Devrimci Sol’un eleştirisi ve Maoist parti gerçekliği - 2

Sınıf Tavrı
Devrimci Demokrasi - Sayı 184

İsmail Uçar

Bir önceki sayımızda Devrimci Sol’un eleştirilerinden hareketle tartışmamızı sürdüreceğimizi belirtmiştik.

Dostlarımızın Maoist partiyi değerlendirmelerine veri olarak ele aldıkları diğer konu başlıklarına geçmeden önce başlığa çıkarttıkları “Bir ayağıyla halk savaşına, bir ayağıyla sivil toplumculuğa basarak ayakta kalmaya çalışan MKP” ifadelerine kısaca değinmek faydalı olacaktır.

Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci ve komünist hareketinin tarihsel serüveni ve sınıf mücadelesi içerisindeki durumundan yola çıkarak bu hareketleri ikiye ayırmak yanlış olmayacaktır. Bunlardan birincisi ana akımlar, diğeri ise ara akımlardır. Ana akımlar kategorisinde yer alan hareketlerden belli başlıları MKP’nin de içerisinde yer aldığı komünist hareket ve devrimci hareketten biri ise DHKP-C’dir. Dönemsel gelişmeler geçici gerilemeler güç kayıpları vs ya da yine dönemsel olarak ara akımların “güçlenip” öne çıkması bu gerçeği değiştirmez. Dolayısıyla bu ana akımı oluşturan hareketler ne kadar örgütsel olarak daralıp güç kaybederse etsinler bir ‘varlık-yokluk’, ‘ayakta kalıp-kalmama’ sorunu esasta yaşamazlar. Çünkü bu hareketlerin geniş bir kitle desteği, güçlü bir sosyal tabanı mevcuttur. Kuşkusuz bu bir ‘tanrı vergisi’ değildir. Aksine Kaypakkaya ve Çayanlar şahsında bu hareketlerin reformist-revizyonist pasifist düzen içi gelenekle hesaplaşmaları ve devrim denilen büyük altüst oluşun ancak ZOR- şiddete dayalı bir mücadeleyle gerçekliğe dönüşebileceğine işaret edip bu devrimci savaşın sadece teorisyenliğini değil aynı zamanda da pratik öncülüğünü yapmış olmaları, devamcılarının ise aynı doğrultuda ısrar etmeleri bu hareketleri sınıf mücadelesi içerisinde ‘köşe taşı’ durumuna getirmiştir. Bu anlamıyla bizce sadece MKP değil DHKP-C’de bu nesnel durumdan kaynaklı ‘varlık yokluk’ veya ‘ayakta kalıp kalmama’ sorunu yaşayan hareketler kapsamında esasta değerlendirilemezler. Hele hele keyfi belirlemelerle hiç değerlendirilemezler. Somut gerçekte bir karşılığı olmadan böylesi bir tez ileri sürmek gerçeğe gözlerimizi kapatmak olur.

Yine, “bu haketlerin bu durumu ilelebet sürer mi?” diye bir soruya verilecek yanıtta hiç kuşku yok ki hayır olacaktır. Fakat burada da kriter yine dönemsel ilerleme-gerilemeler hatta sınıf mücadelesinin dolayısıyla devrimin kimi sorunları karşısında ideolojik kırılmalar yaşayıp yaşamadığı değil genel siyasal çizgilerinin revizyona uğrayıp uğramadığı ve bunun karşılığında da devrimci savaşta ısrar edip etmemeleri belirleyici olacaktır.

Bu genel değerlendirmeden sonra Maoist partinin durumuna dönecek olursak;

Özellikle ölümsüz 17’lerin ardından gerek düşmanın psikolojik savaşın bir parçası olarak propagandasını yaptığı “bittiler- bir operasyonla biten örgüt” vb, gerekse alınan darbenin-kaybın ağırlığı-önemi devrimci hareket açısından da kaygıyla karşılanmış ve deyim yerindeyse ‘yeniden toparlanıp toparlanamayacağı’ noktasında iç tartışmalara konu edilmişti. Devrimci Sol’un ise “ayakta kalmaya çalışıyor” değerlendirmesine vesile olan bu konuya ilişkin Maoist parti hemen 17’lerin akabinde yaptığı açıklamalarla alınan darbenin önem ve ciddiyetini bildiğini ancak Maoist partinin bir “varlık yokluk” veya “ayakta kalıp-kalmama” sorununun olmadığını ifade etmişti. Maoist partinin varlık yokluk tartışması yapmadığını dolayısıyla “ayakta kalıp-kalmama” gibi bir gündemlerinin olmadığının altı çizilerek sorunun iktidar sorunu olduğuna vurgu yapılmıştı. Ki aradan geçen zaman da bu değerlendirmeleri boşa çıkartmamış aksine doğrulamıştır.

Şimdi Devrimci Sol’un “ayakta kalmaya çalışıyor” değerlendirmelerinden hareketle bir kez daha ifade etmek gerekir ki, dün olduğu gibi bugünde Maoist partinin “ayakta kalıp-kalmama” gibi bir sorunu yoktur. 40. Mücadele yılına yaklaşan ve devrimci savaş içerisinde kesintisiz bir pratiğe sahip olan Marksizim-Leninizim-Maoizm rehberliğindeki bir hareketin tek sorunu iktidar meselesi, devrim sorunudur. Sınıf mücadelesinin doğası gereği yengiler-yenilgiler, güç kaybetmeler kitleselleşmeler yaşanacaktır; bütün bunlar tabiidir, bir şekilde dönemsel gelişmelerin etkisiyle değil iktidar perspektifiyle ele alınarak değerlendirilmek durumundadır. Soruna bu şekilde yaklaşılmadığında ya stratejik yenilgi değerlendirmesi yapılarak devrim tövbekârlığı pozisyonuna düşünülür ya da tersinden erken zafer ilan etmelere soyunulur.

