|
Tunuslu bir seyyar satıcının, ekonomik ve siyasal zorbalığa karşı bedenini tutuşturmasından sonra, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da önemli gelişmeler cereyan etti, ediyor. Bir biri ardına patlak veren halkı isyanları, sonuçları ne olursa olsun bazı dersler çıkarmamıza vesile oldu. Marks’ın da ifade ettiği gibi, ‘şeyleri gerçekten de oldukları ve gerçektende cereyan ettikleri gibi kavramak’ yani şeylerin oluş biçimlerini geriye doğru sararak, şeylerin ne olarak oluşmaya başladıklarını ve hangi aşamalardan bu sürece evirildiklerini ve ne olduklarını anlamak için, içsel bir soyutlamanın yapılması, devrimci komünistler açısından zorunludur. 2011 Ocak ayı itibariyle patlak veren isyan dalgası, birçok kara parçasında ezber bozan bir sonuca neden oldu. Halk kitlelerinin haklı başkaldırısı, tüm yaşanılan acıların yükseldiği zemin olan özel mülkiyet dünyasından köklü kopuşu sergilemese de politik anlamda, özel mülkiyet dünyasının dönem temsilcilerini hedef gözetti. Bilimsel bir dünya görüşü temelinde, sorgulama-yıkma-yeniyi inşa etme görevi ezilen halk kitlelerinin işidir, bu temel ölçümüzdür. Kaypakkaya geleneği, bir avuç jakoben öncülüğüne ne devrimden önce ne de devrimden sonra (evet devrimden sonra da) kurtuluş yolu olarak görmedi! Ama devrimci halk kitlelerinin dünya gericiliğinden tümden kopuşunu “özerklik” savmalarıyla, ‘iktidar olmaksızın iktidar teorileriyle’ ve tüm bunların temelinde yatan devrimci komünist önderlik olmaksızın gerçekleşeceğini bir an olsun dahi düşünmemiştir. Yanı başında Suriye’nin yakıcı savaş ortamını ve emperyalist dizaynın sömürgeci hamlelerini tüm sıcaklığıyla devam ederken, yakın zaman “devrimlerinin” siyasal arenasında halk kitlelerinin memnuniyetsizliğinin yeni bir isyan dalgasına evrildiği gözükmektedir. Tunus’ta bir dizi “değişikliğin” ilk elden yapılmasına rağmen, geniş gençlik kitlelerinin ‘hayatımızda somut bir değişiklik yok’ serzenişi, Mısır’ın başkentinde ise başkaldırıyla kendisini gösterdi. ‘Şubat Devrimi’ olarak adlandırılan Mübarek rejiminin sarsılmasından sonra, ordunun kısa zamanda iktidarı bırakacağını söylemesi ama buna rağmen emperyalist restorasyon sürecinin önemi açısından hala tahtan inmemeleri, halk kitlelerini tekrar sokaklara dökmüş durumdadır. Tahrir Meydan’ındaki protestolara müdahalelerde, resmi kaynaklarca açıklanan ölüm sayısı yazımızın kaleme alındığı zaman itibariyle 42’dir. An be an bu kalabalığın çoğaldığını ve “geçiş” hükümetinin saldırılarını göz önünde bulundurursak, önümüzdeki günlerde bu sayının haylice yükseleceği açıktır. Geçmiş yazılarımızda, İsyan olgusunu etraflıca ele aldığımız için bir tekrarda bulunmayı düşünmüyoruz. Ama altını çizmekte fayda var ki, isyan eden halk kitlelerinin dinamo rolünü üstlenen devrimci durum ortadan kalkmadığı sürece, isyan dalgasın yer yer artar, azalır ama asla sönümlenmez. Ezilenler eskisi gibi yönetilmek istemiyorsa, ezenler eskisi gibi yönetemiyorsa ve tüm toplumu derinden etkileyen iktisadi buhran devam ediyorsa, isyan etmeyi günlük yaşamı haline getirmiş halk kitleleri her zaman ayaklanmaya müsait bir pozisyondadır. Emperyalist-kapitalist dünya diktatörlüğünün her türlü sindirme, manipüle etme ve tekrardan yedekleme politikalarına rağmen bu realite varlığını korur. Fiili işgal, halkların gözü önünde yapılan infazlar (Kaddafi örneğini hatırlayalım) ve çeşitli vizyon yeniliklerine rağmen, devrimci durum ve isyanla gerici sistemden bir nebze de uzaklaşmış olan halk kitleleri koşullar olgunlaştığı takdirde, tarihsel rolünü oynamaktan bir an dahi çekinmezler. Son haftalarda Tahrir Meydanı’nda yaşananlar buna işarettir. Tartışmayı çelişkinin evrenselliğinden, çelişkinin yerelliğine doğru soyutlayarak aynı özden beslenen ama farklı biçimler alan başka bir gerçekliğe vurgu yapmak istiyoruz. Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında, emperyalist-kapitalist dünya sistemi için stratejik öneme sahip burjuva-feodal devlet aygıtı, merkezi otoritesinin tüm “sarsılmaz” görüngülerine rağmen, devrimci durumun oldukça yüksek zeminde seyreldiği bir süreci yaşamaktayız. Her ne kadar devrimci durumun zigzaglı seyrelişi ulusal hareketin “çözüme yakınlaşmaları” sonucunda durgunluk yaşasa dahi, halk kitlelerinin somut dünyalarında büyük kalıcı değişikliklere yol açmadığı ortadadır. Ezilen halk yığınları, üç kuruşla yaşamlarını sürdürmekte, komprador sınıflar dışa bağımlılığın ürünü olarak klik çatışmasını olabildiğince yaşamakta ve süreci ilerletmede tıkanma noktaları yaşamakta, emperyalizme entegre ekonominin yaratmış olduğu yoksulluk krizle birlikte derinleşmektedir. Haziran ayı seçimlerinde, seçimlere katılma oranının yüksek olması bir olguyken, bu olguda ilerici cephenin parlamentarizm hayranlığı belirleyici rol oynamıştır. Yine ilericilerin AKP karşıtlığı, AKP gericiliğine tepkili olan yüz binlerce emekçiyi şu ya da bu düzen partilerine yedeklemiştir. Ama tüm bu sonuçlara rağmen, halk kitlelerinin aktüel durumlarında ileriye dönük bir gelişme olmamıştır. İşte bundan dolayıdır ki ‘şeyleri gerçekten de oldukları ve gerçekten de cereyan ettikleri gibi kavramak’ ve devrimci durumun rölatif durgunluğuna rağmen devam ettiği sentezine ulaşmak diyalektik materyalizmin hükmüdür! Devrimci dinamiğin önemli bir ayağını oluşturan ve bizler açısından başlıca çelişkiler arasından olan ezen ulus ile ezilen ulus arasındaki çelişki, Kürt ulusunun önderliğinin sistem içi çözümlemelerine rağmen devam etmektedir. Ulusal hareketin özneleri “barış” merkezli siyasetleriyle devletin niteliği sorununda halk kitlelerinin bilinç dünyalarında yanılsamalara yol açması, gerici iktidara karşı mücadelenin devrimci değil evrimci yoldan olması gerektiğini salık vermesi, 30 yıldır savaşan ulusal devrimci Kürt köylüsünün ve proletaryasının reformist şekillenmesine vesile olmaktadır. Ama tüm bu ‘devletsiz devleti aşma’ stratejilerine rağmen, ulusal soruna vesile olan çelişkilerin çözülmemesi ve 30 yıllık savaş tarihi, halk kitlelerini bilinç dünyalarında keskin ve hızlı dönüşümlere neden olmayacağı da açıktır. Kısmen etkilenmenin olduğu söylenmeli ama bütüne vuku bulmadığı da görülmelidir. İsyan eden halk kitleleri, bir yanardağına benzer. İlk patlamalarıyla ortalığı yıkar-yakar ama magmanın etrafına bırakmış olduğu mineraller doğa açısından oldukça faydalıdır. Halk kitlelerinin isyanı önderlik sorunsalına rağmen haklıdır. İsyan, halk kitlelerine yıkmasını öğretir. ‘Yıkılmaz’ denilenin bir kâğıt parçasından ibaret olduğunu öğretir. İsyan eden kitlelerin kazanma arzuları çoğalır. İsyan edenler, merkezi otoritenin yıkılması sonucunda özgürlüğe daha yakınlaşır. Değişime en yakın olanlar, değişim için ayağa kalkanlardır. Bugün açısından ezilen dünya halklarında İsyan Kültürü yaygınlaşmaktadır. Her bir kara parçasında, özel mülkiyet ilişkilerinin değişik nosyonlarına karşı başkaldırı ütopya değil, fışkıran volkanlar kadar yakıcıdır. Enternasyonal proletaryaya düşen görev, patlayan volkanın faydalarını insanlığın yegane kurtuluşu komünizm mücadelesi yolunda, Mısır’dan Kuzey Kürdistan’a kadar uzanan halk kitleleriyle buluşma, proleter dünya devriminin parçası haline getirme zorunluluğudur. Bunun için koşullar elimizi uzattığımız zaman dokunabileceğimiz kadar olgundur. Olgunlaşan zemini koparmak için, devrimci savaşın ülkemiz özgülündeki yolu olan Halk Savaşı’nda salt ısrar için değil, ilerletmek üzere zorlukları göğüsleyelim! İsyan eden halk kitlelerinden ‘gerçekten oldukları ve cereyan ettikleri gibi’ öğrenelim!
|