Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
‘Adalet istiyoruz’ ya da ‘yetmez ama evet’!

Bir değişim alametidir ki, “iliklerimize” kadar “hissetmekteyiz”. Düşünün ki bundan on yıl önce egemenlerin temsili yüzlerinden birisi – genel başkanı demiyoruz herhangi biri- kalkıp dünyanın en çok tanınan mezarlığı olan Père Lachaise’de Yılmaz Güney’in ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret etseydi ne düşünürdünüz? DEVR‹M diye dizlerinin bağı çözülerek selam yarışına girecek haylice büyük bir toplamın oluşacağını söyleyebiliriz. CHP gibi geleneksel gerici partinin “korku imparatorluklarını” “tuz ve buz” ederek “ileri” atılımını “sosyal demokrasi eksenini arıyor” diyerek çarşaf çarşaf yazıları orda burada okumamak elde bile değil. Fısıltıların arasında “Kürtler CHP’yi de ele geçirdi” dedikoduları yapılmakta. “Değişimin” bu kadarı yani…

Marks ile –evet sadece Marks ile- tanışan herkes bilir ki değişim diyalektiğin yasalarından bir tanesidir. Değişmeyen şey yoktur. Değişimin engellenemez olduğu gerçekliği, başka bir gerçeklik olan –bizim için temel gerçeklik- sınıf mücadelesinden bağımsız değildir. Her değişim, sınıf mücadelesinin günümüz koşullarında aldığı seyre göre ifadelendirilir –burada bahsi edilen değişim toplumsal alana dairdir. O yüzden her değişimin bir sınıfsal kökeni bulunur. Sınıf-mücadele-değişim denkleminde tarafları inceleme, iç dinamiklerini gözlemleme aldıkları boyutun niteliğini söylemek için, diyalektik materyalist –ya da materyalist diyalektik-  yöntemi izlemek bilimin teorik alanı için vazgeçilmez bir görevdir. Vazgeçilmez yöntem-metodoloji bize şunu söylemektedir; ‘bir değişim var! Egemen sınıflar değişiyor! Bu değişimin temel görevi, uzlaşmaz sınıf farklılıklarını –her fark bir çelişkidir- gizlemek için temel alınmaktadır’ diyor. Bir başka söylediği ise, ‘at izi ile it izi karışabilir! Halk saflarında, halk için mücadele edenler yalpalayabilir. Burjuva fikirleri savunanlar devrimciler hatta komünistler arasında dahi çıkar-çıkabilir. Teorik ve ideolojik alanda görevler ertelenmek üzere değil hemen şimdi, şu anda yerine getirilmelidir’

“Değişimden” ve bu “değişimin” halk saflarında ki yansımalarının kaçınılmazlığına vurgu yaptıktan sonra, ufku burjuva demokratizmini aşmayan küçük burjuva ruh halinin pespaye duruşunun çeşitli tezahürlerinden örnekler vermeye çalışacağız.

Bilindiği gibi 19 Aralık katliamı, birçok yanı ile birlikte, dünya kamuoyunun gündeminde yer alan, devrimci cephenin iradesinin sınandığı bir süreç olarak yaşandı. Dünya gericiliğinin, karşı devrimci dünya cephesinin, uluslar arası tahakkümünün tesis edilmesi için Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki komünist ve devrimci hareketi fiziki ve fikri tasfiyesi için gerçekleştirilen bir konseptti. Bu konsept ile birlikte, sınıf mücadelesinin öncüsü ve bileşenleri darbelenilecek, akabinde ise tek partili bir süreç ile BOP’ne sonsuz hizmet edebilecek, siyasi istikrarı sağlanabilmiş bir hükümet geçirilecekti. Stratejik saldırının ilk aşaması olmasa da önemli aşaması 19 Aralık katliamı ile start aldı. Sürece ilişkin düşüncelerimizi daha önceden Sınıf Teorisi’nde açıkladığımız için ayrıntılara girmeyeceğiz. Kısaca izah etmek gerekirse, 19 Aralık Katliamı burjuva-feodal sınıfların öylesine faşist öfkelerini komünist-devrimci cephe üzerinde uyguladığı bir yönelim değil, ta başından itibaren, uluslar arası bir projenin saç ayağını oluşturmaktaydı.

“Değişim” bulamacının, son zamanlarda tartıştığı gündemlerden bir tanesi de “orantısız gücün” uygulanıldığı, “görevin kötüye kullanıldığı” itirazlarıyla 19 Aralık Katliamıdır. 10 yıldır süren mahkeme ne hikmetse “herkesin” ilgisini çeker pozisyona geldi. “Görevin ifası sırasında kasten adam öldürmek” suçundan askerler mahkemeye çıkarıldı. Toplamı asker olan “sanıklarla” yapılmak istenilen belli. Minare ve kılıf, aynı oyunun başrol oyuncuları olmaya devam ediyor.

