|
Faşizmin saldırıları yoğunlaşarak devam ediyor. Gün geçmiyor ki yeni bir güne yeni bir saldırı, tutuklama, ölüm haberiyle girmeyelim. Kış şartlarından dolayı Türk ordu güçleriyle gerilla arasında yaşanan çatışmalarda azalma olduğu için bu alandan ölüm haberleri şimdilik gelmemektedir. Fakat devlet tıpkı Uludere’de olduğu gibi katliamsız tek bir gün bile geçirmemek için kendisine mutlaka yeni hedefler yaratıyor. Geçmişin fiziki imha saldırılarının farklı bir boyutuyla karşı karşıyayız şimdi. Devletin kendi resmi kanallarından da ifade ettiği gibi amaç sözde “sağ yakalamak, ehlileştirmektir”. Her ne kadar düşmanın bu manipülatif hamleleri bizler için ayan olsa da halkın belirli bir kesiminde yanılsamaya yol açtığını da ifade etmek lazım. AKP sözcülüğüyle hayata geçirilmeye çalışılan yeniden yapılandırma ve tasfiye sürecinde devletin politikalarına biat etmeyen, sürecin dışında kalıp, karşı duran ya da “mızmızlık” yapan herkes bir şekilde “cezalandırılıyor”. Bugün ki politikanın esas belirleyeni de başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere, komünist-devrimci güçlerin tasfiyesi, baskı, işkence ve özellikle tutuklama terörüyle sindirilip etkisizleştirilmesi, bu yollarda etkili olunmadığı takdirde tümden fiziki imhası ve emperyalist efendilerine hizmet için dikensiz gül bahçesi yaratılması politikasıdır. Bizler için dün de bugün de niteliği gayet açık olan devlet ve şimdiki temsilcisi AKP aynı faşist karakterdedir. Fakat bugün faşizmi yeni keşfeden reformist-revizyonist-küçük burjuva oportünistlerine birkaç kelamda bulunmakta kaçınılmaz bir hal almıştır. TC devleti kurulduğu günden bugüne faşist bir öze sahiptir. Emperyalizme uşaklık ekseninde feodal toprak ağaları ve bürokrat burjuvalar üzerinden tesis edilen gerici bir iktidar gerçekliğiyle yönetiliyoruz. Parlamento maskesi altında faşizmin bazen açık bazen gizli uygulaması her dönem hayata geçirilmiştir. Sözde sivil hükümetlerin yönetimde başarısız olduğu ya da es kaza emperyalizme hizmette kusur işlediği dönemlerde askeri faşist diktatörlük gerçekliği hemen hatırlatılmış ve fiili olarak iplerin kimin elinde olduğu gösterilmiştir. Dünden bugüne devam eden bu gerçekliğin yine emperyalist bir mühendislik projesi olan AKP ile ciddi oranda dezenformasyona uğratıldığını belirtmek gerekiyor. 21. yüzyılın hemen başında öncesiyle tasarlanmış politikaların hayata geçirilmesi için tüm dünyada yaratılmaya çalışılan yeni dönem dizaynı için ülkemizde AKP seçilmiştir. Bu parti programından başkanına, atacağı adımlardan söyleyeceği sözlere kadar önceden tasarlanmış bir projenin ürünüdür. Ve çok çeşitli siyasi yelpazeden kişileri bünyesinde toplayarak sözde “demokrat” bir role soyunmuş ve 10 yıllık hükümet döneminin çok uzun bir kesitinde liberal, reformist, revizyonist ve hatta bazı küçük burjuva devrimci örgütlerden dahi destek görmüştür. “Statükoya karşı mücadele” sloganıyla “derin devletle hesaplaşma” adına yola koyulup, ülkeye gerçek anlamda demokrasi getireceği vaadinde bulunan AKP’ye maalesef inanan kişi sayısı oldukça fazla