Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
"Sivil" Müfredat

Yakın olarak takip eden okuyucu, geçen yazımızda konu edindiğimiz yeniden yapılandırmayı hatırlayacaktır. ‘Yeniden Yapılandırma’ makalesinde, mikro özet olarak değinmek istediğimiz –konunun alt başlıklarına girmek, oralarda izlenilen siyaseti deşifre etmek gibi detaylara giremediğimiz için “değinmek” fiilini kullanmayı uygun görüyoruz- nesnellik, gerici bir iktidar, –rengi ister burjuva demokrat isterse burjuva faşist olsun- sömürü ve baskı koşullarını halk kitlelerine reva gören gerici bir iktidar, yine bu halk kitlelerini kendi sınıf çıkarları doğrultusunda şekillendirmek için, iki stratejik araçtan asla vazgeçmez. Bunlardan bir tanesi sömürünün devamlılığı için pervazsızca uygulanan baskı ilişkileriyken, diğer ise sömürünün devamlılığı için “reform” aracının koz olarak kullanılmasıdır. Açılımlar fatihi AKP, dönemini sentezlediğimiz takdirde, bir yandan acımasızca katliamlar, tutuklamalar, fevri uygulamalar görülürken, bir yandan ise “solcuları sağda bırakan” “demokratik” okşamaların at başı gittiği görünecektir. İster baskıyla ister baskısız, egemen sistem sürekliliğini güçlendirebilmek için her türlü yolu reva görür.
Bir önceki makalemizde kaba hatlarıyla bunu vurgulamıştık. Üstelik bunu, daha yeni bir durum olan, 16 ilde BDP binalarına yapılan “hukuki” saldırı sonrasında kaleme almıştık. Fakat hemen bu olayın ardından öyle bir “gelişme” oldu ki, tüm toplumu ‘pes doğrusu’ dedirtecek türdendin. Recep Tayip, partisinin meclis toplantısında yapmış olduğu konuşmada ‘sivil bir eğitim’ için, Milli Güvenlik Bilgisi Dersleri’ni kaldıracağını söyledi. Mademki “sivilleşiyoruz”, biz de ortaöğretimi yakinen ilgilendiren Milli Güvenlik Bilgisi Dersi’nin kaldırılmasının, getirisi ve götürüsü üzerine sesli düşünmeye karar verdik.
28 Aralık 1979 yılında yürürlüğü giren Milli Güvenlik Bilgisi Dersi, burjuva-feodal devlet diktatörlüğünün, merkezi devlet yapısına verdiği askeri değerin ürünü olarak ele alınmaktadır. ‘Her Türk’ün asker doğduğu’, ‘her Türk, tüm dünyaya bedeldir’ nidalarının atıldığı gerici hegemonyanın, eğitim müfredatı kanalıyla daha sistemli hale getirilmesi dönemin zorunluluğu olarak ele alındı. Merkezi otoritenin en fazla zayıfladığı, devlet erkinin giderek acizleştiği ve komünist-devrimci hareket önderliğinde halk muhalefetinin giderek arttığı bir sürece denk gelmesi tesadüfün ötesinde, varlık nedenini sağlam kazığa bağlamanın ürünü olarak ortaya çıkmaktaydı.
Dikkate değer bir husus var ki, o da güvenlik olgusunun “milli” bir mesele olduğu ve bir “bilgi” olarak bütün “misak-i milliye” sınırlarına yayılması zorunluluğuydu. Hâkim sınıflar yönetim sanatını ustaca kullanarak, “bilgi” diye aksettirilen gerici emelleri “milli” çerçeve sınırları içerisinde, ezilen Kürt ulusu başta olmak üzere, tüm azınlık milliyetleri asimile etmenin bir aracı olarak da kullanmaktaydı. “Kutsallığın” anahtarı “vatan”ın müdafaası için tüm ezilen kitlelerin seferberliği ön koşuldu. Bu siyasetle hem ezilen kitlelerin sistemin devamlılığı için biat ettirilecek hem de ezilen ulus ve milliyetler ırkçı-şoven politikalara maruz bırakılarak asimile edilecekti.
Resmi anlamda 33 yıldır uygulanan bu “güvenlik” siyasetinin kimin için güvenli olduğuna bakarsak, ezilen sınıf, ulus ve milliyetlerden binlerce halk evladı katledilip, işkencelerden geçirilip, özgürlükleri kısıtlanmışken, hâkim sınıflar sömürü sultasına devam ettikleri gözlemlenilmektedir. Bu şu anlama gelir; güvenlik olgusu, sınıflı toplumda bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki güvenliğinden başka bir şey değildir. Peki, sivil olan ne? Baş faşist Erdoğan’ın muştuculuğunu yaptığı “sivil eğitim” neyin ürünüdür? Aslında kısmen bu grup toplantısında dile getirildi; ‘AB raporlarında Türkiye’nin eleştirilmesi’ olarak deklare edildi. Yani şu “tılsımlı” süreç olarak adlandırılan yeniden yapılandırmada, hâkim sınıfların emperyalizmin icazetine tekrardan uygun hale getirilmesi için “hendek” olarak ortada durmaktaydı. Ama “sivil” kapsayıcılığı ile gizlenilmeye çalışılan nesnellik, ileri emperyalist devletler başta olmak üzere, tüm gerici sınıflar kendi güvenliklerini asla ötelemezler. Devlet olabilmenin yegâne koşuludur güvenlik. Ordu, polis, mahkemeler, kurallar silsilesi hatta ve hatta seçimler, güvenliğin tesis edilmesinde vazgeçilmez birer araç olarak kullanılır. Sarkozy örneğinde olduğu gibi, kimileriyse sadece “güvenlik” sorununu dile getirerek iktidara kurulur. Bu anlamda, bir dersin kaldırılması o sistemin halktan yana düzeldiği anlamına gelmez ama gerici sınıflar tarafından düzenlendiği anlamına gelir.
Çıkarmamız gereken sonuç açıkça şudur: “Sivil” kaftanlar dağıtılarak, sömürü ve baskı dünyasına hükmeden gerici sınıfların diktatörlüklerini, neo-liberaller gibi “sivil” söylemlerle değil, insanlığın daimi kurtuluşu için, ezilenlerin diktatörlüğünü, proletaryanın diktatörlüğünün zorunlu ve mümkün –evet mümkün- olduğunu söyleyerek, yorumlamanın da ötesinde mümkün olana hayat verebilmek için mücadele ederek ama devrimci yoldan mücadele ederek yıkabiliriz. İnsanın en doğal haklarından olan öğrenme hakkını, hiçbir zorunluluk koşulu tanımadan, bilimsel ve ana dilde, sermayenin hükmünde değil doğanın ve onun parçası olan insanlığın, eril zorbalığının ortada kaldırıldığı bir müfredatla gerçekleştirebiliriz. Hâkim sınıfların şu ya da bu dersi kaldırıp eklemeleri içerisinde bulundukları an ile değerlendirmeyen, daha fazlasını bekleyenler alternatif bir eğitimi değil, burjuva-feodal eğitimi salık verirler. Toplumun tüm gözeneklerine inen oralarda öğrenip, derleyip sosyalist eğitim kolektiflerine dönüştürecek olan gelecek için, ister içinde güvenlik dersi olsun isterse olmasın, her türden şovenist “milli” müfredata karşı çıkarak, yeni toplumu parça parça kuralım. Son not; parça parça kurmak için yıkmak elzemdir!

 
Share