Yazarın Diğer Yazıları
“Eşik”teki Ortadoğu ve T.“C”[*]
Qılab (Uludere)/Bijuh-Bécuh (Güzelyazı) Katliamı[1]
Prenses ‘İskender’ ile Pamuk Prens Tüluatı[*]
‘Soru(n) Ne’? Veya 11 Nokta![*]
Nihai Kertede: Vicdan(sızlık) = Şiir(sizlik)[*]
Krizin Seyr-ü Seferi: ABD’den AB’ye…[*]
Sanat: Hayat, İnsan ve Devrim[1]
Sanat Ticari Değil, İnsanidir [*]
“11 Tez”in Dayanışmacı Eğitimi Neden Gerekli?[*]
Bilim ve düşünce (ile ifade) özgürlüğü=İSMAİL BEŞİKÇİ[*]
ABD-AB-ORTADOĞU Üçgeninde Türk(iye’nin) Jeo-Politikası[*]
“Edebiyat” Deyince Anımsanan(lar)…[*]
"Ölmediler... Kalkık Yumrukları..." Hala ve Her Zaman![*]
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya İsyan(lar)ın Anatomisi[1]
Özgürlük: Farklı Düşünen İçin…[1]
Kemalistler, Liberaller, Müslüman “SOL” ve Soyalistler[1]
Fotoğraf ve Fotoğrafçı (Ara Güler)[*]
“Üç Fidan”ın Yoldaşı Bir Ulu Çınar
'İthaki’ye Giden Yol'da…[1]
24 Nisan… Bir Soykırım Hikayesi![*]
1 Mayıs’(lar)dan Geleceğ(imiz)e[1]
Kirlenmeyen Şiirin Şairi: Özdemir Asaf[*]
Onun Hikayesi Hepimizindir![*]
İsyan Güzergahında Yerküre’nin, Coğrafyamızın Hali ve Geleceği[1]
Adalet için dik duran cesaret[1]
Somut örnekleriyle Türk(iye) hukuk(suzluğ)u[1]
Tunus’tan Mısır’a isyanın öğrettiği[*]
“Beni tarihle yargıla” derdi Ahmet Kaya![*]
ÇÜRÜYEN KARŞISINDA YENİ(LMEYEN)[1]
Tiyatro-elbette!- politiktir…[*]
Füsun Akatlı: Acı ve sevgi ile kahramanca ve dimdik yaşamak[*]
İran sadece İran değil! [*]
Buradayım; Çünkü, “Geç(me)miş” bugündür![1]
Adalet(sizlik) ve ölüm(süzlük)[*]
"Sol(uksuzluk)un" -Muhtelif- Halleri [*]
Bizim iflahımız kesilmez; çünkü biz komünistiz![*]
Aşk (ve sanat) için ölmeli: Aşk (ve sanat) işte o zaman aşk (ve sanat)[*]
Nobel'li (sağcı)bir balon: Marıo Vargas LLosa[*]
'YÖK'süz yeni 'alternatif eğitim(imiz)' için[1]
Abes bir tartışma: dil meselesi ya da Kürtçe[*]
Masumiyet'ten Manzara'ya ORHAN PAMUK[*]
KPSS FACİASI: ARKA PLANI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ[*]
SANAT VE SANATÇI: OLAN İLE OLMAYAN![*]
Türk(iye) Eğitim(sizliğ)i ve YÖK’ün “üniversiteler”ine itiraz
Çukurovalı, Kürt, TİP’li ve yazar: Yaşar Kemal
"özgür ve yaratıcı": Betero
"Durum iyidir", çünkü mücadele sürüyor!
O Gün…[*]
Çözüm: siyasi eşitlik ve yeniden yapılanma[*]
İsyan(ın) Gerekli(liği) [*]
next
prev
| İsyan(ın) Gerekli(liği) [*] |
İsyan(ın) Gerekli(liği) [*]Temel Demirer “Yarını biz
Kendimiz inşa edeceğiz Bizim inşa ettiğimiz gibi olacaktır yarın Yarın İstediğimiz gibi olacaktır Cesaretimiz kadar olacaktır.”[1] Küresel neo-liberal (ve postmodern) yıkıma karşısında, “Direnişten İsyana, İsyandan Devrime” diye formüle edilmesi mümkün olan bir güzergâhta -farkında olalım ya da olmayalım!- yol alıyoruz. Evo Morales’in dillendirdiği formül, sürdürülemez kapitalizm felaketi karşısında insan(lık)ın en doğal ve insani refleksini özetlerken; çoktandır unutulup/ unutturulan bir fikrin, isyanın gerekliliğinin altını özenle çizmektedir…
Gerçekten de Jean Baudrillard’ın da vurguladığı üzere, “Çağımızı karakterize eden devrim, belirsizlik devrimidir, hayatlarımızın tüm cephelerini, özellikle kimlik duygumuzu etkileyen bir belirsizliğin devrimi,” diye dillendirdiği postmodern “belirsizlik” ve “vazgeçişin” dört yanımızı kuşattığı bir ortamda; en gerekli ve insani olan şey yani isyan; hepimizin, herkesin gündemine bir kez daha kaydedilmelidir…
Evet, evet yeni bir mücadele, çatışma ve isyanın eşiğinde, “eski(meyen)” her şey kapımızı bir kez daha çalıyor; Türkiye’de postmodernizm ölmeyip, özellikle majestelerinin muteber “Marksistler”i arasında kol geziyor gerçi ama, postmodern fetvalar her geçen gün biraz daha yitiriyor hükümsüzlerini… Bu eşikte başkaldırıyı, ona muhtaç olduğumuz bilinciyle bir kez daha konuşmalıyız… İSYAN/BAŞKALDIRI (NE) Türk Dil Kurumu, “başkaldırı (ba’şkaldırı)” için “1. Herhangi bir amaçla kurulu düzene veya devlet güçlerine karşı gelme, başkaldırma, ayaklanma, isyan.” “2. Bir düzene veya emre boyun eğmeme, uymama, itaat etmeme,” tanımını verir. “Tanım” yeterli midir? Elbette değil; ancak sınırlı biçimde bir fikir veriyor…
Aslı sorulursa; öyle kavramlar vardır ki, minimaldirler, sırtları duvara yaslanmıştır, bir adım geri atamaz, daha azına irca olamaz, indirgenemezler. Bir başka deyişle, yalın, özsel, aslidirler. İsyan/ başkaldırı, bu kavramlardan birisidir. Haksızlığa karşı o insana özgü kökten itiraz… Her türden baskının, ezanın, sömürünün, adaletsizliğin karşısında en beklenmedik anda patlayıveren gözü kara “Yeter Artık!” çığlığı… Sadakaların, dinsel avuntuların, boş vaatlerin, tehditlerin, en ağır cezaların etkisiz kaldığı bir kırılma noktası… Eşitsizlik ve tahakküme dayalı her türlü insan ilişkisinin varabileceği son sınırın işaretleyicisi… Örgütlü toplumsal dönüşüm süreçlerinin insani kıvılcımı, tetikleyicisi… İsyan/ başkaldırının indirgenemezliği, irca edilemezliği o kadar elle tutulur ki, daha “Elveda proletarya”, “Tarihin sonu” edebiyatlarının mürekkebi kurumamıştı ki, Meksika Güneydoğusundan, Chiapas ormanlarından, üstelik de çoktan tarihe karıştığı düşünülen bir halkın, Mayaların “Ya Basta!” haykırışı kopup geldi. Ve tüketim toplumunun “nimetlerine boğulmuş”, soluk alamayan Kuzey metropollerinde buldu yansımasını. Seattle, Paris, Cenova, Atina, İstanbul caddelerinin ışıltılı vitrinleri… Çokulusluların fermanına “Hayır!” diyenlerin, gelecekleri çalınmış gençlerin, kronik işsizliğe mahkûm edilmişlerin sapanlarından fırlayan taşlarla tuzla buz oldu tekrar tekrar. Ve tam Türkiye’de Ertuğrul’un birinin “Elveda Başkaldırı” apolojisini döktürdüğü sıralar, Dersim dağlarında, Kürt varoşlarında yankılanıyordu “Edi Bese!” çığlığı. Okul görmemiş