Devrimci Sol’un eleştirisi ve Maoist parti gerçekliği -III-

Öncelikli olarak devrimci ve komünist hareketin kendi arasındaki ilişki ve birbirine yaklaşımı eleştiri, öneri vb bununla birlikte, dünya ve ülke devriminin sorunları ekseninde sürdürülen-sürdürülmesi gereken, ideolojik mücadelenin hem oldukça yetersiz hem de olanın da geri bir kavrayışla ele alındığı tesbitinin yapılması gerekir. Kuşkusuz ideolojik mücadele bunun kavranışı noktasında toptancı bir anlayışla ‘bütün hareketler aynıdır’ şeklinde bir anlayışa sahip değildir. Ancak kendimizi de dahil ederek söyleyelim ki, bu konuda toplamın kavrayışı ve pratik durumu halen ileri, olması gereken bir düzeyde değildir. Son yıllardaki tartışma başlıklarına ve bu tartışmaların ele alınış tarzına, dile vb. baktığımızda bilimsel analizden uzak karşısındakini mahkum etme refleksinin öne çıktığı, bizce kabül edilmek durumundadır. Bu konuda hem kavrayış hem de pratik ele alış itibariyle küçük burjuva çizgileriyle devrimci hareketin toplamı terazinin kefesini nitel bir farkla yukarı kaldırmakla birlikte, bu toplamın açık ara bayrak koşucusu da tartışmasız DHKP-C’dir. Ve görünen odur ki, ideolojik mücadeleye kusurlu yaklaşımını sistemleşmiş bir çizgi olarak ele alan bu dostlarımız, açık ara önde oluşunu sürekli kendini motive etme dinamiği olarak ele almakta ve hızına hız katmaktadır. Hem hızıyla hem de kendinden fazlasıyla memnun olan bu tarzıyla DHKP-C, doğallığında objektif durum tesbiti yapma ve bilimsel değerlendirme zemininin dışında konulara yaklaşmaktadır. Sadece yanlış yaklaşmakla kalmayıp üstelik Marksist literatürden de nasiplenmemiş ‘istediğimi söylerim’i esas jargon haline getirerek ‘kendimden başkasını tanımam’ tavrını en güçlü dinamiği olarak görmektedir, demektedir. Peki gerçek böyle midir? Bizce değildir. Dostlarımız söylediği her sözün ve her pratiğin şaşmaz doğruluğuna inanma tutumuyla fena halde yanılmaktadırlar.

Mücadelenin insan merkezli olduğunu söylemeyi, demokrasi, adelet anlayışını tartışmayı dostlarımız burjuva etkilenmeler olarak görmekteler. Dostlarımızın kaybettikleri yerlerden birinin de bu olduğunu söyleyelim. Peki kendilerinin iftar yemeklerinden mevlüt okutmalarına ve cenaze namazlarına vb uzanan, bilinen anlayış ve pratiklerini nasıl izah etmeli?! Yoksa ‘DHKP-C yapmışsa doğrudur’ mu dememiz bekleniyor. Bu gericilik ve idealizm ağacının Marksizm cilasıyla parlatılmaya çalışılması değil de nedir?

Bir kongre ortamında delegelerin fikirlerini söylemesinden hareketle Maoist partiyi “burjuva etkilenme”, “sivil toplumcu”lukla eleştirme rahatlığını kendisinde gören DHKP-C, yoksa kendi durumunu “halkımızın gelenekleri, ailenin isteği” olarak mı açıklıyor. Buna katıksız oportünizm derler.

Söz konusu olan başkasını eleştirmek olduğunda Marksizm’i, sınıfsallığı devrimci savaşı, bayrak yapan dostlarımız, Marksizm’de dinin yerini bilmiyor olamazlar. Ya da sınıf mücadelesinde mevlüt okutmak, iftar yemeği örgütlemek, cenaze namazı kıldırmak (Dursun Karataş’ın cenaze örneğinde olduğu gibi) bir “kutsal” göreve yer olup olmadığını...

Devrimci politika, devrimci eleştiri tutarlılık ister. Bizden ‘DHKP-C yapmışsa doğrudur’ dememiz beklenemez. Hayır DHKP-C yanlıştır. Marksizm’i kavrayışı, etkilenme düzeyiyle sınırlıdır.  Sınıf mücadelesi ve bunun görevlerine yaklaşım, ele alış eklektiktir, pratik hattı ise son derece kusurludur. DHKP-C’nin bedel ödeyen bir örgüt olma gerçekliği bizim onun genel çizgisindeki kusuru ve bu kusurun, kah kitlelerin geri yanlarıyla uzlaşan sağcı, kah kitlelere şiddet uygulayacak kadar sekter olan tutumunu yok saymamızı görmemezlikten gelmemizi gerektirmez. DHKP-C başkasını eleştirmeden önce kendi gerçekliğini görmeli, Marksizm’in terazisine ilk önce kendisini vurmalı ve ağzına geleni eleştiri adı altında, kendince yaratmaya çalıştığı pazara sürmemelidir.

