Yazarın Diğer Yazıları
“Eşik”teki Ortadoğu ve T.“C”[*]
Qılab (Uludere)/Bijuh-Bécuh (Güzelyazı) Katliamı[1]
Prenses ‘İskender’ ile Pamuk Prens Tüluatı[*]
‘Soru(n) Ne’? Veya 11 Nokta![*]
Nihai Kertede: Vicdan(sızlık) = Şiir(sizlik)[*]
Krizin Seyr-ü Seferi: ABD’den AB’ye…[*]
Sanat: Hayat, İnsan ve Devrim[1]
Sanat Ticari Değil, İnsanidir [*]
“11 Tez”in Dayanışmacı Eğitimi Neden Gerekli?[*]
Bilim ve düşünce (ile ifade) özgürlüğü=İSMAİL BEŞİKÇİ[*]
ABD-AB-ORTADOĞU Üçgeninde Türk(iye’nin) Jeo-Politikası[*]
“Edebiyat” Deyince Anımsanan(lar)…[*]
"Ölmediler... Kalkık Yumrukları..." Hala ve Her Zaman![*]
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya İsyan(lar)ın Anatomisi[1]
Özgürlük: Farklı Düşünen İçin…[1]
Kemalistler, Liberaller, Müslüman “SOL” ve Soyalistler[1]
Fotoğraf ve Fotoğrafçı (Ara Güler)[*]
“Üç Fidan”ın Yoldaşı Bir Ulu Çınar
'İthaki’ye Giden Yol'da…[1]
24 Nisan… Bir Soykırım Hikayesi![*]
1 Mayıs’(lar)dan Geleceğ(imiz)e[1]
Kirlenmeyen Şiirin Şairi: Özdemir Asaf[*]
Onun Hikayesi Hepimizindir![*]
İsyan Güzergahında Yerküre’nin, Coğrafyamızın Hali ve Geleceği[1]
Adalet için dik duran cesaret[1]
Somut örnekleriyle Türk(iye) hukuk(suzluğ)u[1]
Tunus’tan Mısır’a isyanın öğrettiği[*]
“Beni tarihle yargıla” derdi Ahmet Kaya![*]
ÇÜRÜYEN KARŞISINDA YENİ(LMEYEN)[1]
Tiyatro-elbette!- politiktir…[*]
Füsun Akatlı: Acı ve sevgi ile kahramanca ve dimdik yaşamak[*]
İran sadece İran değil! [*]
Buradayım; Çünkü, “Geç(me)miş” bugündür![1]
Adalet(sizlik) ve ölüm(süzlük)[*]
"Sol(uksuzluk)un" -Muhtelif- Halleri [*]
Bizim iflahımız kesilmez; çünkü biz komünistiz![*]
Aşk (ve sanat) için ölmeli: Aşk (ve sanat) işte o zaman aşk (ve sanat)[*]
Nobel'li (sağcı)bir balon: Marıo Vargas LLosa[*]
'YÖK'süz yeni 'alternatif eğitim(imiz)' için[1]
Abes bir tartışma: dil meselesi ya da Kürtçe[*]
Masumiyet'ten Manzara'ya ORHAN PAMUK[*]
KPSS FACİASI: ARKA PLANI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ[*]
SANAT VE SANATÇI: OLAN İLE OLMAYAN![*]
Türk(iye) Eğitim(sizliğ)i ve YÖK’ün “üniversiteler”ine itiraz
Çukurovalı, Kürt, TİP’li ve yazar: Yaşar Kemal
"özgür ve yaratıcı": Betero
"Durum iyidir", çünkü mücadele sürüyor!
