Devrimci Sol’un eleştirisi ve Maoist parti gerçekliği -IV-

Devrimci Sol, Maoist partiye yönelik “sivil toplumculuktan ayakta kalmaya çalışıyor”a kadar uzanan eleştirilerini nihayetinde kendince bir yere bağlamaktadır. Ve bu bağladığı yer tahmin edileceği üzere ölüm oruçları sürecidir. İleride bu konuya değineceğiz. Ancak bu konuya geçmeden önce DHKP-C’nin ‘Direnmeyen Çürür’ diyerek kendi dışındakileri direnmemekle, tasfiyecilikle suçluyor, öznelciliğin batağından sesleniyor. O halde dillerden düşürülmeyen, adeta sihirli kavram durumundaki tasfiyeciliğin ve onu yaratan zeminin ne olduğunu ya da kimin tasfiyeci olup olmadığını, hangi politika ve pratiklerin tasfiyeciliğin göstergeleri olduğunu, özetle de olsa tartışmaya açmak faydalı olacaktır.

Burada şu hatırlatmayı yaparak devam edelim. Tasfiyecilik konusundaki değerlendirmemiz esas olarak Devrimci Sol’un eleştirisi üzerinden dolayısıyla DHKP-C ile sınırlı kalacaktır. Genel bir devrimci hareket değerlendirmesi ya da DHKP-C değerlendirmesi yapmayacağız.

Çok kullanılmaktan kaçınılmayan ancak ne varki kendini bunun dışında tutarak yapılan tasfiyecilik değerlendirmeleri kavramın içeriğini de zayıflatmaktadır. Tartışmalar ya da tespitler biçime takılmakta, özün dışında görüngülerle yetinilmekte ve içerikten kopuk bir tartışma seyri açığa çıkarılmaktadır. Devrimci Sol’un tasfiyecilik eleştirisi de aynı biçimsel yöne takılan bir eleştiridir.

Genel olarak tasfiyeci bir sürecin yaşandığı şu veya bu düzlemde herkesin kabul ettiği bir durumdur. Bunu tesbit etmek için kahin olmak gerekmemektedir. Tasfiyeciliğin devrimci hareket içerisine nüfuz ettiğini söylemek de abartılı bir tespit değildir. Ancak bu her harekette ve her dönemde ayrı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz ideolojik saldırı altında görece bir zayıflamanın olduğu Maoist parti’ye de etkileri olmaktadır. Toplumsal olgulardan hiç etkilenmediğini iddia etmek gerçeklikle bağdaşmayan bir belirlemedir. DHKP-C de bu saldırılardan nasibini almıştır, almaktadır. Ve bu saldırı furyası onu bir yönelimin içerisine de sokmuştur. Ki süreçten en çok etkilenenlerden biri de DHKP-C’dir.

Devrimci Sol, tasfiyeciliği her koşulda kendi dışında tanımlayarak, kendi dışındaki herkesi, ideolojik, siyasi arka plan ile ilgi dahi kurmadan, keskin bir dille tasfiyecilikle suçluyor ve somut gerçeklikten uzak bir şema çiziyor. Ancak yakın tarihi bilgilerimize baktığımızda benzer şekilde, en keskin biçimde kendi dışındakileri tasfiyecilikle, sistem içileşmekle suçlayanların, herkesten önce o limana demir attıklarını görüyoruz. Demek ki salt söz ile yada kaba bir ‘direnme’ belirlemesiyle süreci, sınıfsal zemini kavramadan, kendi sınıfsal gerçekliğini görmeden tasfiyeci olmamak, garanti altına alınamıyor. Söylemlerin toplumsal gelişimde bir karşılık bulmuyorsa ya da söylemler durduğu yerde kendini tüketiyor ve toplumsal bir içerik kazanmıyorsa, bu tasfiyeciliğin bir zeminine işaret eder. Tek parça ya da bir biçimde değil türevsel olarak farklı ibare ve politikalarla ortaya çıkar. Dolayısıyla tasfiyecilik salt direnmekle aşılacak bir olgu değildir. Kuşkusuz direnmek devrimci mücadelenin savunma pozisyonunu ifade eder ve önemli bir olgudur. Ancak tek başına kurtuluşu ifade etmez. Sürekli bir savunma durumunu açığa çıkaran hiç bir olgu da tasfiyeyi durdurmaz ve fakat derinleşmesine hizmet eden bir tutum haline dönüşür. Kaldı ki doğru politik eksende bir direnme de kendini mevcut olasılıkların dışına çıkarmaz. Dünya devrim tarihi silahlı reformizmin örnekleriyle doludur. Her direnen ve savaşanı devrimci ilan etmek ve bunu mutlak doğru derekesinde ele almak felsefi idealizmin yansıması, tasfiyenin içselleşmesidir. Çürüme dediğimiz olgu tam da bu doğru-yanlış ayrımının karmaşasında ortaya çıkar. DHKP-C kendini doğrular abidesi olarak gördüğü için kendi pratiğini tartışmaktan itinayla kaçıyor.

