyet ediliyor. Bunun bir örneği Gaziantep Üniversitesi’nde yaşandı. Rektör Prof. Dr. Yavuz Coşkun ailelere yolladığı mektupta “Ailenizin çocuğunuzla yasadışı eylemlere katılmaması bakımından görüşmesinin yararlı olduğu düşünülmektedir,” diyebilmektedir!

Ayrıca kampüste bildiri dağıtmak ve afiş asmak gibi gerekçelerle öğrencilerine soruşturma açan Yıldız Teknik Üniversitesi, hızını alamayıp, üniversite dışındaki protesto gösterilerine katılanlara da soruşturma açmaya başladı: Mecidiyeköy’de metrobüs zammını protesto eden YTÜ’lü öğrencilere soruşturma açıldı!

Ve Tekel işçilerine destek verdiği için öğrencileri hakkında soruşturma açan Hacettepe Üniversitesi… Yönetim öğrenci velilerine gönderdiği mektupta onlara dört suç yöneltiyor: 1) Siyasi afiş asmak. 2) Kafeteryada film gösterimi yapmak. 3) YÖK’ü protesto etmek. 4) Siyasi içerikli toplantı düzenlemek! Bitmiyor, bir de tehdit var: “Öğrencilerimizin yasal olmayan ve izinsiz olaylara katılarak alacakları disiplin cezaları hiç şüphesiz eğitim ve öğrenimlerini olumsuz yönde etkileyebilir, hatta zaman zaman sonlandırabilir. Onlara sahip çıkın.”

Daha ne diyeyim?

“Körler, sağırlar ülkesi” dönüştürüldük…

Öğrenci değil müsteri

Evet egemenler açısından artık, onların “emir ve komutasında”, kapitalist sömürünün “nizam ve intizamı” için öğrenci değil müşteriyiz!

Buna “Bologna Süreci” diyorlar; ki bu da, üniversitelerde kapitalist boyunduruğun pekiştirilerek, akademinin ticarileş(tiril)mesi yani üniversitenin yüksekokullaştırılmasıdır; akademik özgürlüğü nihayete erdiren piyasa kıskacıdır…

Evet, evet geleceğimizi gasbeden egemenler, bizi geleceksizliğe mahkûm ederken, yani genç işsizlik oranı yüzde 24.1 düzeyindeyken, yanlış sistemlerden doğru sonuçlar bekleyemeyiz, beklememeliyiz!

Bugün üniversite(ler) giderek kapitalist sermayenin doğrudan ihtiyacı olmayan (bununla birlikte toplumun ihtiyacı olan) bilgiyi üretmez hâle getirilmektedir…

Üniversite(ler)deki istihdam biçimleri sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenirken, bilim bilim ve insan(lık) için olmaktan çıkartılıp, pazara, piyasa ekonomisine endeksleniyor…

Böylece de toplum yararından çok kârlılığı gözeten zihniyetin üniversite(ler)de egemen olması sonucunda, çoğu yarının emekçileri olacak öğrenciler toplumsal sorumluluk, dayanışma gibi değerlerden uzaklaştırılarak rekabet, kâr gibi değerlerle hareket eder hâle getiriliyorlar…

Nihayet kamusal bir hizmet olan eğitim ve bilim, tümüyle sermayenin nesnesi hâline getirilerek hiçleştiriliyor…

O hâlde “hiçleşmemek” için ne yapabiliriz?

Önce Samed Behrengi’nin, “Küçük Kara Balık”ını,[10] onun örnek cüretini anımsayınız!

Sonra da Viyana’da başlayan öğrenci işgal ve eylemleri, bir ay içinde Avrupa’da 80’den fazla üniversiteye yayılan bir harekete dönüştüğünü!

Sonra da direnme gücünün zor günlerde ortaya çıktığını; zorluğun insan(lık)a “direnme gücü” verdiğini anımsayın…

Ayrıca August Strindberg’in, “Düşünceler kılıçla bastırılamaz”; bir Fransız atasözünün, “Fikirler kurşuna dizilemez”; Victor Hugo’nun, “Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir düşünceye karşı koyamaz,” uyarılarını unutmayın…

İtiraz, isyan bilinci ve eylemi, insanı insanlaştıran direncin temel taşlarından birisidir.

Tekrarlıyorum: Zor günler bir sınavdır…

Sınavı kazanmak, dik durabilen iradedir…

Nihayet üniversite(ler), aslında insan(lık)a dik ve doğruda durmanın felsefesini öğretmek için değil midir?

19 Nisan 2010 13:35:21, Ankara.

Notlar

[*] 22 Nisan 2010 tarihinde Mersin Üniversitesi II. Geleneksel Alternatif Bahar Şenliğindeki “YÖK ve Üniversitedeki Dönüşüm” başlıklı panelde yapılan konuşma… 24 Nisan 2010 tarihinde İstanbul Galatasaray’da Eğitim Hakkı İnisiyatifi tarafından düzenlenen Sokak Üniversite’nde yapılan konuşma… 20 Mayıs 2010 tarihinde Dev-Lis’in Ankara’da düzenlediği “Eğitim Sistemi Çöküyor” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… Newroz, Yıl:4, No:147, 29 Eylül 2010…

[1] Thomas Carlyle.