O Gün…[*]
Çözüm: siyasi eşitlik ve yeniden yapılanma[*]
İsyan(ın) Gerekli(liği) [*]
| Qılab (Uludere)/Bijuh-Bécuh (Güzelyazı) Katliamı[1] |
|
TEMEL DEMİRER “Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız Karşıyaka köyleri, obalarıyla Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, Komşuyuz yaka yakaya Birbirine karışır tavuklarımız Bilmezlikten değil, Fıkaralıktan Pasaporta ısınmamış içimiz Budur katlimize sebep suçumuz, Gayrı eşkıyaya çıkar adımız Kaçakçıya Soyguncuya Hayına...”[2] Van’da, karalara bulanmış bir sokak kedisinin sığındığı, birkaç gün önce de polisin arıyorum diye allak bullak ettiği ‘İpek Yolu Gazetesi’ çadırında verdiğim bir söz üzerine kaleme alıyorum bu yazıyı… “Keşke bunları yazmasaydım, görmeseydim!” diyerek… * * * * * Qılab (Uludere) Bijuh-Bêcuh (Gülyazı)’da bombardıman; sivil Kürtler katledildi… Yine mi? Bir 33 kurşun daha mı? Lanet olsun! derken; telefonumda Necmettin Salaz’ın her zamanki sıcak sesi; ama bu kez biraz puslu, kederli, öfkeli… “Haberin var mı”? “Var”! “Görüşelim mi”? “Tamam”! * * * * * Biraz sonra Barış Meclisi’nden İmam ve Necmettin’le beraberiz… “Bölgeye gidecek heyette yer alır mısın?” sorusunu Sibel’e sorup, “Tamam” diye yanıtlıyorum... Sibel’e soruyorum çünkü; 31’inde Van’a gidecektik; Pınar Sağ ile Munzur Çevre Derneği’nin örgütlediği dayanışma etkinliğinde olmak için… Önce katliam mahâlline gidip, oradan Hakkâri üzerinden Van’a geçecektim… * * * * * Saat: 17.30… Yüksel’de İnsan Hakları Anıtı önündeyiz! Ankara ölçülerinde iyi bir kalabalık… Ancak bundan da önemli olan; nabzı yüksek atan kitlenin öfkesi… * * * * * Saat: 22.00, İmam’layız… 23.00 uçağıyla Diyarbakır’a gideceğiz… Uçak tam bir saat rötarla iniyor hava alanına… Bizi karşılayan arkadaşından, egemen(lerin) medya(sı)nın son incilerini öğreniyoruz; çorbalarımızı yudumlarken… Saat: 04.00’de buluşma mahâllindeyiz… Önümüzde arkamızda 3 akrep; polis güvenliğimizi alıyormuş! ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı, İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan, İstanbul İHD’den kadim dostum Hürriyet Şener, Dicle Üniversitesi’nden değerli Yard. Doç. A. Ö. ile TTB, Barış Meclisi, KESK, Mazlum-Der temsilcileri de orada (atladıklarım varsa kusura kalmasınlar)… Karanlığı yara yara cinayet mahâlline doğru ilerliyoruz… Kahvaltı için durduğumuz bir yerde Leyla Zana ile el sıkışıyoruz; elem ve öfkeyle dolu bakışları yine çok şey anlatıyor… Yola devam ediyoruz yine akreplerin eşliğinde! Bir süre sonra Yard. Doç. A. Ö’nün telefonu çalıyor. TRT “Ş(L)eş”ten arıyorlar, görüş almak için! “Hayır, ‘Ş(L)eş’e görüş vermiyorum, teşekkür ederim,” diyor… AKP’nin “YÖK düzeninde”, cinayet mahâlline gidip, TRT “Ş(L)eş”e görüş vermeyen bir aydın… Aydının “nadir” ve “iktidara karşı” olduğundan söz eden Edward Said’di değil mi? Hani taş atan, ezilenlerden yana saf bağlayan… Şimdi muhtaç olduğumuz A. Ö gibi aydınlar ne kadar da azlar… * * * * * Saatler ilerledikçe hızımızı azalıyor… Mahşeri bir kalabalık içinde karınca hızıyla ilerliyoruz… Çift şerit, cinayet mahâlline doğru ilerleyen araçlarla dolu… Yol boyunda gözü yaşlı kadınlar “sarı-kırmızı-yeşil” tülbentlerini sallayarak; küçücük (belki de çocuk olmadan büyütülen) bebeler “Şehit na mırın” diye haykırarak yürürken; elindeki bastonu gökyüzünü yırtan bir hırsla sallayan ihtiyarlar “Katil Erdoğan” feryadıyla selamlıyor geçenleri… İçim ürperiyor; ne