Asıl yürütmek istediğimiz tartışma, hâkim sınıfların komünist-devrimci harekete ve de onların kitle tabanına nüfus etme hesabını dile getirmek değildir. Bu işin sadece bir yanı-önemsiz değil ama bir yanı-! Diğer yanı, tartışmak istediğimiz yanı ise, nüfus eden fikir silsilesinin aldığı halin ne olduğu meselesidir. Açıkça söylemek gerekir ki, mevcut “değişimi” ve değişimin uzuvsal işlemi olan “mahkeme sonucunu” etkilemeye çalışan dostlarımız bulunmaktadır. Dostlarımız, mahkemenin sıradan bir günah çıkarma, ezilen kitleleri ardına toplama, devrimci cenahta kafa karışıklığına yol açma operasyonu olduğunu görmek ve tüm bu yanları bütünlüklü teşhir etmek yerine, mahkemede “yargılanan” erlere “yetmez ama evet” demektedirler. Nasıl mı? ‘Hikmet Sami Türk de yargılansın’ diyerek. Hem de tek sloganla; ‘Adalet istiyoruz’!

‘Asıl sorumlular erler değil emri verenler’ diyen düşünce, tekrar söylemek gerekirse, ufku burjuva demokratizmini aşmayan küçük burjuva devrimci bakış açısıdır. 19 Aralık katliamının uluslar arası saldırı boyutunu, ülkenin yeniden organizasyonu için ısınma hazırlıklarını anlamayanlar, sorumluluğu bakanlarla sınırlı tutuyor. Üstelik bu bakanın yargılanmasının adresi olarak, burjuva mahkemeleri gösteriliyor. Paradoksa kapılmakla yetinmeyen dostlarımız, kamera objektiflerinin önünde ‘adalet istiyoruz’ diye serzeniyorlar. Adalet’in ele alınış biçimi ise ayrı bir problem. Zira komünistler arı adalet olgusuna inanmaz! Marks’ın Gotha Programı’nda döne döne tartıştığı “hak” ve “adalet” olgusunun üretim ilişkilerinin hukuki ifadesi olduğu, bahsi edilen hukuki janjanın ancak, üretim ilişkilerinin radikal değişimiyle mümkün olacağını söylemiştir. Biliyoruz, yazımızın sınırlarını aşacak bir tartışmanın eşiğindeyiz. Ama genel hatlarıyla söylemek gerekirse, proletarya iktidarı da, dostlarımızın sandığı kadar “adil” değildir! Sınıflı bir toplum gerçekliğine dayalı sosyalizm süreci boyunca, adalet, her sınıf için farklı işleyecektir! Halk yığınlarının alabildiğince örgütlenme hakkı olurken –ki bu aynı zamanda komünist bir görevdir- karşı devrimci sınıfların örgütlenmeleri dağıtılacak hatta ve hatta şiddetle bastırılacaktır. Göründüğü gibi “adalet” sınıf zemininde sadece hukuki bir uzantıdır. Mademki hukuki uzantı olan ve sadece bir tarafın diğer taraf üzerindeki otoritesini sağlayan –aynı zamanda kendi iç işleyişini oluşturan- verili bir adaletten bahsediyoruz, o halde egemenlerin karşısına çıkarak hınca hınç “adalet” çığıran anlayış, ya doğrulara mevcut üretim ilişkileri içerisinde varabileceğini düşünüyor ya da komünizm ideolojisinden nasiplenmede oldukça sıkıntı duyuyor. Bizce, dostlarımızın içerisinde bulunduğu “adalet” girişiminde her iki yönelimde mevcut. Dostlarımız her ne kadar “devrim” lütfünde bulunsalar da, komünizmin ideolojisini algılama ve kavramada ki darlığından kaynaklı –ki bu onların küçük burjuva sınıf karakterinden bağımsız değildir- burjuva ufkunu aşamayan yaklaşımlarıyla düzen içi pozisyona düşüyorlar.

“Değişim abidesi” günümüz dünyasında, devrimci cephenin kullandığı terimlerden, yükseldiği argümanlara kadar ince eleyip, sık dokuması bir görev olarak önünde durmaktadır. Sınıf düşmanlarıyla girişmiş olduğu ezeli mücadelede, ‘düşmanından öğrenmek’ onun gerici yönelimini deşifre ederek karşılık göstermekten başka bir şey değildir. Burjuvazinin 200 yıl önce, ezilen halk yığınlarını arkasına toplamak için atmış olduğu “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganında ki “adil” tezahür, üretim ilişkilerinin kapitalist niteliğini doğal zemine oturtabilmek için söylenmiş ve söylenmektedir. Hâkim sınıfların kendisini tekrardan üretebilmesi için üretimin ideolojik formasyonu bunu şart koşar. Metaların üretimi ve dolaşımı bunu şart koşar. “Adil” olmak bundan öte gelir. Ve yine bundan dolayıdır ki, “Adalet” ismiyle ezilenleri sömürmek bir görevdir -Adalet ve Kalkınma Partisi’ne atfen. Tarih sayfasında yer edinirken burjuvazi tarafından ortaya atılan tezler onun sınıf zeminine uygundur ama devrimci komünistlere bu elbise dar gelir! Komünistler, başından itibaren üretim ilişkilerinin niteliğinin ne olduğunu ezilenlere anlatarak, zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına akabilmek için bilimin yalınlığını kullanırlar. Posası çıkmış burjuva sloganlarla radikal kopuş sağlanamaz.

 
Share