[2] Bu konuda bkz: Temel Demirer-Sibel Özbudun, Kuşatmayı Yarmak: Eğitim, Bilim ve Aydınlar, Kaldıraç Yayınevi, Ekim 2009; Temel Demirer, Eğitim Üniversite YÖK ve Aydın(lar), Ütopya Yayınevi, 2006; Faruk Alpkaya- Temel Demirer-Fuat Ercan-Hakan Mıhçı-İzzettin Önder-Sibel Özbudun-Metin Özuğurlu, Eğitim: Ne İçin? Üniversite: Nasıl? YÖK: Nereye?, Ütopya Yayınevi, 1999…

[3] “Arkadaşını sevdiğin zaman; kendini, ‘ben’ini sevdiğinden daha büyüksün (sadece).”

[4] Unutulmasın “Din eleştirisi, insanları bir dine karşı kışkırtmayı değil, tam tersine kışkırtmalara kapılmayan insanlar yaratmayı amaçlar.” (Robert Misik, “Gerçek Bir Din Eleştirisi”, Le Monde Diplomatique Türkiye, No:7, 15 Ağustos-15 Eylül 2009, s.5.)

[5] Veroc Serenas, “Aforizmalar”, Felsefe Yazın, Yıl:5, No:15, Kasım/ Aralık 2009, s.83.

[6] Haldun Gülalp, “12 Eylül’ün İktidar Aracı Olarak YÖK”, Radikal İki, 8 Kasım 2009, s.9.

[7] Ahmet İnsel, “YÖK’e Karşı Gelinemez mi?”, Radikal İki, 22 Kasım 2009, s.6.

[8] Necmiye Alpay, “Üniversitenin Türklüğü”, Radikal, 4 Şubat 2010, s.11.

[9] Emek Jnorwich, “Yeni Üniversite ve Sendika”, Radikal İki, 11 Nisan 2010, s.4.

[10] İran’da sayısız tarihi değişime tanık olan Samed Behrengi, unutulmaz klasiği Küçük Kara Balık’ta tam da değişim, dönüşüm zamanlarının gerektirdiği duruşu tasvir eder aslında.

Küçük kara balığın annesine isyanıyla başlar hikâye, şu tarifsiz can sıkıntısıyla. Derenin ötesini, denizi merak etmektedir küçük balık ve hiçbir sözle avutulacak gibi değildir:

“Hayır anne, ben böyle yüzmekten bıktım, başka yerlerde ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Belki de bunları birisinden öğrendiğimi düşünüyorsun. Ama inan bana, çok uzun zamandır düşünüyorum bunları” der, “Elbette başkalarından da öğrendim bir şeyler. Örneğin balıkların pek çoğunun yaşlandıklarında, ‘hiçbir şey yapmadık, boş bir hayat geçirdik’ diye şikayet ettiklerini biliyorum. Bense yaşam nedir onu öğrenmek istiyorum. Yaşam, ufacık bir yerde yaşlanana kadar hep aynı şeyleri yapmak olamaz. Bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü onu bilmek istiyorum.” Annenin dehşet içindeki çığlığı sürdürülen düzenlerin şifresi gibidir aslında: “Dünya biz neredeysek oradadır. Yaşam da bizim yaşadığımızdan başka bir şey değil.”

Ama küçük kara balığın bir ihtimali vardır artık. İşte bu ihtimal onu derenin bittiği yerleri, bir gölü ve ırmağı göze almasını sağlar. Buralarda türlü canlıyla karşılaşır küçük kara balık. Kurbağa yavrularıyla, yengeçle, bilge kertenkeleyle, geyikle, kaplumbağalarla konuşur. Balık ömrünün öngörmediği bir ufka açılır. Bir pelikanın torbalı gagasına düştüklerinde minik balıkların kendisini nasıl ele verdiklerini görür. Mutlak iktidarlar hep böylesi ihanetler öngörmüştür.

Oysa kurtuluş ancak birbirine güvendiğinde ve toplu hareket ettiğinde mümkündür. Bunu kanıtlar küçük kara balık ve risk alınan hayatın, ölüm gerçeği hiç unutulmadan yaşanan hayatın mucizevi güzelliğini kutsar: “Küçük Kara Balık sürüden ayrılmış ve denizde dolaşmaya başlamış. Biraz sonra denizin yüzeyine yaklaşmış. Artık güneşin tatlı sıcaklığını üzerinde hissediyormuş. Çok mutluymuş. Birden kendi kendine ‘şu anda her an ölümle karşı karşıya kalabilirim’ demiş. ‘Ama’ diye devam etmiş, ‘eğer yaşıyorsam, ölümle karşılaşmak için acele etmemem gerek. Bir gün elbette karşılaşacağım. Ama esas önemli olan, yaşamımın ve ölümümün başkaları için ne ifade ettiği olmalı.”

Bir martının midesinde can verirken bile başkalarını kurtaracak ve mücadelesini sürdürecektir. Çünkü ancak böyle bir hikâye yeni küçük kara ve kırmızı balıkların ilhamı olabilirdi. (Samed Behrengi, “Küçük Kara Balık”.)

 

 

 
Share