|
Sır olmanın da ötesinde genel bir kural, bilinen bir gerçektir ki; emperyalizm kendisine bağımlı, ekonomik-siyasi ve askeri olarak tahakkümü altında tuttuğu geri, sömürge ülkeleri “kendi kaderi”yle baş başa bırakmaz. Aksine böylesi bağımlı, sömürge ülkelerin iç ve dış işleriyle oldukça yakından ilgilenir. Adeta bir mühendis titizliğiyle üzerinde çalıştığı bu ülkelerin ekonomik, siyasi, askeri vb politikalarından hükümetlerin seçimine, muhalefet partilerinin nasıl pozisyon alması gerektiğinden, sendikalar gibi emek örgütlerine, mesleki ve adına “sivil toplum” dedikleri “kitle örgütleri”ne varıncaya kadar oldukça geniş bir yelpaze emperyalizmin doğrudan ya da dolaylı müdahale alanları durumundadır. Bu kapsamda, yarı feodal-yarı sömürge yapısıyla emperyalizme -esasta da ABD emperyalizmine- göbekten bağımlı olan faşist Türk devleti kuruluşundan itibaren emperyalizmin doğrudan müdahale alanı olmuştur. Askeri darbeler, hükümet düşürmeler, yeni hükümetlerin iş başına getirilmesi görünürde “bağımsız” kendi dinamikleriyle işleyen süreçler olarak gösterilse de bunların arka planındaki güç hep emperyalizm olmuştur. Keyfi bir tercihin ötesinde tamamen siyasi-ekonomik ve iktisadi (güçler dengesi) yapının sonucu olan bu ilişkilenmeyi Türk hakim sınıfları her ne kadar “stratejik ortaklık” olarak ifade etseler de esas durumun efendi-uşak ilişkisi biçiminde olduğu alenidir. Burjuva kalemşorların ve liberal tayfanın ısrarla ‘her şeyin altında emperyalizmi aramayın’ telkinlerine rağmen gerçek durum budur. Zira bu gerçeklik AKP’nin bir emperyalist proje olarak kurulup hükümete getirilmesi ve devamında giderek iktidardaki nüfus alanını genişletmesinde de doğrudan belirleyici olmuştur. AKP’nin kuruluşu ve hükümete getirilmesi, özellikle de AKP’nin ikinci döneminden itibaren “demokratikleşme” adı altında yürütülen süreç işte bu temel gerçek üzerine oturtularak, emperyalizmin değişen ya da değişmeyen planlamaları ekseninde Türk devletinin dizayn edilmesi temelinde yürütülmektedir. Proletarya, ezilen ulus ve azınlıklar üzerinde sömürü, baskı; tek vatan, tek bayrak, tek ulus şeklindeki ırkçı şoven faşist temeliyle Türk devleti, AKP vitrinliğinde açık bir şekilde revizyona tabi tutulmuştur. Halen devam etmekte olan bu sürecin ayrıntıları bulunmakla birlikte bu yeniden yapılandırma sürecinin genel anlamda temel hedefi ABD emperyalizminin stratejik ve taktik politikalarıyla daha fazla entegre olmuş ve aynı zamanda da emsalleri için örnek teşkil edecek “model ülke-güçlü bir Türk devleti” nin ikamesidir. R.T. Erdoğan'ın bugünlerde Ortadoğu'yu arşınlayıp beylik beyanlarla telkinlerde bulunması bu kapsamda değerlendirilmelidir. Aksini düşünmek emperyalizmi ve emperyalizme bağımlı sömürge-yarı sömürge ülkelerin efendi –uşak ilişkilerini anlamamaktır. Bilinen bir gerçektir ki emperyalizme, özellikle de ABD emperyalizmine rağmen, ya da bundan bağımsız bırakalım bir Türk başbakanının Ortadoğu ve Afrika turuna çıkıp buralarda efelenmesini, Ankara’dan dahi uluslararası konulara ilişkin böylesi beyanlarda bulunması imkansızdır. Dolayısıyla Erdoğan gezisinin “dünya lideri” olarak gösterilmesi tam bir şişirmedir. Olan şey Erdoğan kadavrasında emperyalizmin ‘ruhunun’ dolaşmasıdır. Her haliyle emperyalizm tarafından himaye edilmek istenen, emperyalizmin ülke, bölge ve dünya politikalarıyla uyumlu bir anlamda “iç sorunlarını çözmüş güçlü bir Türk devleti” görüntüsünün yaratılmasıdır. Açılımlar, demokratikleşme, derin devletle hesaplaşma olarak yürütülen süreç faşist diktatörlüğü aklama, sömürü, imha, inkar ve katliamlar gerçeğini bazı çete ve tetikçilerle izah etme gayretlerinden başka bir şey değildir. “Her şey demokrasi için” söylemiyle yürütülen ve adına ”yeni dönem” denilen bu süreç sorunların müsebbibi olanların, sorunları “biz çözeriz” sahtekârlığıyla propaganda edilmektedir. Ki bu yönelim güncel olarak ise Kürt ulusul sorununda görünürlük kazanmaktadır.
|