Maoistler; somut koşulların somut tahlilinden haraketle ülke gerçekliğini bu gerçekliğin neticesinde devrimin yolu, hedefleri, dost ve düşmanlarını rehber ideoloji MLM’nin kılavuzluğunda ele alırlar, dolayısıyla bunların toplamı olan genel siyasal çizgiyi belirleyici faktör olarak görürler. Taktik yenilgileri, alınan ağır darbeleri genel siyasal çizgiden muaf ele almazlar ancak aksine her taktik yenilgi ve örgütsel darbenin ideolojik-politik-örgütsel nedenlerini bilimsel olarak muhasebe ederek bu her bir noktadaki hatalarını ve bunların ideolojik arka planını açığa çıkartıp hiç bir gerekçeyle sırtlarını devrimci savaşa dönmezler.

Ölümsüz 17’ler gibi telafisi uzun yılları kapsayacak ağır bir darbenin ardından düşmanın “bittiler” dediği bir süreçte yarım kalan kongresini toplayarak devrimin kimi sorunlarını tartışıp dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan gerçekliğini değerlendirerek yarı feodal yarı sömürge Türkiye-Kuzey Kürdistan gerçekliğinden hareketle Halk Savaşının devrimin yegane stratejisi olduğunu yeniden iradeleştirmiş olması sadece tasfiyeciliğe karşı değil düşmana da komünist cepheden kararlı bir cevap olmuştur. Kaldı ki Halk Savaşı’ndaki ısrar sadece teorik bir beyan veya propagandaya dayalı bir deklerasyon değil Maoist partinin kesintisiz sürdürmekte olduğu Halk Savaşı pratiğinin mütavazi bir ifadesiydi. Bugünde aynı ifade devrimin temel manifestosu olarak geçerliliğini korumukta ve Halk Savaşı’nın devrimin yegâne stratejisi olduğu bilinci tereddütsüz olarak bütün savaş siperlerine teorik-pratik ilham kaynağı olmaktadır.

Maoist parti açısından durum bu iken, Devrimci Sol’un “ayakta kalmaya çalışan”, “sivil toplumcu”, “tasfiyeci” vb gibi eleştrileri karşılığı olmayan mesnetsiz ifadelerin ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Yoksa dostlarımız bizden hangi hareketin durumu nedir, nerde hangi eylemi yaptı, hangi alanda kaç adamı var ya da kim kimden daha üstündür gibi bir çetele sunmamazı mı bekliyorlar. Maoistler dün olduğu gibi bugünde böylesi geri tartışmaların ne içerisinde ne de taraflarından birisi olamazlar. Bir değerlendirme yapılarak bilimsel sonuçlar mı çıkartılmak isteniyor? O zaman söylemle-eyleme, teoriyle-pratiğin uyumuna bakılmalıdır. Devrimci Sol eleştiri yürütmektedir ancak Maoist partinin bayrağında yazmayan ve asla yazmayacak olan “tasfiyeci”, “sivil toplumcu”, “direnen-direnmeyen” gibi kavramları bonkerce kullanmaktadır. Devrimci Sol’un eleştiriden, ideolojik mücadeleden anladığı ‘tek direnen benim ve dışımdakine istediğimi söylerim’dir. İdeolojik mücadele genel siyasi çizgi ötelenerek, olgu ve objektif-subjektif etmenler gözardı edilerek yapılamaz. Yapılsa dahi bunun adı ideolojik mücadele, bilimsel eleştiri değil tersine küçük burjuvaziye has ‘ben istediğimi söylerim’ hakkının kullanılması olur. Hal böyle olunca da devrimci komünist hareket içerisindeki ideolojik mücadelenin kalitesi düşer bilimsel zemin yerini kişiselleştirilmiş itham ve tartışmalara bırakır. Devrimci Sol’un eleştirisinde bu olumsuz örnekleri fazlasıyla görmek mükündür. Önümüzdeki sayı bu olumsuz örneklerede değinerek bir önceki sayımızda özetlediğimiz başlıklar üzerinden değerlendirmemizi sürdüreceğiz.

Son bir notla bu bölümü noktalayalım. Komünist veya devrimci olan herhangi bir hareketin “bitmesi” eleştiri konusu değil, üzüntü verici olmalıdır; “ayakta kalma çabası” eleştiriye konu değil, bu durumda çaba veren yapıya devrimci desteğin sunulmasını gerektirir; kısacası, devrimci her çaba devrim doğrultusunda karşılanmak durumundadır, sorumsuz beyanlarla değil. Komünist ve devrimcilerin “bitmiş” gibi değerlendirmelerle gözden düşürülmesi veya devrimcilerin karalanması devrime katkı sunan devrimci tutum ve sorumluluk değil, en hafifiyle aymazlık, çiğliktir; en nihayetinde devrim ve devrimcileri geliştirmez, bilakis karşı-devrime hizmet eder. Bundandır ki, Komünist ve devrimci yapıların gerilenmesinden vazife (hem de erken) çıkarıp felaket tellallığı yapılacağı yerde, devrimci sorumlulukla hareket etmek yeğ tutulmalıdır. MKP’nin veya DHKP/C ve başka devrimci bir örgütün “bitmesi” ülke devriminin önemli bir kaybıdır. Dolayısıyla her devrimci yapı, başta devrime karşı olmak üzere, birbirine karşı da kesinlikle sorumludur. Biz dostlarımızın gelişmesinden coşku ve mutluluk duyarız; zayıflamalarından ise devrim adına üzüntü duyarız.

Devrimci mantığın böyle işlemesi gerektiğine kesinlikle kanıyız. Öneririz!

 
Share