bebeler, beyaz örtülü kadınlar, zafer işaretiyle kendilerini tankların paletleri altına atıyordu. Ve isyan/ başkaldırı, Filistinli çocukların ellerinde İsrail askerlerine fırlatılan taş, Nepal’de dağdan başkent sokaklarına inen Maocu gerilla, Afganistan’da uçurulan ABD konvoyu, Mısır’da, Kamerun’da, Senegal’de, Moritanya ve Fildişi Sahili’nde, Burkina Faso’da, Etiyopya’da; Endonezya’da, Özbekistan’da, Haiti’de ayaklanan açlar oldu… Velhasıl “öldü, bitti, gömüldü” denilen bir zamanda bir kez daha boyverdi yeryüzünün dört bucağında. Çünkü o, egemenlerin sandığı ve göstermeye çalıştığı üzere bir “çocukluk hastalığı”, “68’den artakalmış bir kapris” değil, insanın insanlığından çıkartılma kastıyla karşı karşıya kaldığı her momentte “had”di tayin edecek, anlatacak en çıplak silahtır. İnsanın yalın bedenini namlunun ucuna sürdüğü… Bu yüzden de diyorum ki, minimaldir, sırtı duvara yaslanmıştır, bir adım geri atamaz, daha azına irca olamaz, indirgenemez… Ve insan ile insanın ilişkisine sömürü ve tahakküm damgasını vurduğu sürece hep var olacaktır… Çünkü o; yani isyan/ başkaldırı kapitalist dar kafalı “olağan” akılcılığa karşı olağanüstüden yana saf bağlamış bir gerçeküstücülüktür… Bu noktada “Sınaî/kapitalist toplumumuzun dar kafalı akılcılığına, tüccar zihniyetine, alçak mantığına, düz gerçekçiliğine karşı bir tepki ve ‘hayatı dönüştürmeye’ dönük ütopyacı ve devrimci bir özlemdir,” vurgusuyla ekler Löwy; “Eğer, dünya gerçek bir çelik kafese dönüştüyse -yani insanları hapse tıkar gibi ‘sistemin yasaları’ içine kapatan şeyleşmiş ve yabancılaşmış bir yapı hâlini aldıysa-gerçeküstücülük özgürlüğe kavuşmak için onun parmaklıklarını kırmamızı sağlayacak büyülü çekiçtir. Eğer burjuva medeniyeti kârların ve zararların niceliksel hesabı, hesabının-medeniyetiyse, gerçeküstücülük bu aritmetik örümcek ağının iplerini kesmeyi sağlayan keskin bir hançerdir.” Löwy, gerçeküstücülük idealinin iki ütopyanın bir bileşimi olduğunu söylüyor: Dünyayı değiştirmek (Marx) ve hayatı değiştirmek (Rimbaud). “Hegelci-Marksist diyalektik gerçeküstücülüğün felsefesinin kalbinde yer almaktadır” der yine.[2] Evet, ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, mağdurların, madunların sihirli sözcüğüdür, en insani refleksidir isyan! Hep söylendiği gibi, sınıflı toplumların tarihi nasıl “sınıf mücadelelerinin tarihi” ise, bu tarih aynı zamanda daha iyi, daha özgür, daha eşitlikçi, daha dayanışmacı bir yaşam arzusunun, mücadelesinin de tarihidir. Sınıflı toplumun başından beri, ta kölecilikten bu yana her zaman bu amaçlar için isyan eden, mücadeleye atılanlar, bütün kanlı bastırmalara karşın yeniden, yeniden kendi küllerinden doğarak kendisini var etmiştir. Böylece, sınıflı toplumlar tarihi, en genel anlamda devrimler ve karşı-devrimler tarihi olup çıkarken; tarihin sayfalarına da “ayaklanma” veya “başkaldırı” ya da “isyan” gerçeği nakşedilmiştir. Gerçekten de tarih boyunca ezilenler, bıçağın kemiğe dayandığı her noktada kendilerini “ayaklanma” veya “başkaldırı” ya da “isyan” gerçeğiyle ifade etmişlerdir. Başarıya ulaşsalar da yenilseler de yürüdükleri yol, her zaman isyanın yolu olmuştur. Birçok gerekçeden bağımsız olarak “isyan” ezilenlerin devrimci hareketinin temel biçimidir. Bir başka deyişle söylersek, herhangi bir tarihsel kesitte, herhangi bir coğrafyada devrimci hareketin gelişme seyri nasıl olursa olsun, her gerçek toplumsal devrim, kitlelerin ayağa kalkarak iktidara yürüdüğü bir durumu ifade eden bir gerçektir. Özetle tarihin tıkanıklığında insanlığın direnişi, dipten gelen isyan dalgalarıyla yolunu açar. İsyan zincirinin en zorlu halkası, direnişken; tarih göstermiştir ki, baskı ve zulmün olduğu yerde, insanlığın direnişi mutlaka filizlenmiş ve isyanın kapısını açmıştır. Bu gerçeklik, insanlığın binlerce yıllık yürüyüşünde ortaya koyduğu deneyimlerle, açık biçimde kanıtlanmıştır. BİR İSYANCI: PROMETHEUS İsyan, ilk isyancıyla başlayan sonsuz bir tarihtir. İlk isyancıya Prometheus diyebiliriz. Bir itiraz, bir karşı duruş olarak Prometheus, bir isyan değil de ne? Prometheus, yaşadığı toplumsal koşulları sorgulama ktan geri durmayan bir figür. Kurulu düzene eklemlenmeyi kabullenmiyor. Bakıyor dört bir yanı zorbalık, adaletsizlik kuşatmış, isyan duygusuyla doluyor. Prometheus’un, akılla birlikte barındırdığı diğer özelliği duyarlılık. Prometheus, iktidara tavır alan bir isyancıdır. İsyanını, Olimpos Dağı’nda (cennette de denir) yanan ateşi çalıp karanlık ve soğuk yeryüzüne indirerek taçlandırıyor. Bu eylemi sonucu çarptırıldığı cezayı, dağda zincire vurulup, her gün yenilenen karaciğerini sürekli olarak bir kartalın didiklemesini, Zeus’tan af dilemeyi onurla reddederek kabulleniyor. Prometheus, tanrıların iktidarından duyduğu hoşnutsuzluğu, açıkça kavgaya girerek fiiliyata döküyor. Bedelini de göze alarak. Gücünden korkmadan hükmedene isyan; isyanın bedelini yüksünmeden göze alma; bir daha bir daha kalkışma; yenilgiyi, başarısızlığı, başa dönmeyi, yılmama bilinciyle mütevekkil karşılamadır Prometheus... Yalnızca öfke duymuyor, isyan etmiyor Prometheus; aynı zamanda, bu isyan sonucu yıkılması gereken iktidarın ve düzenin yerini, yeni bir düzenin, yeni bir iktidarın almasını öngören bir projeye de sahip. İktidarı tanrıların elinden tümüyle ve geri vermemecesine almayı tasarlıyor. Tanrıların, efendilerin olmadığı bir hayatı kurmak istiyor. İsyan ve tanrılardan ateşi çalmak, onun için, yürüdüğü ve yürüyeceği yolda attığı bir adım. Ateşi, niçin çalar Prometheus? Gökyüzünden yeryüzüne niçin indirir iktidarın sembolünü? İnsanlara vermek için. Prometheus insan(lar)a, tanrılara hiç gerek