|
Bütün dünyanın gündemini meşgul eden, önce Tunus ve sonra Mısır’daki halk ayaklanmaları, öyle bir hal almış durumda ki, sadece mazlumlara değil zalimlere de “umut” ışığı olmuş durumda. Ezilen için “umut” olanın ezen için nasıl umut olduğunu kendi kendimize soralım. İkisi birden mümkün mü? “Teorik” olarak evet! Ama buradaki tırnak içerisindeki ‘’teori”ye parantez açmak gerek. Milyonlarca insanın büyük bir cendere içerisinde yaşadığı, açlığı ve yoksulluğu zanaat haline getirdiği, sınıf ayrılıklarını şah damarına dayanan bir bıçak kadar yakın hissettiği bir ülke gerçekliğinde, ezilen yığınların isyan etmesi, illada devirmek için isyan etmesi gün kadar arı ve duru bir umuttur. Kendiliğinden vardığı ‘Artık yeter’ kanısı, ezilen çoğunluk tarafından, yıkmanın ötesinde başka bir tanım değildir. Ama kendiliğinden olarak, “umudun” yolunda dizilen taşlar, başka bir realiteyi aralamak ile mükelleftir. Özel mülkiyet dünyasının doğası gereği mevcut kriz, yeni projeler için yapılandırmanın tarihsel öznesine dönüşebilir. İşte bu yolda kurtuluşu “umut” edenlerin varacağı yer, yeni bir cehennemin kapısını aralamanın ötesine gitmemektedir. Özet olarak aktarmak gerekirse, Mübarek rejiminin “sallanmaya” başlamasıyla birlikte, gerek BOP’un kumanda merkezi, gerekse eş başkanı Erdoğan, aynı dilden “Mısır’ın huzuru, geleceği ve güvenliği” adına endişe duyduklarını, “halka gözünü ve gönlünü kapatma” diyerek, mevcut iktidarın miadının dolduğunu haykırdılar. Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki halkın ve örgütlü kesimlerin en ufak tepkisine ‘’terörist”, ‘’eşkıya” diyen Erdoğan, Tahrir Meydanı’na canlı olarak seslenerek, modern İslam devleti anlayışının ve algılayışının figüranlığını sergiledi. Hiç şüphesiz, bu “sesleniş” hedefini buldu. ABD markalı modernizasyondan geçmiş Müslüman kompradorluk, artık Ortadoğu’da belirleyici rol oynamak için yaygınlaşmak zorundaydı. Lokal deney olarak, geçtiğimiz 10 yıldır Türkiye-Kuzey Kürdistan’da uygulanan, son yıllarda açık olarak reorganize edilen “Müslüman uygarlık” şu mesajı vermekte: “Ey sen Mübarek! Alışılmış olarak totaliter devletten, ‘’demokratik” devlete geçerken, son görevini yapacaksın!” Evet, ABD karşıtı muhalif grupların yoğun olduğu bir coğrafyada, Tunus örneği bir ve aynı izlenemezdi. O yüzden, muhalefetin elinin zayıflatılması ve yeniden yapılandırmanın temellerinin sağlam atılması için ara geçiş dönemi zorunlu ve kaçınılmazdı. Ara geçiş döneminde, üzerine düşen görevi bilen Mübarek ‘’Ülkemi çok seviyorum, buradan gitmeyeceğim, burada öleceğim” gibi “cesur” açıklamalarda bulunarak, efendilerine son sadakatini göstermektedir. Bu tartışmalar, yaşadığımız coğrafyada, hakim sınıf klikleri saflarında ise fırsata dönüştürülmeye çalışıldı. AKP, Mısır hareketinin kendilerinden etkilendiklerini ima ederek, dünyada “örnek” teşkil eden bir öneme sahip olduklarını söylerken, CHP ise, Erdoğan ile Mübarek benzetmesi yaparak, halk ayaklanmasını sandığa davet etti. Fakat durumun iyi anlaşılması için, isyanın “demokratik” olmasının “mecburiyeti” üzerine sık sık duruldu. Ve tüm bu tartışmalardan bir ton kavram zırvası, halkın gündemini musallat oldu. Bazı çevreler, isyan kelimesinden dahi o kadar korktular ki, “halk düşmanı hükümet yoktur, kötü hükümet vardır” diye telaşa kapıldılar [1]. “Demokrasi de isyan değil, seçim olur” güzellemelerinde bulundular. Tüm bu gelişmeler şunu göstermektedir ki, domino taşları olarak adlandırılan yapılandırma süreci, geniş halk yığınlarının kendiliğinden tepkisinin devrimci bir muhalefet başta olmak üzere, anti-BOP sermaye çevrelerine kaymaması için, start verilmiştir. 1980’lerin başlarında, yarı-sömürge ülkelere darbe yoluyla müdahale eden emperyalizm, “meşru” bir yöntem yaratarak, “demokratik” bir çerçeve içerisinde “barışçıl ara geçiş dönemleri” yaratarak, ılımlı İslam projesini uygulamaktadır. Coğrafyamız egemen sınıflarının, mevcut gelişmelerin dışında değil, öznesi ve örneklendirilmesi olarak görev yürüttüğü görülmek zorundadır. Halkın devrimci isyanını selamlayan komünist-devrimci hareket, aynı zamanda bu devrimci isyanın gerici projeye nasıl yedeklendiğini-eklendiğini görmek ve kitlelere göstermek zorundadır. Derinleşmekte olan sınıf çelişkilerinin, kendiliğinden değil, sınıf için ayaklanması, domino taşlarının hangi elin fiskesiyle başladığını deşifre ederek mümkün olacaktır. Dünyanın ezilen sınıfları ve mazlum ulusları, yeni isyanlar için doğan atraksiyonları yaşamaktadır. Komünizm ve devrim güçlerinin, atraksiyonların nabzını tutarak, günün görev ve sorumlulukları için proletaryanın nihai davasına hizmet edecek şekilde örgütlemek zorundadır. [1] Ege Cansen, Hürriyet 29 Ocak 2011
|