DHKP-C’nin yayın organı Devrimci Sol, Maoist partinin kongre sonuçlarına atıfta bulunarak şunları söylemektedir:

“Buradaki söylemler, doğru bir bakış açısını yansıtmıyor. “‹nsanı merkezde tutan” gibi kavramlar, burjuvazinin öne çıkardığı kavramlardır. Evet, komünistler, tüm insanlığın kurtuluşu için çalışırlar. Tüm insanlığın çıkarlarını da bizden daha fazla kimse savunamaz. Ama bugünkü ideolojik mücadele içinde, vurgulanması gereken “insan” ve ona bağlı bir “hümanizm” değil sınıfsallıktır. Adalette de ölçü sınıfsallık olmalıdır.” (Devrimci Sol-Sayı: 22 sf: 10)

Devrimci Sol, Maoist partinin kongre sonuçlarındaki adalet anlayışı tartışmalarında ‘insanı merkeze almalıyız’ vurgusundan hareketle yukarıdaki değerlendirmeyi yapmaktadır. Devamında ise şunları söylemektedir:

“Bütün bunlar alt alta değerlendirildiğinde kuşku yok ki, ihtiyatla karşılamamız gereken bir kongre karşısında olduğumuz açıktır. Savrulmalar, burjuva, küçük burjuva düşüncelerden etkilenmeler açıktır.”

“‹nsanı merkeze koymak”, “devrimci adalet anlayışını tartışmak ve zayıf yanları varsa bunu güçlendirmek” Devrimci Sol’a göre burjuva etkilenmeler oluyor. Öyle ya önüne ‘Devrimci’ tabelası astığımız dükkanda istediğimizi satarız! Devrimcilik, devrimci adalet nasıl olsa bize tanrı vergisi, bunları tartışmak hele hele eleştirmek kimin haddine. Evet Devrimci Sol’un bu konulara ilişkin kavrayışı bu sınırlılık içerisindedir. Kavrayış bu olunca pratik uygulamaları daha vahim ve hatta yer yer burjuvazinin uygulamalarından daha geri olmaktadır. Maoistler, “keskin devrimcilik” adına, fuhuş yaptığı gerekçesiyle saçları kesilen ve ardından kapı kapı dolaştırılarak teşhir edilen kadınlar örneğini, yine böylesi ilişkiler ağı içerisinde yer aldığı iddiasıyla mahallelerde linç edilerek öldürülenler örneklerini ‘yaşasın devrimci adalet anlayışımız’ diyerek bayrak yapamazlar.

Doğrudur, sınıf mücadelesinin, devrimci savaşın doğasında burjuva hümanizmine yer yoktur. Zira bu gerçeğin altını çizerken başka bir olgu olan sınıf mücadelesi içerisindeki insan faktörünün bilinçli dinamik rolü ötelenerek kaba Marksizm savunusuna düşülemez. Nihai hedef olan komünizm bunun geçiş aşamaları olan demokratik halk devrimi ve sosyalizm de insan merkezlidir. Bütün bu süreçlerin yine insan faktörü üzerinden, dolayısıyla kan ve can pahasına gerçekliğe dönüşecek olması, zaten tartışmasız bir ön kabul ve sınıflar arası mücadelenin uzlaşmaz çelişkilerden müteşekkil olan yapısı içerisindedirler. En yalın ifadeyle yaşamı savunuyoruz. Ama yaşamı savunurken bunun bizim isteğimiz dışında ölümler üzerinden sağlanabileceğinin bilincindeyiz. Burada yaşam ve ölüm bir birinden yalıtık iki ayrı şeyi değil, aynı olgunun iki ayrı yanı durumundaki zıtların birliğini oluştururlar. Yaşam mı-ölüm mü? sorusu veya çelişkisi ölüm kutsanarak çözülemez. Burada merkezde olan yaşamdır.

Ölüm mü-yaşam mı?, araç mı-amaç mı?, madde mi-insan mı? Gibi temeli teşkil eden konularda kafası karışık olanlar, ölümü kutsayarak ölümle yaşamın diyalektik birliğini iki ayrı vaka olarak ele alarak ‘yaşamı savunmayı’ burjuva safsata ilan ederler.

Yine araç mı amaç mı sorusuna her ne kadar ‘amaç belirleyicidir-esastır’ şeklinde cevap verseler de aslında pratikleri bunun tam tersi yöndedir. Devrimci Sol’un da bugün “sınıfsallık” adına hem yaptığı savunu hem de pratiği amacı araçlaştıran ve aracı amaçlaştıran bir gerçekliğe işaret etmektedir.

Mao yoldaş, “proleter dünya görüşü hem subjektif idealizme, hem de mekanik materyalizme karşıdır” diyerek, ‘insanla maddenin bir birlik halinde olduğunu ve burada insanın baş rolü oynadığını’ söylemektedir.

Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketi ve özellikle DHKP-C yarım asra yakın bir mücadele pratiğinden sonra, bütün bu konularda daha ileri bir çizgiyi temsil etmek durumundadır. Marksizm adına Marksizm’in canına okuyan ve yer yer de burjuvaziden daha geri yaklaşımlar, slogancılık gösterileriyle bayrak yapılmamalıdır. Eleştiri, ideolojik mücadele Marksist literatüre bağlı kalınarak yürütülmelidir; hakaret, itham, karalama, saldırı vs. gibi kavramlarla bulamaç yapılmış söylemlerle ancak tabanın geri duygularına seslenilebilinir. Biz, devrimci hareketin buna ihtiyacının olmadığına inanmaktayız.

 
Share