duymaksızın, kendi düzenlerini, adil ve özgür bir dünyayı kurabileceklerini öğretiyor. Stanislaw Jerzy Lec’in,“Kişi kendi mutluluğuna katlanabilmek için bir başkasının acısını taşıyabilmeli”; Rus Atasözünün, “Yeni zamanlara yeni ezgiler gerek,” sözlerini anımsatan Prometheus, artık hiçbir şey olduğunun bilinciyle; onca zaman bir şey olduğunu düşünerek biçimlendirmeye çalıştığın kişiliğinle yüzleşmeği; hepimize/ herkese anımsatan Franz Fanon ve Albert Memmi’yi andırır![3] İSYANIN TARİHİ İsyan, kökleriyle bugünde yaşarken, yarını/ geleceği biçimlendiren yaratıcı-yıkıcılığıyla dinamik bir tarihtir… Burada yeri gelmişken şunu hemen belirtelim: İsyanın tarihi derken yaşayan bir şeyden bahsediyoruz; sadece kuru bir “geçmiş”ten değil… İsyan yaşayan/ yaşatarak çoğaltan bir hatırlamadır; ve unutulmamalıdır ki, “Hatırlamanın dili [de], yaraları iyileştiren, sağaltan bir dil değil, adaleti talep eden bir dildir. Eylemi çağırır…”[4] Bu bağıntı içinde, isyanın tarihi, karşı çıkılan düzenin de tarihidir. İsyancı da, tarihin her döneminde “itiraz ve karşı çıkış” anlamını taşıyan öznedir. Yani isyankâr, toplumsal düzene boyun eğmeyi reddettiği için ona karşı çıkan cürettir. Toplumsal düzenin ayrımcılığına ve haksızlıklarına karşı hınç besleyen ve öcünün peşinden koşan antik dünya isyankârını Hobsbawm, eşkıya olarak adlandırır. Yani antik dünyanın isyancısı eşkıyalar iken, modern dünyanın isyancılarıysa devrimciler olmuştur. Eşkıyalık, her zaman “politik” olmasa da bir isyan formudur. Hobsbawm, birey olarak eşkıyayı boyun eğmeyi reddeden ve bundan dolayı kendi köylülerinden/toplumundan ayrı düşen, ama yine de o köyün dağlarını da aşmayan, yani aynı toplumsallık içinde yaşamaya devam eden kişi olarak tanımlamaktadır.[5] Antik dünyanın eşkıyaları varolan düzenin yok edilmesini amaçlamazlar. Kendileri de toplumdaki belli gerilim ve kriz dönemlerinden beslendikleri için sadece varolan hak/ haksızlıkları şiddet kullanarak düzeltmeye çalışan isyankârlardır. Eşkıyadan beklenen ideolog ya da peygamber olması değildir. Beklenen güçlü bir kişilik ve askeri yeteneğine dayalı olarak haksızlıklara karşı savaşın liderliğini yapmasıdır.[6] Modern çağın isyankârları partizanlar/gerillalarken; onların, düzenli modern orduya karşı düzensiz birlikler hâlinde savaşanlar olduğunun altını çizip, gerilere dönerek ilerleyelim. Kölelerin Roma kapılarındaki öfkesi Spartaküs’ten, dinsel motifler ve Doğu’nun aykırı mezheplerine uzananına dek bin bir çeşitlilikteki isyanlardan, ya da M.Ö. 73-66 arasında Romalılara isyan eden Zealotlar’dan veya 1090-1275 yılları arasında İslâm’ın Halifesi’ne muhalif Haşişiler’den söz ettik mi, onların modern dünyanın politik isyankârlarının niteliklerini taşıdığı vurgulanmalı… VI. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan ve “Tanrı topraktan yiyeceği ve tüm gereksinimleri, halk onları aralarında eşit bölüşsün diye yaratmıştır. Hiçbir kimse diğerinin payından fazlasını alamaz” felsefesine dayanan Mazdek isyanından; 816’da başlayıp, 21 yıl süren Babek İsyanına[7] veya aynı hareketin devamı olarak 860’lardan itibaren Hamdan Karmat tarafından güney ve orta İran’da başlatılan Karmati hareketine pek çok köylü isyanında “komünist” özellikler daha belirgindir. Ortaçağ Avrupa’sındaki köylü ayaklanmaları da bunlardan farklı değildir… XVI. yüzyıl başında Almanya’nın düzeni, F. Engels’in deyimiyle bütün yükün köylünün boynuna asıldığı korkunç bir sömürü ve baskı düzeniydi. O günün koşullarında sınıfsal piramidin en altında gerçekten de “tanrının bile unuttuğu” büyük köylü yığınları vardı. Bu koşullar altında Luther’le başlayan yenilikçi dinsel hareket, yine onun tarafından gericiliğe doğru sürüklendiğinde yoksulların kilisesini kurmak Tomas Münzer’e kalmıştı. Yine isyancılığı yüzünden idam edilmiş bir babanın oğlu olarak 1498’de dünyaya gelen Münzer, ilkel Hıristiyanlığa geri dönüş amacıyla gizli dernekler kurmaya başladığında köylüler, yoksullardan yana bir dini görüşü benimsemeye hazırdılar. Münzer’e göre, Tanrının krallığı, sınıf ayrılıklarının olmadığı, özel mülkiyetin ortadan kalktığı, topluma yabancı devlet iktidarının olmadığı bir toplumdu. Şöyle diyordu Münzer,[8] “Tefeciliğin, hırsızlığın ve eşkıyalığın batağı, tüm canlı varlıkları: sudaki balıkları, gökteki kuşları, toprak üzerindeki bitkileri kendi mülkleri yapan prensler ve beylerdir. Sonra da, yoksullara: çalmayacaksın! buyruğunu vaaz ederler, ama kendileri, ellerine düşen her şeyi kapar, köylü ve zanaatçının iliğini sömürürler…” “Reformcu” Luther’in “öldürün bu hayvanları!” diyerek katliamlara ışık yaktığı bu ayaklanmalar, yüz yıl boyunca Avrupa’yı bir başta bir başa sarsmıştır. Adalet davasının yüzlerce yıllık ateşi olan Anadolu İsyanları’na gelince; onlar da, eski Batınilerden gelen ve süreç içersinde aslında hiç kırılmayan bir zincirdir ve 1200’lerden itibaren Anadolu’yu bir kez daha sarmıştır. 