Devrimci Sol’un eleştirisi ve Maoist parti gerçekliği -V-

Mağduriyet ve kahramanlık üzerinden siyaset yapıp kendini var etme durumu Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketinin önemli açmazlarından birisidir. Bu durum komünist hareket içerisinde güçlü bir olgu olmasa da belli ibareleri komünist harekette de görülebilmektedir. Komünist hareket içerisinde zayıf ibareler şeklinde gözlemlenen mağduriyet ve kahramanlık üzerinden siyaset yapma tarzı devrimci hareket içerisinde, özellikle de DHKP-C’de sistemleşmiş bir halde, kendisini bunun üzerinden var etme tutumu belirgin olarak öne çıkmaktadır.
DHKP-C’nin yayın organı Devrimci Sol’da Maoist partiye yönelik yapılan değerledirmelere bundan önceki yazılarımızda verdiğimiz cevapta DHKP-C’nin eleştirilerinin, bir nevi mihenk noktasının Ölüm Oruçları olduğunu söyleyerek bu duruma değineceğimizin notunu düşmüştük.  Beş  bölümlük yazımızın bu son bölümünde geçen sayıda düştüğümüz nottan hareketle Devrimci Sol’un Maoist partiyi değerlendirirken kendince esas veri kabul ettiği Ölüm Oruçları ekseninde DHKP-C’nin yaklaşımını ve Maoist partiyle arasındaki nitel farkı ele almaya çalışacağız.
Konuyla alakalı Devrimci Sol’un “değerlendirmesi”ni aktaralım:
“Kuşku yok ki, bu sağcılaşmanın, bu dejenerasyonun böylesine gelişmesinde ve bir Kongre ortamında kendisini böylesine pervasızca ortaya koymasında, direniş sürecinde izlenen geri politikaların belirleyiciliği yadsınamaz. Bu sonuçlar, direnişi yarıda bırakmanın ve bunun teorisini yapmanın sonuçlarıdır.
Bu sonuçlar, hainlerin alınlarından öpme tavrının sonuçlarıdır. Hatırlanacaktır, 2001 yılında, Alibeyköy’de direniş evinde direnişi sürdüren MKP’lilerin yönetici kadrolarından Aydın Hanbayat tarafından yapılan açıklamada, kendi canlarını kurtarmak icin direnişi bırakanlar alınlarından öpülmüş, ihanetin meşrulaştırılamayacağı belirtilmek üzere kendileriyle görüşüldüğünde de bu tutum savunulmuştu. Hainlerin alnından öpülen yerde, her türlü geri, sağcı, dejenere düşünce kendine hayat alanı bulur.
Bedeller ödemeyip direnişin terk edildiği ve bunun teorileştirildiği yerde, elbette ÖDP’leşmek, EMEP’leşmek kaçınılmazdır. Mesela, 2002’den 2007’ye kadar, MKP’nin hapishaneler ve tecrit konusunda yaptıklarıyla ÖDP’nin, EMEP’in yaptıkları arasında ne kadar fark vardır?” (Devrimci Sol sayı:22 sayfa 11)
Devrimci Sol’dan yaptığımız bu alıntıda da görüldüğü gibi DHKP-C, “kahraman” ve “ihanetçi” ikileminin dışında bir argüman tanımamaktadır. Öyle ya DHKP-C’ye göre ya kahraman ya ihanetçisin. Bunun dışında bir olasılık imkansızdır. Zira dostlarımız  kahraman ve ihanetçi ilan edişleri pek sevmektedirler. Hatta bu nasıl bir ''ilahi tecelliki'', kendileri hep kahraman pozisyonunda, dışındakiler ise ihanetçi. Demek ki küçük burjuva fokocu çizgiyle kutsanınca insan hep kahraman oluyor(!)
Alınlarından öpülenler mi? Onlar asla hain değil, direnişe önemli katkılar  ve emekler vermiş ama belli bir noktadan sonra iradeleriyle mevcut direniş biçimini bırakarak devrimci yaşamlarını sürdüren devrimcilerdir. Gelinen noktadan sonra direnişimizde bizle beraber olmayanlara, geçmiş emeklerinden dolayı teşekkür edip, alınlarından öpmek saygın ve politik olgunluktur. Alınlarından öpülen bu devrimciler mücadelenin çeşitli alanlarında kavga yürütmektedirler. Sorumsuzca sağa-sola ve devrimcilere ''ihanetçi'' damgası vurmak kimsenin hakkı ve haddi olamaz. Devrimci mücadele yürüten devrimcilere ve hatta mücadele yürütmeyen ama halk saflarında ve bu değerlere bağlı kalarak yaşamlarını sürdüren insanlara ''ihanetçi'' demek, paradoks olduğu kadar, ''kuyunun dibinden gök yüzüne bakmayla'' eşdeğerdir.