olmuştur. Emperyalizmin yeni dönem politikalarını kavrayamayan, bu minvalde ülkemizdeki yeniden yapılandırma sürecini de doğru bir şekilde okuyamayan geniş bir cenah AKP’den değişim beklemiştir. Kürt ulusal meselesindeki sahte açılımlar, Ergenekon operasyonları, yargıdaki değişimler ve bir dizi gelişme (bu gelişmelerin hepsi yukarıda bahsini ettiğimiz yeniden yapılandırma sürecinin ürünü olup hem tasfiye süreci hem de klik dalaşı olarak yaşanmıştır-yaşanmaktadır) AKP’ye büyük puanlar kazandırmış ve AKP süreci kendi lehine çevirerek uzun bir süre bazı devrimci örgütlerin bile dolaylı desteğini almıştır (Ergenekon operasyonları sırasında “bir tuğla da sen çek duvar yıkılsın” diyenler şimdi faşizmin beton zeminiyle karşılaşmıştır). Fakat adına “denge süreci” diyebileceğimiz bu durum daha fazla devam edemezdi-etmedi de. AKP sistem içerisinde yerini sağlama aldıktan sonra artık yüzündeki maskeyi takmaya bile gerek olmadığına kanaat getirerek gerçek yüzünü net bir şekilde göstermiş oldu. Açılım politikaları Kürt ulusu ve Aleviler başta olmak üzere her türlü farklı milliyet ve inancın Türk-İslam sentezi içerisinde asimilasyonuna ve bu güçlerin içindeki devrimci-ilerici dinamiklerin yok edilip, tümden teslim alınmasına vardırıldı. Sözde “derin devletle hesaplaşma” adı altında bizce açık olan sistemin kontra örgütlenmeleri ve zor aygıtları üzerinde kendi hakimiyetini kurma politikası esasta başarıyla sürdürülüyor. “Yeni Anayasa, darbecilerin yargılanması, 12 Eylül referandum vaatleri, Kürt meselesinin çözüleceği, Alevilerin kendi inançlarını yaşayacağı…” saymakta dahi zorlandığımız kadar uzun olan bu yalanlar dizisinde yavaş yavaş son perde oynanmaktadır. Ve son dönemde milletvekilinden, avukatına, sanatçısından, öğrencisine, akademisyeninden, gazetecisine kadar binlerce kişinin hapishanelere doldurulması reformist-revizyonist dostlarımızın(!) faşizmi keşfetmesine vesile olmuştur. Herkes bir kandırılmışlık duygusunun hüznünü yaşıyor. “Bu kış ülkeye faşizm geldi” diyeni de var, “AKP devletleşti” diyeni de… Günaydın güzel beyler ve bayanlar diyesi geliyor insanın fakat geç de olsa, bu gerçekliği sıra sadece kendilerine gelince kavramış da olsalar iyidir. Şimdi bir kez daha TC devletinin gerçek niteliğini, faşist özünü temelleri üzerine oturtarak analiz edip, bu faşist iktidara karşı halkın devrimci önderliğini tesis etmek için dümene geçip, öncü ve önderlik görevini yaşamsallaştırmalıyız. Maoist hareket 40 yıldır ülkemizde ve dünyada yaşanan birçok olayda doğru-bilimsel analizler yaparak, perspektif sunmaktadır ve söyledikleri esas olarak tarih tarafından da ispatlanıyor. Fakat bizim açımızdan meselenin pratik ayağı oldukça yetersizdir. Teorik doğrularımızı pratikle buluşturmalı, geniş halk kitlelerine götürüp bıkmaz usanmaz bir şekilde örgütlenme faaliyetlerinde bulunarak doğrularımızı yaşamsallaştırmalıyız. Teorimizi tam olarak pratikle birleştirebilirsek iktidar mücadelesinin odağı olmamız için oldukça avantajlı bir dönemden geçtiğimizi de net bir şekilde görmüş olacağız. Öyleyse sarılalım güne sarılalım saate…
|