1240’lardan başlayıp 1600’lere kadar gelen büyük ayaklanmalar zinciri, (aralarından bazı paşaların çıkar yüzünden çıkardığı isyanları ayıklarsak eğer) tipik köylü ayaklanmalarıdır. Şeyh Bedreddin gibi örnekleri bağrında taşıyan bu ayaklanmalardan bazıları; 1240’ta Baba İlyas ve Baba İshak tarafından başlatılan ve Amasya, Kırşehir, Sivas, Adıyaman ve Malatya yörelerini kapsayan büyük Babailer ayaklanması; 1511 ve 1512’de ardı ardına patlayan Şahkulu ve Nur Ali Halife ayaklanmaları; Sivas, Tokat, Kayseri ve İçel hattında gelişen ve ağır vergilerin kaldırılması talebiyle hareket edip, 1525’te bastırılan Baba Zünnun ayaklanmasıdır... Tüm bunların bir özeti olması yanında modern dünyanın kapısını açan 1789 Paris’i… Ardından modern dünyanın gerçek aktörlerini sahneye çıkaran, “Karşılayalım bu kana susamış mezbaha cellatlarını/ Öyle bir mezar kazalım ki onlara Paris’te/ Tiranlara yaraşsın/ Kum ve kaldırım taşlarından oluşturacağımız bu yığınlar/ Can çekişen düşmana mezar olsun…” diye haykıran 1848 işçi devrimleri… Evet Yine Paris, yine barikatlar, ama bu kez kızıl bayraklar… 23 Şubat 1848 gecesi Paris’in emekçi mahallelerinde barikatlar kurulurken bu şarkı söyleniyordu. Marx, 1789’dan beri gerçekleşen Fransız burjuvazisinin devrimlerinin hiçbirinin “düzene karşı bir suikast” olmadığını, hepsinin de düzeni (sistemi) ve işçilerin köleliğini olduğu gibi bıraktığını söylüyordu. Bu devrimlerle birlikte değişen tek şey “sınıf egemenliğinin siyasal biçimi” idi. Ona göre sistemi/düzeni hedef alan ilk ayaklanma 22 Haziran 1848 Paris işçi ayaklanmasıdır. Gerçekten de bu kez sahnede kızıl bayraklar vardır… Ve bayrakları tutanlar, 1789’da olduğu gibi “genel olarak halk” değil, işçi sınıfının ta kendisidir. Ardından da devrimler çağının referansını oluşturan Paris Komünü… 1848’den 1917 Ekim’ine giden yol, bu “iktidar alma” cüretini yaratan ve sonraki yüz yıl boyunca besleyen bir deneyimdir Paris Komünü! İnsan(lık)ın gökyüzünü fethe çıktığı isyandır! Ve nihayet XX Yüzyıl… Devrimler çağının laboratuarı ola Rusya (Ekim) Devrimi… İlk prova 1905’deydi; isyan “yenildi”; yenilenler yaşadıklarından “1905 gene gelecek…” dersini çıkardılar… 1905 derslerine dair söylenebilecekleri V. İ. Lenin şöyle ifade eder: “1905 Aralık mücadelesi, askeri tekniğin ve örgütlenişin çağdaş koşullarıyla yürütülen silahlı ayaklanmanın zafer kazanabileceğini ispatladı. Aralık mücadelesinin sonucu olarak bütün uluslararası işçi hareketi, gelecek işçi sınıfı devriminde buna benzer mücadele biçimleri olasılığını bundan böyle hesaba katmalıdır.” Gerçekten de “prova”dan gerçeğe 1917 Şubat ve Ekim’i, tam da bu derslerin üzerine yükselecektir… Ardından Avrupa’nın partizan müfrezeleri; Çin’in Uzun Yürüyüş’ü; Latin Amerika gerillaları; Vietnam-Küba; Angola-Mozambik; Portekiz’in Karanfilleri; Nikaragua… vd’leri… İTİRAZIN/İSYANIN/DEVRİMİN ÖNEMİ Tarihsel planda yaşanan her şey biz(ler)e, insan(lık) için itirazın/ isyanın/ devrimin önemi anımsatır… Ancak şu da unutulmamalıdır ki, tarihinin de gösterdiği gibi, itiraz/ isyan/ devrim hiçbir zaman “mantıklı” bir yol izlemez; çoğu kez, en önce tarihsel olarak onu gerçekleştirmekle yükümlü gücün bilincinde bir anda, öngörülebilir bir kesitte parlamaz… Bu bağlamda bütün değişim projeleri başlangıçta (Nietzsche’nin dediği gibi) sadece “hiçlik üzerine kurulabilir.” Hiçliği, var eden, her şey kılan eylemdir; itirazdır; isyandır. İsyan/ devrim de işte tam bunun için önemlidir. Burada durup, itiraz/ isyan/ devrim konusunda bir parantez açmak gerekiyor. “Devrim hakkında ansiklopedik bilgi” alt başlığında sunulan “Devrim: Genel olarak, yerleşik toplum düzenini, devlet ve toplum yapısını tümüyle değiştiren, köklü, hızlı ve kapsamlı dönüşüm” yollu “kısır”lıklarla sınırlamamamız gereken (isyanın ürünü) devrim konusunda bakın K. Marx ve F. Engels ne diyor: “...Ancak, artık sınıfların ve sınıf çelişmelerinin bulunmadığı bir düzendedir ki sosyal evrimler, artık siyasi devrimler olmaktan çıkacaklardır. O zamana kadar toplumun her yerinden değiştirilip, düzeltilmesinin arifesinde sosyal bilimin son sözü şu olacaktır: Ya mücadele ya ölüm, ya kanlı savaş ya da yok olma.”[9] “(…) her zaman, tek bir çelişkiden kaynaklanmanın çok uzağında olup, kendi arasında epeyce farklılaşan ve ‘sömürgeciler’in aygıtını parçalamak ve ‘bütün bir ulusun bunalımı’na yol açmakla son bulan çelişkiler örgüsünün bir sonucu”[10] olan devrim neden bir zorunluluktur? Kapitalist düzen “ıslah” edilemeyeceği için! Sürdürülemez kapitalizmin insan(lık)ın baş gündem maddesi kıldığı bir başka başlık da, “devrimin güncelliği”dir… Kapitalizmin ulaştığı koordinatlarda “devrimin güncelliği” tespiti, doğası gereği, determinizm-voluntarizm üzerine olan tartışmayı da bitirirken; devrimin mümkün olup olmadığı tartışması sona erdiğinde ulaşılan soru(n)lar; devrimin “nerede” ve “nasıl” olacağı, “kimler tarafından” gerçekleştirileceğine eşitlenmiştir. Ve bu soru(n)lar da, boşluktaki, sahipsiz soru(n)lar değildir. Artık söz konusu olan şey, “devrimin mümkünlüğü”yle iç içe geçen “devrimin kaçınılmazlığı”dır... İyi de devrim, nerede, nasıl ve ne zaman mı? Bunun yanıtı, isyanın büyütülerek, devrimin güncelliği tespitini önümüze koyup, görevlerini hayata geçiren cüretkârlığa düğümlenmiştir… Bu da bir devrimci durum, devrimci irade ve insandan bağımsız ele alınamaz. Devrimci mücadelede, itiraz, isyan nihayetinde insan(lık) sorununa kodlanmıştır. İşte tam da bu tabloda “Tarih meleği yalnız geri bakmakla kalmaz, aynı zamanda tüm bedeni arkaya dönüktür’ diyen Stefan Gandler ekler: ‘Tarih meleği geri bakıyor, çünkü sahici devrimci eylem böyledir… (…) Devrimci eylem için her an, harekete geçmek için uygun andır; devrimci eylem, başarılarıyla veya gelecek birkaç neslin kendisine minnettar kalacak oluşuyla gelecekteki yerini garantiye almak için uğraşmaz. Devrimci eylem bugüne kadar olduğu ve Benjamin’in de kavradığı hâliyle kör ve homojen bir ilerleme kaydeden içi boş zamanın kesintiye uğratılmasıdır. Bu kör ve homojen ilerleme içinde devrim için önceden belirlenmiş bir uğrak yoktur, tarih sahnesi içinde üzerinde Devrim için Rezervedir yazan metal bir tabela yoktur. Devrim, zamanın bu bariz otomatik ilerlemesi içinde fazladan bir adım değildir, hâkim zaman kavrayışındaki totaliter normalliğin dışında yer alan bir