Sınıf mücadelesinin uzun, çetin ve dolanbaçlı yapısı içerisinde her bir mevzide omuzlanan görevler toplamında çok tabi ki ileri çıkanlar olduğu gibi gerileyenlerde olacaktır. Mücadelenin bu gerçekliğini kavramayanların, ileri çıkanları kahraman, gerileyenleri ihanetçi ilan etmelerini yadırgamıyoruz. Sınıf mücadelesi içerisinde her gerileme basit bir şekilde “ihanetçilikle” damgalanamaz. Ne sınıf mücadelesi karşıt tarafların basit bir öç alma düellosuna dönüştürülecek arenadır, ne de sınıfın partisi-örgütü ilahi güçler üzerine yemin edenlerin toplandığı dergah. Öyle basit savunularla devrimciler ihanetçi ilan edilerek, “biz direndik”, “biz savaştık” tekrarlarıyla bütün olumsuzlukları kendinden muhaf gören çizgi bayrak yapılamaz. Gerileme, ideolojik kırılma başka, ihanet ise başka birşeydir. Bunlar arasında nitelik farkı vardır. İkisi aynılaştırılarak ihanetçilik değerlendirmesi yapmak öyle kolay mı?
Maoistler, sınıf mücadelesi içerisinde kırılmalar, gerilemeler yaşanacağının bilinciyle hareket eder. Her ne sebeple olursa olsun gerileyen yoldaşları yeniden ele alma, gerilemenin, kırılmanın sebeplerini anlama, yoldaşların zayıflıkları üzerinde yoğunlaşarak yeniden devrimin bütün mevzilerinde savaşma-savaştırma çizgisini temsil ederler. DHKP-C’nin anlamadığı işte burasıdır. Aydın Hanbayat yoldaş örneğide bu maoist çizginin temsiliyeti, icrasından başka birşey değildir. Zira bu kırılan, gerileyen yoldaşları yeniden ele almanın bir gereği ve Hanbayat yoldaşın da somutta uyguladığı komünist yaklaşımın tabii bir sonucudur.
Devrimci yapılar arasında ilişkilerde ve ideolojik mücadelede en zor olan şey karşımızdakini deyim yerindeyse anlayamama sorununun olmasıdır. DHKP-C akortsuz saz misali ısrarla bozuk ses çıkartarak ‘benden çıkan sesi kabul edeceksin’ demektedir.
DHKP-C, Maoist partiyi eleştirirken kendince gördüğü bütün olumsuzlukların nedenini “direnişi yarıda bırakmanın sonuçlarıdır” diyerek, Maoist partinin ölüm oruçları değerlendirmesi ve direnişin ölüm orucu boyutuyla sonlandırılmasını söylemektedir. Bu yapılmış bir tartışmadır, ancak bir kez daha hatırlatmada fayda var. Maoist parti bu süreci değerlendirmiş, kazanım ve kayıplarını ortaya koymuş ve bunu kamuoyuyla paylaşmıştır. Dolayısıyla bu direnişi yarıda bırakmak değil aksine somut koşulların somut tahlilinden hareketle doğru bir karardır. Kaldı ki DHKP-C’nin mantığıyla yola çıkarak kastedilen “son”un neresi olduğunu dostlarımıza soralım. Biz direnişi yarıda bırakmamak ve sonuna kadar sürdürmekten kastedilen şeyin pratik, fiili olarak da ilan edilen taleplerin karşılanmasını ve kazanım olarak elde edilmesini anlamaktayız. Peki direnişi sonuna kadar sürdürdüğünü idda eden DHKP-C, somut kazanım elde ederek direnişin taleplerinin kabul edidiğini söyleyebilir mi? Ortada bir genelge vardır ancak mevcut genelge birkaç farklılığın dışında (o da direnişin esas taleplerini hiç bir boyutuyla karşılayan bir yerde değildir) öncekiyle aynıdır. DHKP-C bunu kazanım olarak ilan edip direnişi sonuna kadar sürdürdüğünü zannetmektedir. Maoist partiyi “direnişi yarıda bırakmakla” itham eden DHKP-C hangi sona kadar direnişi sürdürmüştür. Semtlerde “Zafer” kutlamaları yapan DHKP-C tutarlı olmalı ve kendi oportünist tavrını dışındakilere saldırarak kurtarma tutarsızlığından vazgeçmelidir. Maoist partinin ilgili değerlendirmesi ve tavrı her haliyle DHKP-C’den tutarlı ve doğrudur. En azından küçük burjuva siyasetin tutarsızlığı ve kıvraklığı yoktur. Ortada bir değerlendirme ve net bir karar vardır. Bu kararı doğru bulup bulmama katılıp katılmama başka şeydir.