kadar görkemli, azametli bir acı bu… * * * * * Nihayet devletin taammüden cinayetinin, katliamın işlendiği mahâlde, Bijuh-Bêcuh (Gülyazı)’dayız… İnsan seli var burada; gökte alçak uçuşlarla, dalışlarla yığınları tehdit ederek, “Biz buradayız!” çaresizliği dışında devlet falan yok… Nasıl anlatmalı bu tabloyu: Kelimeler kifayetsiz dedikleri bu olsa gerek… Korkunç bir acı, görkemli bir öfke… “Korkunç acı,” dedim O; Charles Dickens’in, “Gözyaşlarımızdan asla utanmamalıyız”; Anatole France’ın, “Acı çekmek! İçimizdeki tüm iyilikleri, yaşama değer katan her şeyi ona borçluyuz; merhameti, cesareti, tüm erdemleri ona borçluyuz,” sözleriyle betimlenir Bijuh-Bêcuh (Gülyazı)’daki yığınlarla… “Görkemli öfke,” dedim O; Marcus Aurelius’un, “Öfke sahtekâr olamaz”; Publilius Syrus’un, “Dürüst insanın öfkesi çok ağırdır”; Vergilius’un, “Öfke, savunma için silâh sağlar”; John Dryden’in, “Sabırlı insanın öfkesinden kork,” saptamlarıyla anlamlanıyor Bijuh-Bêcuh (Gülyazı)’daki kitleyle… Yalancıların, katliamcıların, gerçek teröristlerin işi şimdi “yeni” 33 kurşun ardından daha zor! * * * * * Acılara tutunmakla başlayan, ancak acılara alışmayıp, onları değiştirmekten yana ki öfke selinin içinden katliamın gerçekleştirildiği Haftanin çıkışındaki Güraniş’e doğru önce balçıkların, sonrada karın içinden ilerliyoruz… Kaçakçı katırlarının yol aldığı patikadaki kan izlerini takip ediyoruz… Buz gibi soğukta, terliyorum… Bu kan izleri onların, katledilen ve cansız bedenleri -herhâlde ibret olsun diye- köylülerine, akrabalarına, yakınlarına taşıttırılan 35 Kürt yoksulunun kanı… Bir gün önce cinayet mahâllinden köye indirilirken paramparça vücutlarından sızan, damlayan kan… Soluk soluğa, soğuk soğuk terliyorum; yanıbaşımda İmam, Selçuk ağlayacak gibi bakışıyoruz; edilecek tek kelime yok; tırmanıyoruz; kayalara tutunup, ara sırada kayarak… Cinayet mahâlli karşı tepe… Tam o aralık gökyüzünde Skorskiler/ Apaciler… Büyük bir helikopter homurtusu kaplıyor ortalığı… Sonra dört yanımızı kuşatıyor, önümüzü kesiyor biraz önce bölgeye helikopterle indirilen komandolar… Önce çok sert ve tehditkârlar! “Yasaklanmış askeri bölgeye giremez”mişiz! “Neden” diye soruyor; üzerimize çevrilmiş emniyet mandalı açık biksilerin tehdidine inat Lami Özgen… Telsiz mandalını açıp, soruyu karşı tepeden bizi izleyen komutana sorduğunda, askerin komutandan aldığı ve bizimde duyduğumuz yanıt: “Söyleyin o peze…’lere yasaklanmış askeri bölgedeler. Çekip gitsinler, ya da kollarından tutup indirin onları aşağı; direnirlerse de tutuklayın!” Bu emrin, yasağın kimin olduğunu öğrenmek için ısrar ediyoruz ama nafile… Tartışmalar, bağrışmalar… Sonuç yok… Namluların nezaretinde indiriliyoruz aşağıya; kan izlerine belenmiş patikadan… * * * * * Gün batımına doğru Bijuh-Bêcuh (Gülyazı)’dayız. Karşımızda katliamın sağ kalabilmiş tek tanığı Servet Encü… İHD’nin, Mazlum-Der’in, Kürt TV’nin kameraları kaydederken sorarak anlatıyor: “Neden katlettiler bizi? Geçerken görmediler mi? Bizim sınırın 200 metre uzağına getirilmiş mazotu, şekeri, cıgarayı getirdiğimizi bilmiyorlar mı, görmediler mi? Hem uyuşturucu ve silah dışında geçiminizi bu yoldan temin edebilirsiniz diyen sınır komutanları değil mi? Onlar bu yoldan gerillanın gelip gitmediğini çok iyi bilirler; bu yol kaçak için kullanılır… Kaçak da ne ki, her seferinde canımızı ortaya koyup, 50 ya da bilemedin 60 lira kazanırız… Yıllardır