şeydir. Devrimler, tarihin önceki uğraklarının ve evrelerinin mantıksal neticesi değildir, bilakis bunlardan şeklen de radikal biçimde farklıdırlar: Devrimler çizgisel, homojen ve geleceğe yönelik zaman-mantığını terk eder. Onlar tarihin uğrak-olmayanı’dır, onlar tarihsel mantık’a uymayan ve onu kesintiye uğratanlardır. Fakat devrimler tarihin dışında yer almazlar, aksine sadece geleceğe yönelmiş tarih mantığının dışındadırlar; ilerlememenin, yani her şeyin dışına çıkıp, her şeyi radikal biçimde sorgulamanın imkânsızlığına sabitlenerek, her şeye rağmen ilerlemesinin dışındadırlar. Devrimler, kimilerinin, hepimizin isteyerek veya istemeyerek bir parçası olduğu bu devasa makineyi durdurmanın imkânsızlığından gözünün korkmadığı uğraklardır. Onlar, bizi bir an bile olsun ne görmeye, ne düşünmeye ne de şüpheye iten -çünkü the show must go on- ve bir İsviçre saati gibi ilerleyen zamanın içinde kayıp özgürlüğümüzü hatırlayıverdiğimiz anlardır. Devrimlerin tarihle olan ilişkisi kaçınılmaz olarak geçmişle olan bir ilişkidir. Geleceğe sabitlenme mantığı terk edildiğinde geçmişe yönelmekten başka bir seçenek kalmaz, ‘şartların zorlamasıyla’ sürüklenmeme, bir an için bile imkânsızlık mitosuna bağlı kalmaya inanmama, iktidar sahiplerinin bizlere ölüleri, yaralıları, aşağılanmış olan ve bundan bizzat sorumlu olanları unutturmak için kurduğu sayısız ‘son darbe’nin sonsuz gerekliliği tuzağına düşmeme imkânlarını yeniden üretir. Tarih meleği bu nedenle geri bakıyor: O, sadece geçmişle bağlantı kurabilen ve aynı zamanda tarih boyunca ezilenlere, ölülere, unutulanlara elini uzatma özgürlüğünü tekrar ele geçiren devrimdir. (…) Bir devrim nedir? Devrimler yalnızca bir şeyi şöyle veya böyle zorla kabul ettirmeyi ve yeni bir toplumsal sistem inşa etmeyi başardıkları için, tarihe geçen hadiseler değildir. Devrimler veya devrimsel eylemler, görünen o ki, durdurulamaz biçimde, saat ritmiyle çalışan ve bizi, daima geçmiş olarak görünen şimdiden sürükleyerek uzaklaştıran işleyişi durdurmaya yönelik, dar çapta maksadına ulaşabilmiş her türden girişimdir. Bu sebeptendir ki Benjamin de ‘ezilen bir geçmiş adına sürdürülen kavga açısından devrimci bir fırsat’tan[11] bahseder. O ‘büyük’ devrim düşüncesi bizi gerçek devrim anlayışından uzaklaştırma eğilimindedir. Sonrasında, sadece kendisini topluma olumlu bir yaklaşımla kabul ettirmiş olmayı başaranlar idealize edilir ve bunun akabinde bu başarı en başından itibaren verili olan bir şeymiş gibi yeniden tesis edilir. Bunun ikili bir etkisi vardır: Bir taraftan, bu gizemlileştirilmiş devrim düşüncesi bizi bir devrim yapmaktan alıkoyar, çünkü dünyayı kalıcı biçimde değiştirmiş bu büyük olaylardan birini gerçekleştirmeyi ‘vazife edinecek’ insanlardan biri olduğumuzu hayal bile edemeyiz. (…) Devrimci bir hareket, tarihin sürekliliğini bir an için bile olsa kesintiye uğratmayı, bir an için zamanı durdurmayı, bizden bağımsız olarak bize mukavemet gösteren şeylerin ilerlemesine son vermeyi başaran şeydir. Marx’ın eleştirisinin en kudretli anında kullandığı dille söyleyelim: Devrimci hareketler, kendilerini bize yabancı güçler olarak sunan ürünlerimize karşı fetişizmi çözmeyi aniden başaran hareketlerdir. Tarih meleğinin geri[ye] bakışı böylelikle aynı zamanda korku dolu bir bakıştır; gözleri yere, küçük şeylere, neredeyse görünmeyenlere yönelmiştir; çünkü o bugünkü perspektiften bakınca küçük görülen, yere gökten daha yakın görülen devrimci hareketleri ancak böyle ayırt edebilmektedir. Örneğin Manifesto’dan bildiğimiz şekliyle naif tarihsel iyimserlik anları bağlamında, Marx’la ilintili olarak ‘Tarih Üzerine Tezler’ için aldığı notlardan birinde şunları yazar Benjamin: ‘Marx der ki, devrimler dünya tarihinin lokomotifleridir. Fakat belki de bütünüyle bambaşka bir şekilde. Belki de devrimler, bu tren içinde seyahat eden insan soyunun imdat frenine asılışıdır.’[12] Bu cümleyi kendi hakiki içeriği ve ağırlığıyla anlamak için Benjamin’in bu metni kaleme aldığı yıllar dikkate alınmalı; nasyonal sosyalizmin ve faşizmin tarihi ve hatta daha özelde, Avrupa Yahudilerinin soykırım tarihi görmezden gelindiğinde ve medeniyetin kırık bir parçası olarak alımlandığında aşağıda yazılanlar anlaşılmayacağı gibi Walter Benjamin’in bu metninin bütünü de asla tam olarak anlaşılmayacaktır. (Benjamin tarihi bir olayı anlayabilmek için müteakip tarihi bilme zorunluluğunda ısrar etmektedir: ‘Fustel de Coulanges geçmiş bir dönemi yeniden kafasında canlandırmak isteyen tarihçiye, tarihin o dönemden sonraki akışına ilişkin tüm bildiklerini düşüncelerinden uzaklaştırmasını öğütler. Tarihsel maddeciliğin ilişkilerini kestiği yöntemi bundan daha iyi belirleyebilmek imkânsızdır.[13]) (…) Devrimci hareketin çalıştırabildiği imdat freni herhangi bir trendeki herhangi bir imdat freni değildir, aksine Auschwitz’e, Sobibor’a, Treblinka’ya veya nasyonal sosyalistlerin başka bir soykırım mahalline giden trenin imdat frenidir. Fakat bu trenlerin imdat freni yoktu. Onlar tam zamanında, sektirmeden hedeflerine doğru yol alıyorlardı. Avrupa Yahudilerinin soykırımı, tarihin seyahat tarifesindeki bir sarkma değildi, bilakis tam da onu sekteye uğratmada konusundaki yetersizliğimizin sonucuydu: ‘Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hâl’in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hâl’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarihsel bir kural saymalarıdır. Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda ‘hâlâ’ olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturmaz.’