DHKP-C’nin kendi yarattığı dünyasında önüne geleni “hain” ve “kahraman” ilan etmesini temel bir siyaset yapış tarzı olduğunu söylemiştik.
DHKP-C yukaridaki alıntı yaptığımız “değerlendirme”den sonra kendisini tek “direnen” ve “savaşan” olarak gören şu ifadelere yer vermektedir:
“Sol dağılırken, çürürken, savrulurken, biz yerimizdeyiz. Devrim yürüyüşünü sürdürüyoruz! Emperyalizmi kovacak, faşizmi yıkacağız diyoruz. Devrimci Halk İktidarını kuracak, sosyalizmi inşa edeceğiz diyoruz. Bu inanç, bu hedef belirliyor attığımız her adımı. Bu hedefi, en koyu karanlıklarda, en katı kuşatmalarda bile gözümüzün önünden uzaklaştırmıyoruz. Dünya savaşlarının bile dört yıl sürdüğü bir dünyada, biz tam yedi sene direndik; yedi sene boyunca dişe diş bir mevzi savaşı sürdürdük. 1230 gün, yani 3,5 yıl, yani neredeyse dünya savaşlarının süresine eşit bir süre, Abdi İpekci Parkı’nda bir oturma eylemini sürdürebildik.” (Devrimci Sol sayı:22 sayfa 14-15)
Devamında “direniş ve savaşı büyütmeye çağırıyoruz” diyen DHKP-C’nin yayın organında şunlar söylenmektedir:
“Çözüm, legal partilerde değil, silahlı mücadeleyi yükseltmektedir.
Çözüm, otel salonlarında açıklanan legal partiler aracılığıyla “kitleselleşmeye” çalışmak değil, gecekondulardaki yoksul halkı örgütlemektir.” (Devrimci Sol sayı:22 sayfa 15)
“Türkiye Solu” adı altında reformist partilerden devrimci ve komünist harekete kadar bütün kesimleri çorba yaparak birlikte ele alan DHKP-C, kendisi dışındakileri istisnasız ihanetçi-tasfiyeci-direnmeyen göstererek kendisini tek direnen ve kahramanlık abidesi olarak ilan etmektedir. DHKP-C ile kimin daha fazla kahraman olduğuna ilişkin bir tartışma yürütmeyi geri ve gereksiz görmekteyiz. Zira biz gerçek kahramanların kitlelerin kendisi olduğuna inanmaktayız. Çok açık ki dostlarımız “eleştiri” adı altında önüne geleni bir şeylerle itham eden bu apolitik tutumlarını büyük bir marifet sayarak ‘yıkılmadık ayaktayız’ misali jargonlarıyla direnenin ve savaşanın tek kendileri olduğuna inanmaktadırlar. Zira gerçek hiçte böyle değildir. DHKP-C, teorik-deolojik sahada sınıf mücadelesinin ve Türkiye-kuzey Kürdistan devriminin hangi sorununu tartışıp ortaya ön açıcı bir şey koymuştur. Yine önüne geleni “çürüyen”, “tasfiyeci” ilan ederek çözümün silahlı mücadeleyi yükseltmek olduğunu söylemektedir ancak bu sahada da ön açıcı devrimci hareketin ilerisinde bir pratiği yoktur. DHKP-C’de devrimci hareketin bir çok bileşeni gibi esas faaliyeti legal alan faaliyeti ve kurumları üzerinden  sürdürmektedir. Onun için bu konudaki değerlendirmeleri tamamen öznelcidir.
DHKP-C, “Sol dağılırken, cürürken, savrulurken, biz yerimizdeyiz” demektedir. Evet bizce de DHKP-C yerindedir. Zira bu yerin neresi olduğuna ilişkin bir hatırlatma yapmak sanırız doğru olacaktır.