yaparız bu işi. Yapmayıp da ne edelim. Hayvancılık öldü. Otlaklar, yaylalar yasak. Tarım yok. Bir koruculuk var. Bir de kaçak… Biz kaçak yapıyoruz; 12 yaşındaki çocuktan bana… Encü’lerden 26 kişi öldürüldü. Kimi 12 yaşındaydı, kimi öğretim parasını biriktiriyordu; kimi de çocuğunun ekmeğini kazanıyordu! Biz ne yaptık da bombaladılar bizi? ‘Nasıl” mı oldu? Gruplar hâlinde dönerken, sınırda taciz ateşiyle durdurulup, bir arada toplandık… Sonra uçaklar geldi… İlk saldırıdan kayanın altına sığınlar kurtulduk, açıkta kalanlar param parçaydı… Sonra ikinci saldırı çıka geldi; kayalık cehenneme döndü… Kafalar, kollar koptu gövdelerden… Paramparçaydı cesetler… Katledilenlerin parçalarını topladık torbalara… Biliyor musunuz; kayaların altındaki iki gencin elleri birbirine sarılmıştı sımsıkı… Onlar katletti bizi; cesetlerimizi toplarken tepemizdeki helikopterlerle izliyorlardı bizi… Biz ne yaptık? Bizim suçumuz ne? İçimizde korucular, ‘gaziler’ vardı… Kürt’sek, ekmeğimizi kazanıyorsak, çaresizsek suç mu? Neden katlettiler bizi?” * * * * * Boğazıma bir şeyler düğümleniyor önce; sonra da “Küfrün adı kötüye çıkmış ama neyleyeceksin küfretmekten başka” diyen dedem Kaleli Niyazi’den öğrendiğim küfü mırıldanıyorum bıyıklarımı kemirerek… Lanet olsun; binlerce kez! * * * * * Gün battı… Paramparça insan vücutları şimdi kara toprakta! Gencecik bedenler… Ölüm, zulüm ve yalan bile, onların bir devlet katliamının kurbanı olduğu gerçeğini örtbas edemeyecektir! Çünkü gerçekler inatçıdır. Gerçekler ısrarcıdır; unutulmaya ve unutturulmaya direngendir. Gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır. Uludere’deki 35 köylü için en fazla 22 bin 561 lira “tazminat” verilebileceği haberini veriyor Mesut Hasan Benli! Aynı günlerde Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde Ahmet Sezgin ile ismi açıklanmayan bir askerin kaza kurşunu ile birbirlerini vurduklarına ilişkin “şüpheli” ölüm haberinden söz ediliyor! (Söylemeye gerek var mı, Ahmet Sezgin bir Kürt’tü…) Ne diyeyim?! Evet, şimdi İbn-i Teymiyye’nin, “İktidarlar, zulüm yaptıklarında yıkılır,” sözleriyle betimlenen bir koordinattayız! Artık iki gerçek, karşı karşıyadır. Tıpkı Ortega y Gasset’in, Zamanımızın Meselesi’nde, “İki insan aynı manzaraya iki ayrı perspektiften bakmaktadır. Manzara birdir, ama onların gördüğü aynı değildir,” diye formüle ettiği üzere… * * * * * Dizeler imdadıma koşuyor! Cemal Süreya, “Fırat suyu bir bölgeyi/ takma adla dolanmak/ zorundadır,” derken; ekliyor Turgut Uyar: “Çünkü açlık çoğunluktadır/ ve ezecektir gücüyle dünyayı”… Sonra da Bursa Cezaevi’nden dizeleriyle haykırıyor Nâzım Hikmet: “Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. Haram sevaboldu, sevap haramdır. Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir, çekin ki körükleri ateşe girdi demir. Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile, kendi kendilerin reddü inkâr edile, ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin…” * * * * * Özetin özeti: Ortada taammüden bir devlet cinayeti/ katliamı söz konusuyken; Goethe’nin deyişiyle, “Gerçeğin ne olduğunu bilmek yeterli değildir; doğru olanı istemek ve yapmak da gereklidir…” Nihayet son söz de Gündüz Vassaf’ın uyarısı: “Yeni yıl dileğim, devletin tez elden ateşkes ilan edip, savaş makinesini durdurması. Türkiye intihara gidiyor…”
N O T L A R [1] İpek Yolu Haber (Van), 4 Ocak 2012. [2] Ahmed Arif. |