[14] Auschwitz’e, Sobibor’a ve Treblinka’ya giden trenleri durdurmak işini becerebilen birisi, devrimci bir eyleme imza atmış olurdu. Bir sonraki durağı soykırım olan, insanlarla dolu tek bir treni durdurmak, Robespierre ve Danton’un eylemlerinin toplamından daha devrimci olabilirdi. Bir ihtimaldir ki bugün pek az kişi bu eylemden bahsederdi, fakat bu sonuç itibariyle hiçbir şeyi değiştirmezdi. Claude Lanzmann, filmi Sobibor, 14 Ekim 1943, saat 16’da pek az kişinin bildiği ve daha da az kişinin dile getirdiği bu türden bir eylemi hatırlattı: Nasyonal sosyalistlerin Sobibor imha kampında, 14 Ekim bin dokuz yüz kırk üç tarihinde, saat 16 civarında başlayan ayaklanma. Bu ayaklanmadan kısa bir süre sonra imha merkezi Sobibor, Yahudi tutsakların bu ölüm fabrikasını durdurmakta başarılı olduğuna dair her türden anıyı yok etmek için nasyonal sosyalistler tarafından kapatıldı. Böylelikle ayaklanma, nasyonal sosyalistler tarafından ölüme mahkûm edilen nerdeyse altmış insanın dışında kalanların hayatlarının kurtulmasıyla ve bu imha merkezinin nihai kapatılışıyla sonuçlandı. İşte tarih meleği bu nedenle geri bakıyor, çünkü bu devrimci eylemler makineyi istop ettirmeyi, zamanı durdurmayı, boşluğu ve körlüğüyle zalimlerin ve soykırımcıların ‘doğal’ ittifakına dönüşen ilerlemeyi kesintiye uğratmayı hedefler.”[15] Evet, evet isyan(lar)/ devrim(ler) tarihin imdat frenleridir… Bu bağlamda sürdürülemez kapitalizmin felaket dünyasında bugün devrim ve sosyalizm, bugün enternasyonalizm, her zamankinden daha yakıcı ve güncel olarak önümüzde durmaktadır. Devrim ihtiyacı, her zamankinden daha yakıcıyken; şimdi umut ve isyan zamanıdır… KAPİTALİZM FELAKETTİR Abartmıyorum; sürdürülemez kapitalizm, insanlık için Philippe Geluck’in, “Amazon ormanlarını yok edenler, nihayet çevrecilik adına bir adım atmaya karar verdiler. Artık buldozerlerinde kurşunsuz benzin kullanacaklar!” ironisiyle tarif etti bir felakettir! Bu işin bir yanıyken; Ertuğrul Kürkçü’nün altını çizdiği üzere şunlar da unutulmamalı: “Dünya hiç bir zaman Kapital’de ve Manifesfo’daki tanımına bu kadar çok yaklaşmamıştı. Kapitalizmin bugünkü küresel yayılışı koşullarında insanlık, üstelik dünya üzerindeki etkinliğini anlamlandırmak bakımından yalnızca felsefi/teorik değil varoluşsal bir sorunla da yüz yüze. Bütün göstergelerin işaret ettiği gibi, varlığına dünya çapında bir devrimle son verilmediği takdirde kapitalist üretim tarzı, insanlığı ve yerküreyi kendiyle birlikte yok oluşa sürüklemekle tehdit ediyor. Tarihsel bir atılımla kaderine sahip çıkamazsa, insanlığın önümüzdeki yüzyılda sermaye boyunduruğu altında yaşamayı sürdürmesi bile iyimser bir öngörü sayılabilir. Doğayı, kendini yeniden üretme gücünden daha büyük bir güçle bozunma-ya götüren kapitalist üretim yordamlarının bugünkü işleyişi, yeryüzünde canlı yaşamın sürekliliğini ve varlığını tehdit ediyor. Bütün yerküreyi kasıp kavuran, seller, yangınlar, kuraklıklar; dondurucu soğuklar, kavurucu sıcaklar, susuzluk, toprağın, havanın, suyun zehirlenmesi ve türlerin yok oluşu ile bütün kıtalarda yaşayan bütün insanlara kendisini bir felaketler silsilesi olarak her gün daha çok duyuran ekolojik kriz, uygarlıktan kaçışı değil onu dönüştürmeyi, yeni ve daha ileri bir uygarlığa sıçramak için, insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini bir ve aynı anda değiştirmeyi zorunlu kılıyor. Kapitalizm, emek gücüne ya da canlı emeğe karşı nasıl davranıyorsa doğaya da öyle davranıyor: Daha çok kâr için iliğine kadar sömürmek! Ekolojik dengenin süregitmesi dahi üretim tarzında bir devrimi şart koşuyor: Yaşamak için devrim gerekiyor! ‘Kalkınma’, ‘gelişme’, ‘büyüme’, ‘refah’ ve ‘ilerleme’ gibi ‘daha iyi bir gelecek’ vaat eden kavramlar sermaye dinamiği ve birikimiyle bağlantılı anlamlarından sıyrılıp insanlığın kurtuluşunun gerçek ve maddi imkânlarıyla ilişkilendirilmedikçe hepsinin başına bir ‘sürdürülebilirlik’ eklemek yaklaşan felaketi durdurmak açısından ‘post modern’ bir duadan fazla bir anlam taşımıyor. Kapitalist miyopluk insanı, doğa karşısında dediğim dedik ve başına buyruk bir efendi gibi konumlandırıyor. Kapitalizm, bilim insanlarının bütün uyarılarına kulaklarını tıkıyor, on yıllardır ‘geliyorum’ diyen felaketin aslında artık gelmiş olduğunu gösteren bütün işaretlere gözlerini yumuyor. Doğanın milyarlarca yıl alan kimyasal ve biyolojik evrimle oluşmuş karmaşık bir üretim örüntüsü gibi işlediğini, bunun her türden toplumsal üretim sisteminin verili önkoşulu olduğunu yok sayıyor: Onun nobranlığı despotların binlerce yıldır değişmeyen ilkesinde özetlenebilir: ‘Benden sonra tufan!’ Uzağı görmek, insanı doğanın bilinci, doğanın kendisi üzerine düşünme kapasitesi, doğanın evriminin doruğu ve tarih sahnesinde yer aldığı andan bu yana bu evrime bilinciyle de dahil olan bir öğesi olarak algılamak tarih boyunca hep olageldiği gibi bu kez de ezilenlerin ve sömürülenlerin düşünürlerinin omuzlarına yüklenen bir görev. Artık bir ikilemin kapısındayız: Uygarlığın doğa ile barışarak ilerlemesi ya da kendisiyle birlikte biyolojik evrimi de geriye sürükleyerek yozlaşıp çözünmesi! Toplumsal tarihimizi doğanın tarihinin bir bileşeni olarak gören daha derin bir tarih bilinci insanlığa egemen olmadıkça yok oluş bir matematik denkleminin sonucu kadar kaçınılmaz ve kesin bir akıbet. Kapitalizm doğal sınırlara gelip dayanıyor, sürdürülemez! Uygarlığı sürdürmek için devrim gerekiyor.”