Çürümeyi ise kendi varlık gerekçesinden uzaklaşma şeklinde ifade etmek daha doğru bir belirleme olacaktır. Bir hareket varlık gerekçesini salt bir direnmeyle açıklayamaz. “Direnme” meselesini Devrimci Sol’un, tek ideal, her derde deva tek reçete haline getirmesi ölümü kutsamasının ve iktidar hedefini günün pratiklerine feda etmesinin doğal bir sonucudur. Bu söylem devrimci savaş ve iktidar perspektifinden uzaklaşmaya gider ve esas tasfiyede bu noktada gerçekleşir. Devrimci Sol, savunduklarıyla tasfiyeyi meşru kılan bir pozisyonda durmaktadır. Bulunduğu yerden ortaya koyduğu tespit, Maoist parti ile değil, tamda kendi pratiği ile örtüşmektedir.

Reçeteyle belirlenmiş doğrular yoktur. Her doğru kendi somut pratiği içerisinde ortaya çıkar ve tarihsel süreçle örtüşür. Ve politikada yansımasını bulur. Toplumsal pratik içerisinde kanıtlanır ve yaşamsallaşır. Devrimci Sol dergisi, reçeteyle “doğrular” icat edip bu “doğru”lara da sıkı sıkıya sarılarak karanlıkta el yordamıyla yürüyor.

Kendi yaptığı yanlışları görmeyen, kendisi dışındaki herkesi küçümseyen, dost ve düşman ayrımını bulanıklaştıran, nereye ne zaman nasıl vuracağını bilmeyen, iktidar perspektifinden yoksun, pragmatist bir örgütlenmenin doğru yanlış ayrımında ki tutumu, elbetteki bu hattın ideoljik dokusundan beslenmektedir. Kemalizmle bağları tam olarak kopmamış, sistem içi bir mücadele hattına hizmet eden bu çizgi (ki sivil toplumculuğun yansımasıdır), sol söylemler altında pasifist bir hatta sürüklenmektedir. Yaslandığı ana sınıf katmanı ise küçük burjuvadır. Ondandır ki kendi yanılgılarını kabullenememekte ve sınıf kimliğinden vazgeçmemektedir.

Sınıf mücadelesinin doğası yengi ve yenilgilerin üzerinde kuruludur. MLM bilimi ışığında sebatla ilerlemeyen, somut şartları tahlil edip doğru politikaları belirlemeyenlerin yaşam şansı da yoktur. Doğallığında bizler çürüme ve yok olmayı MLM bilimi ve onun pratikteki uygulanışına göre ele almaktayız. Bunun ötesindeki her türlü belirleme sakat ve yanlıştır.

DHKP-C saatini ölüm oruçlarına ayarlayarak mücadelenin bütün döngüsünü bu kulvarda ele almakta ve kendi yanlış pratiğini benimsemeyenleri de tasfiyeci, ihanetçi ilan etmekte ve bu ayarın asla bozulmasını istememektedir. Neredeyse ölüm oruçları döneminden önce bütün herkesi devrimci ilan edip, ölüm oruçlarındaki tavırlarına göre ise ihanetçi, tasfiyeci, hain, dönek vb olarak itham etmeye gidecektir ki yaptığı da bundan pek farklı değildir.