DHKP-C; bulunduğu yeri açık ve net tarif etmemektedir, dolayısıyla burası açıklanmaya muhtaçtır. Anlaşıldığı kadarıyla dostlarımızın bulunduğu yer hakkında; ''Emperyalizmi yeneceğiz, halk iktidarı ve sosyalizm'i kuracağız diyoruz'' demektedir. Ama bu yeterince somut değil ya da ikna ve tatmin edici değildir. Çünkü, söylemden başka diyebileceği fazla bir şey yoktur. (Bu devrimci tavır ve iradeyi hiç görmek değildir; ama kıyaslama yaparken kendilerine biçtikleri üstün pozisyonu açıklamaya yetmemekte, bu iddialarına karşılık gelmemektedir.) Devrimci yerde durulduğunu samimiyet ve memnuniyetle karşılamaktayız. Ama bulundukları bu yerin diğer devrimci ve komünist hareketlere karşı bir üstün yer veya ileri yer olduğu yönündeki övüntüler tamamen yersizdir.
DHKP-C; “emperyalizmi yıkacağız, faşizmi yeneceğiz, sosyalizmi kuracağız” vb demektedir; bu iyi ama bunu yalnız DHKP-C demiyor ki, reformistler bile bunu söylemektedirler. Demek ki, demiş olmak yapmış olmak anlamına gelmiyor; demiş olmak somut bir gerçeği ifade etmiyor; demiş olmak ayrı ama bilimsel olarak tutarlı bir zeminde söylemek ayrı; demiş olmak söz-eylem birliği anlamına gelmiyor; denen her zaman somut gerçeği karşılamıyor ve pratikte çok da değer taşımıyor. Evet, DHKP-C kendisiyle diğer Komünist ve devrimci hareketi kıyaslayıp, kendisini ''yerimizdeyiz'' diyerek fevkalade olumlarken ve dışındaki herkesi esamesi okunmaz sülüetler sayarken, somut bir ayrım çizgisi ortaya koyamıyor, ideolojik-politik-örgütsel nüansları somut tartışmıyor ve yalnızca, ''biz yerimizdeyiz'' diyerek, ''emperyalizmi yıkacağız'' vb demenin ötesine geçemiyor. İyi ama devrimci ve Komünist hareketin hepsi bunu diyor ve hatta DHKP-C’nin bu sözlerinizden daha ilerisini, yani Komünizm hedefini ifade ediyorlar. O halde nedir DHKP-C’yi üstün veya ileri kılan. Söz ve söyleme bakılırsa, ilerde değil, bilakis geride olduğu ortadadır. Dostlarımızın eylemleriyle, ''çürüyenler, dağılanlar, savrulanlar''ın en azından bir bölümü DHKP-C’nin durduğu yerden daha ileri durumdadır. Hatta mücadele pratiğinde, savaş örgütünde vb daha ileri mevzilerdeler, ya da dostlarımızın bulunmadığı sıcak mevzilerde bulunmaktadırlar. Gerçeklik bu iken DHKP-C hangi gerekçelerle herkesi çürümüş, savrulmuş, dağılmış ilan etmektedir? Hangi gerekçe ve temele dayanarak bulundukları yerin daha ileri olduğunu öne sürmektedir?
DHKP-C; haklı olarak silahlı mücadeleye vurgu yapmaktadır. Ancak çelişkiye bak ki kendisinin olmadığı silahlı mücadeleyi pratik olarak sürdüren Maoist partiyi “direnmeyen-savaşmayan” ilan etmekte kendi sözlü beyanını Maoistlerin somut silahlı mücadele pratiklerinden daha ileri görmektedir(!)
Bir soru sorarak sözlerimizi noktalayalım: Kemalizm yaklaşımınızla proleter devrimci nitelik açısından neredesiniz? ''Vatan'' argümanıyla proleter hareketin veya bilimsel sosyalizm teorisinin neresindesiniz? Kemalizm hakkındaki yanılgı damarının beslediği Kürt ulusal hareketine yaklaşım ve ulusal sorun açısından neredesiniz? Yerinizi hem pratik ve hem de ideolojik-teorik bakımdan açıklamanızı istemek, eleştirilerinizin özünü açığa çıkarmak için gereklidir. Söz sizde!

 
Share