[16] “YDD” EŞİTSİZLİĞİ/ADALETSİZLİĞİ Stanislaw Jerzy Lec’in, “Dünya hiç de kaçık değil, sadece normallere göre değil, aksine normalleştirilmiş insanlara çok uygun,” saptamasında somutlanan sürdürülemez kapitalizm doğal sınırlara gelip dayanmışken, insan(lık)ın geleceği için “YDD” eşitsizliğine/ adaletsizliğine karşı devrim gerekiyor. Dünyada 1 milyarı aşkın aç insan var… Açlık kurbanlarının yüzde 70’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor… BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) göre, 2009 yılında 1 milyar 20 milyon kişi gıdasız kaldı. Gıda krizine küresel ekonomik krizin eklenmesi üzerine dünyada açlar, son 40 yılın en yüksek rakamına çıktı. Dünyada açlığı ortaya koyan rapora göre, ‘aç’ların sayısı 2009 yılında yaklaşık 100 milyon kişi daha arttı… Dünyada 2008 yılında 936 milyon olan aç insanların sayısı, 2009 haziranda bir milyar sınırını geçti. Aç insanların 642 milyonu Asya ve Pasifik ülkelerinde, 265’i de Sahra Altı Afrika’sında yaşıyor. Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü’nün (IFPRI) raporuna göre de çoğu Afrika ve Güney Asya’da bulunan 29 ülkede açlık düzeyi alarm veriyor... Uluslararası yoksullukla mücadele kurumu ActionAid’in 16 Ekim BM Dünya Gıda Günü dolayısıyla yayımladığı raporda, dünyada yeterli beslenemeyen kişi sayısının 2008 yılına göre 105 milyon artarak 1 milyara ulaştığına dikkat çekildi. ActionAid’in Başkanı Otive Igbuzor, “Her 6 saniyede 1 çocuk yetersiz beslenmeden hayatını kaybediyor” dedi. Raporda gelişmekte olan ülkelerden Brezilya ve Çin’in açlıkla mücadele konusunda ilerleme kaydettiği, Hindistan’ın ise gerilediği bildirildi. 100 üzerinden değerlendirme yapıldığında 63 puanla ilk sırada yer alan Brezilya’nın çocuklar arasında yetersiz beslenmeyi 6 yılda yüzde 73 oranında azalttığı, ikinci sıradaki Çin’de de 10 yılda açların sayısının 58 milyon azaldığı belirtildi. 50 ülkedeki incelemelerden sonra hazırlanan listede, Demokratik Kongo Cumhuriyeti 9 puanla son sırada yer aldı. 33 puanla yine son sıralarda yer alan Hindistan’da ise 1990’ların ortalarından bu yana açların sayısının 30 milyon arttığı ifade edildi… IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn, 2010 boyunca pek çok ülkede işsizliğin artmaya devam edeceğine dikkat çekerken; Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick de, 2009 yılında krizden ötürü 59 milyondan fazla insanın işini kaybedeceğini, Afrika’nın Sahra altındaki azgelişmiş bölgelerinde 30 bin ila 50 bin bebeğin ölebileceğini kaydetti… Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün direktörü Jacques Diouf’a göre yetersiz beslenen insanların çoğu 642 milyonla Asya ve Pasifik ülkelerinde yaşıyor. Bunu 265 milyonla Afrika’nın güneyi, 53 milyonla Latin Amerika, 42 milyonla Yakındoğu, Kuzey Afrika izliyor. Gelişmiş ülkelerde az sayıda da olsa 15 milyon kişi açlıktan nasibini alıyor. Yine FAO’ya göre Somali, Afganistan, Etiyopya, Irak, Eritre, Sudan, Haiti, Burundi, Kongo, Liberya, Angola, Uganda, Kuzey Kore ve Tacikistan gibi ülkeler açlık tehlikesiyle karşı karşıya. FAO’nun parmak bastığı bir diğer önemli gerçek ise açlığın on yıldan bu yana sürekli artmakta oluşudur. Yeni yüzyılın başında açlığın 1990’dan 2015’e kadar 420 milyon geriletilmesiyle ilgili planı ise başarı sağlayamamıştır. Çıplak gerçek o ki, bugün açlık ve az beslenmeden, çocuklar dahil günde 25 bin insan ölmektedir. Açlık her altı saniyede 14 bin çocuğu öldürüyor. Çok sayıda ülke, yoksullarının sayılarını sağlıklı biçimde saptamaya yanaşmamaktadır. 163 ülkeden sadece 57’si yoksullarının sayılarını saptayabilmiştir. Bir başka çarpıcı gerçek, gezegendeki yetişkinlerin en zengin yüzde 2’sinin dünyanın tüm zenginliklerinin yarısından fazlasının sahibi olmasıdır. Toplam sayıları sadece 37 milyon olan zenginlerin ortalama gelirleri yılda en az 400 bin Avro’dur. Buna karşılık dünya nüfusunun yarısından fazlası tüm zenginliklerin yüzde 1’iyle yetinmektedir. BM’ler uzmanlarından ünlü bilim adamı Jean Ziegler “İnsanların açlıktan ölmesi cinayettir” derken yerden göğe haklıdır. Suç hepimizin! Kolay mı? Dünya nüfusunun neredeyse 1-1.5 milyarı obeziteyle savaşıyor. Diğer tarafta ise dünyada tam 1 milyar insan açlıkla boğuşuyorken; Sıtma kara Afrika’da, her 30 saniyede bir çocuğu öldürüyor. Afrika ülkelerinde sağlık bütçesinin yüzde 40’ı hâlâ sıtmaya ayrılıyor. Dünyada her yıl beş yaşın altında 880 bin çocuk sıtmanın kurbanı oluyor. Bunun 700 bini Afrika’da. Yani dünyada sıtmadan ölen her 10 kişinin 9’u Afrika’da… Özetle bu tabloda BM İnsan Hakları Konseyi’nden Jean Ziegler de, zengin Batı’nın yoksul Güney’in nefretiyle karşı karşıya olduğu vurgusuyla ekliyor: “Her 5 saniyede bir, dünyamızda bir çocuk açlıktan ölüyor. Her 5 saniyede bir 10 yaşından küçük bir çocuk ölüyor. 1 milyardan fazla insan ağır bir biçimde ve sürekli olarak yetersiz besleniyor. Bu insanlar aç... Her gün 100 bin insan doğrudan açlıktan veya açlığın yol açtığı nedenlerden hayatını kaybediyor. Oysa Dünya Gıda Raporu, dünya tarımının bugün gayet rahat her yetişkine günde 2700 kalori sağlayacak şekilde 12 milyar insanı besleyebileceğini söylüyor. Bugün dünya nüfusu bunun yarısı kadar. Düşünün. Ölen çocuklar... Gerçekten de dünya halklarına karşı açılmış bir dünya savaşı içinde yaşıyoruz. Dünya çok kötüye gidiyor. Açlığın ve salgın hastalıkların hüküm sürdüğü Zimbabve’de çocuklar, Güney Afrika’dan gelen kamyonlardan düşen mısırları topluyor...”