Devrimci Sol’un mantığından hareket edersek bugün nasıl olduğuna, hangi amaca hizmet ettiğine bakmaksızın en çok ‘direnenin’ en devrimci olarak ilan edilmesi gerekmektedir. Yine aynı mantıkla hareket edip bir belirlemeye gidersek, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki en devrimci örgütlenme PKK’dir. Çünkü Devrimci Sol’un mantığına göre bakacak olursak son otuz yıldır bu topraklarda nicel olarak en çok direnen, savaşan, bedel ödeyen Kürt ulusal hareketidir. Bir tablo şeklinde sıralama yapıp PKK’den sonra en çok ben direndim, sen şu kadar, o bu kadar direndi vb küçük burjuvaziye has, realiteden uzak tartışmalara saplanıp kalırız.

Evet emperyalist kapitalist sistem yerli uşakları aracılığıyla da dünya genelinde tam bir tasfiyecilik rüzgarı estiriyor. Ve oldukça sert esen bu tasfiye rüzgarından en çok etkilenenler listesine, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketini eklemek mübalağa olmayacaktır. Yaşanan bu süreçten başı dik çıkabilmek ve devrimci görevleri omuzlamak sadece ve sadece DHKP-C’li dostlarımızın sandığı gibi “direnmekle” olmaz. Devrimci rotada her türlü fırtınaya ve gemiyi terk edenlere rağmen sebatla ilerlemek bizleri devrim limanına yaklaştıracak yoldur. Bu saldırılar esasta dıştan, düşmandan gelen saldırılardır ve doğru yerden karşılandığında aşılması mümkün olan bir durumdur. Fakat birde içten gelen, kendi ideolojisi-programı-strateji ve taktikleri sonucu en başından yaşanan bir tasfiye rüzgarı vardır ki işte DHKP-C’nin de içinde olduğu ve bu haliyle kurtulma şansı bulunmayan bir tasfiye ile karşı karşıyayız. İdeolojik olarak Marksizm’den etkilenmiş bu küçük burjuva dostlarımızın iktidar olma algı ve yürüyüşleri de, bunun yansıması olan politikaları ve birçok olgu ve olaya yaklaşımları da tam da tasfiyeciliğin kendisini ifade etmektedir. Bundan kurtulmanın ise tek bir yolu vardır, oda; MLM bilimine sıkı sıkıya sarılmak ve bu rotada yol almaktır. Fakat DHKP-C’li dostlarımızın bunu başaracak ne sınıfsal dokuları ne de istekleri vardır.

Bir hareketin tasfiyeci olup olmadığını ölüm oruçları ya da başka bir eylem belirlemez (mutlaka etkisi olacaktır), tasfiyeci olup olmadığını yukarıda da belirttiğimiz gibi, ideolojisi-programı ve pratik hattı belirleyicidir. Aksi taktirde hizmet ettiği amaca bakmadan emperyalizme karşı direnen herkesi devrimci ilan etmek gerekmektedir. DHKP-C bu tür pratikleri devrimci ilan ederek kendi tasfiyeci ve sistem içi uzlaşmacı hattını gizlemeye çalışıyor. Soldan yapılan açıklamalarla devrimci pratiğin örülmediğini görmek için kahin olmaya gerek olmadığı ortadır. Tasfiye sadece sağ söylem ve pratiklerle ortaya çıkmaz, sol söylem ve pratiklerde esası itibariyle tasfiyeciliğin diğer yönüdür. Sözde sol özünde ise sağ liberal söylem ve pratik, işte Devrimci Sol’un çark ettiği yer. Ben tasfiye olmam söylemi kimseyi tasfiyeden kurtarmıyor. Dolyısıyla DHKP-C çizgisinin gideceği yerde sistem içi bir kulvar olacaktır. Hem ideolojik hattı hem de sınıfsal dokusu bu durumu beslemektedir. Bu arada bir şeyin daha altını çizecek olursak Devrimci Sol dergisinin bahsettiği sivil toplumculuk olgusu da tam da bu pratiğe denk düşmektedir.

 
Share