[17] “Yoksulluk/ yoksunluk” bu; öteki tarafa yani Noam Chomsky’nin, “ABD hükümeti şimdi fırsat bu fırsat deyip kendi planlarını gerçekleştirmeye çalışıyor. Yani: Askeri projeleri hayata geçirmek; sosyal demokratik programları baltalamak; küreselleşmenin olumsuz etkilerine karşı olanları, çevrecileri ve sağlık sigortasıyla ilgilenenleri vs. susturmak; salt küçük bir azınlığın zenginleşmesini sağlamak ve de toplumu, tartışmaların ve protestoların çıkmasını önleyecek şekilde düzenlemek istiyor… “Neo-liberal kuralların eski kurallardan pek farkı yok. İki tarafı keskin kılıç gibi: Pazar disiplini senin için iyidir, ama, benim için iyi değildir; ancak rekabette kazanacak kadar iyi durumdaysam, bana geçici avantaj sağlar,” diye tariflediği varsıllığa/ sömürüye gelince… Dünyanın 100 kişiden oluştuğunu ve toplam GSYH’sının 100 dolar olduğunu düşünürsek 4.6 ABD’li kişi başına 4.47 dolarla bu toplam gelirin 20.6 dolarını alıyor demektir. Buna karşılık 19.9 Çinli 11.4 dolar yani kişi başına 0.57 dolar alıyor demektir. Toplam 17.8 Hintlinin kişin başına geliri ise 0.26 dolar. ABD’nin en zengini Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in 50 milyar dolarlık servetinin, aralarında Kosta Rika, El Salvador, Bolivya ve Uruguay’ın da bulunduğu 140 ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’ndan (GSYH) daha fazla olduğu belirlendi. Gates’in serveti, çok az bir farkla da olsa, Tanzanya ve Myanmar’ın GSYH’sinin gerisinde kalıyor… 2008 yılının birincisi olan, ancak bir yılda 10 milyar dolar kaybederek ikinciliğe düşen Warren Buffett ise sahip olduğu 40 milyar dolar ile, Kuzey Kore’nin GSYH’siyle eşdeğerde servete sahip. Listenin 8. sırasında yer alan New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in, Güney Afrika ülkesi Zambiya’da üretilen mal ve hizmetlere eşdeğer 17.5 milyar dolarlık serveti bulunuyor. Emlak zengini Donald Bren, 12 milyar dolarıyla Haiti’nin ekonomisi kadar bir güce sahipken, Kumarhaneler Kralı Sheldon Adelson sahip olduğu 9 milyar dolar ile Bahamalar’ın GSYH’sini yakalıyor. Dünyanın en büyük sanal müzayede ortamı eBay’in kurucusu Pierre Omidyar da 5.5 milyar dolarlık serveti ile Somali’nin ekonomisini kontrol edebilecek güçte. Yönetmen George Lucas’ın 3 milyar doları Guyana’nın, David Shaw’un 2.5 milyar doları ise Belize’nin GSYH’si ile paralel gidiyor. Forbes’un listesindeki 400 Amerikalının sahip olduğu servetin toplamı 1.27 trilyon dolar. Listenin birincisinin 50 milyar, sonuncusunun 950 milyon doları var… KRİZ! Buraya dek değindiğimiz “YDD” patentli eşit(siz)lik/ adalet(siz)lik tablosunu giderek ağırlaştıran temel faktör kapitalizmin krizdir. “Küresel krizin önemini kavramayanlar”dan söz eden Osman Ulagay’ın dahi, “Bu kriz de geldi, geçti’ masalı”yla dalga geçtiği verili koordinatlarda küresel krizi sadece finansal varlıkların ve menkul kıymet borsalarının değerleri ve döviz kurlarındaki ayarlamalar olarak gören iktisadi mantık, krizin çalışan kesimler üzerindeki yıkıcı etkilerini göz ardı etmekten başka bir çare üretememektedir. OECD tarafından yayımlanan bir değerlendirme raporu, 2010 yılı sonuna değin OECD’ye üye ülkeler arasında işsiz rakamının 10 milyon kişi daha artacağını tahmin etmekteydi. Böylece küresel krizin başından bu yana işini kaybeden insanların sayısı toplamda 25 milyon kişiyi geçecekti. OECD’nin raporuna göre küresel krizin neden olduğu işsizlik özellikle genç nüfusu vurmaktadır. 15-24 yaş kuşağındaki genç nüfus için 2010 yılı sonunda işsizlik oranı İspanya’da yüzde 40’a; İtalya ve Fransa’da yüzde 25’e; ülkemizde ise yüzde 23’e ulaşacaktır. OECD’nin değerlendirmeleri bir başka tehlikeye daha işaret etmektedir: OECD’ye göre, eğer bir an önce doğrudan istihdam arttırıcı tedbirlere yönelinmez ise, gözlenen işsizlik olgusu giderek yapısal bir özellik kazanacak ve daha yıllar boyu yüzde 10-11 aralığında seyredecektir. OECD, ayrıca Dünya Bankası’nca hazırlanan bir rapora da değinmekte ve küresel kriz nedeniyle dünyamızda her sene 90 milyon yeni insanın yoksulluk sınırının altına sürükleneceğini aktarmaktadır. Küresel kriz reel sektörleri ve özellikle enformel kesim çalışanlarını ve yoksulları doğrudan etkilemektedir. Buna rağmen krizden çıkışı sadece bankaların ve finansal şirketlerin kâr kayıplarının istikrara kavuşması ve hisse senetlerinin fiyatlarının eski düzeylerine yaklaşması olarak değerlendirilmesi ne derece doğrudur? Mümkün müdür? ABD’de ekonomistlerin, “kaç banka batacak” yarışına girdiği; 1000 bankanın iflas etmesi beklenen ABD’de sorunlu finansal kuruluş sayısının 416 olarak açıklandığı durumda elbette değil! Kolay mı? Uluslararası Para Fonu’nun ‘Küresel Finansal İstikrar Raporu’na göre, kriz nedeniyle küresel finansal sistem için toplam zarar 3.4 trilyon dolar olarak tahmin ediliyorken; Resesyonun etkisiyle ABD’de yoksulluk 2008 yılında hızlı bir yükselişle yüzde 13.2’ye ulaşarak, 11 yılın en yüksek seviyesine çıktı. ABD’de resesyon, en fazla orta sınıf ve yoksulları etkilerken, işten çıkarmaların hanehalkı bütçelerini tarumar etmesi yüzünden en zenginler ve en yoksullar arasındaki gelir uçurumu daha da arttı. ABD İstatistik Bürosu’nun verilerine göre, 2008’de, yılda 138 bin dolardan fazla kazanan Amerikalıların oluşturduğu en zengin yüzde 10’luk kesim, yıllık 12 bin dolar gelirle yoksulluk sınırında ya da bu sınırın altında yaşayan Amerikalılardan 11.4 kat daha fazla kazandı. Bütün gruplarda hanehalkı geliri azaldı, ancak geliri en keskin düşenler orta gelirli ve yoksul Amerikalılar oldu. Ortalama gelir 2008 yılında 52 bin 163 dolardan 50 bin 303 dolara gerileyerek, 1997’den bu yana en düşük seviyesine indi. Ve nihayet AB Komisyonu, yaşanan ekonomik krizin 1930’lardaki ekonomik krizden daha hızlı geliştiğini açıklarken; 2009’da, 1929’daki ‘Büyük Depresyon’la ilgili çalışması Financial Times’ın 2009 kitap ödülünü kazanan Liaquat Ahamed’in de vurguladığı gibi, “1929 krizinin de arkasında bir kredi köpüğü vardı.” Bu, kısa dönemde, borsa spekülasyonu, bu spekülasyonu destekleyen aşırı kaldıraçlı mali işl |



