|
Geçen hafta, merkez üssü Van olmak üzere 7.2 şiddetinde yaşanılan deprem, yoksulluk ve sefalete mahkum edilmiş halkımızın acılarını deşerek, daha fazla perçinledi. ‘Doğal afet’ olarak addedilen depremin ‘kaçınılmaz sonucu’ nitelemesiyle, yüzlerce cansız bedenin ve bir o kadar da enkaz altında olan insanın, ölümlerine yönelik açıklamalarda bulunuldu. Gerici sistem, timsah gözyaşı dökerek, bilumum burjuva basının yardımıyla yarattığı enkazın ‘taktiri ilahi’ olduğunu anlatarak, ‘bir sınavın’ atlatılabilmesi için, tüm ezilenleri ‘metin olmaya’ çağırdı. İster, adına doğal isterse yarı-doğal afet deyin, günümüz koşullarında bilimin varmış olduğu aşamada, 7.2 şiddetinde bir deprem, bu kadar yıkıntıya yol açmaz. Fay hattının üzerinde kurulu bir ülke olan Japonya, daha büyük şiddette depremleri güle oynaya atlatırken, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da bu kadar büyük ölüm kayıplarına yol açması, hiçde doğal olmayan burjuva-feodal gericiliğinin emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerine entegre olmasından öte gelir. Doğanın ve onun parçası olan insanlığın hizmetinde olmayan, sermayenin özüne yönelik üretim gerçekliğinde şehirleşme, gerici sistemin kar hırsıyla orantılıdır. Yine bu şehirleşmenin sonucu olan çevre talanı, zemin etüdü yapılmaksızın bina edilen derme çatma yapılar, mühendislik “harikası” devlet mühürlü yıkıntıların gizleyemediği sonuç, ‘tanrının kudreti’ olarak dillendirilir. Dahası da var! Sanki kendi sosyo-ekonomik gerçekliğinin dışındaymış gibi, ekonomik ve savaş koşullarından dolayı şehirlere göç eden yüz binlerce köylünün, insanlığın en sıradan haklarından olan barınma hakkına mutabık olarak başlarını bir yere sokma telaşlarından hiç haberleri olmamış gibi, sanki gecekondu -burjuva terminolojide kaçak yapım- sahiplerinin oylarını kapabilmek için, rant kapısı olarak görmemişler gibi yeminler etmeye başlarlar. Depremle acılara bürünen bir halkın duygularından faydalanarak, ‘kaçak olan yapı, ne olursa olsun yıkılacaktır’ tehditleriyle, ‘Avrupa Birliği Standartları’ altında yürüttükleri “devasa” konutlaşmaya zemin hazırlama yoluna koyulmalarıdır. Sanki, “izin” alınan tüm yapıların sağlamlığı tartışılmazmış gibi, sınıf çıkarlarının gereği, ezilenlerin içerisine düştükleri durumdan faydalanmak istemektedirler. Deprem sonrasında siyasal sonuç olarak çıkarılması gereken tek husus, kapitalist üretim ilişkilerinin çarpık gelişimi sonucu ortaya çıkan “kentleşme” arbedesi değildir. Aynı zamanda, bu depremin Kuzey Kürdistan’da gerçekleşmesi hem ezen Türk burjuvazisi hem de ezilen Kürt burjuvazisi açısından, bazı reel durumları yansıtmasıyla da irdelenmelidir. Burjuva-feodal medyada ırkçı söylemlerin hortlaması, Kürt’de olan ezeli düşmanlık kendisini farklı boyutlarda göstermiştir. Habertürk televizyonu sunucusu Duygu Canbaş, "Her ne kadar Van'da olsa da acımız büyük" demesi ve kafatasçı Müge Anlı’nın “Herkes haddini bilecek” açıklamasıyla faşizmin yüzünü gizleyememeleri, gerici sistemin ne kadar köklü bir köhnemişliğe sahip olduğunu göstermektedir. ‘ilahi adalet’ nidalarıyla, Kürt halkının yaralarına tuz basan zihniyet, devletin kadrolu bürokratı değil, 3. sınıf program sunucusu olma özelliğiyle de, gerici fikirlerin sosyal tabanına işaret etmektedir. Bu siyasal tablonun diğer ucunda ise Kürt burjuvazisi, depremi ‘doğal afet’ olarak nitelendirip, her ne kadar AKP karşıtlığı üzerinden ‘kurtarma ekiplerinde başarısız kalındı’ itirazları yükseltilse de, depremin akabinde yapılan enkaz çalışmalarını ‘bir kardeşleşme örneği’ olarak atfedip, sınıf mücadelesini öteleyerek ‘hepimiz kardeşiz’ çağrısında bulunmuştur. Sellahattin Demirtaş’ın açıklamalarında açığa çıkan sonuç, ‘nasıl olurda demokratik özerkliğe hizmet edebilir’ kaygılarına dönüşmüştür. Halkın acılarını anlamak, bu acıları ortaya çıkaran nedenlere karşı köklü bir kopuşu gerektirir. Depremler, salgınlar, seller vb felaketler üzerinden yaşadığımız dünyanın parçalarıdır ama bu denli acı yaşamaya mecbur değiliz. Bilimi ve üretim araçlarını doğanın ve onun parçası olan canlıların hizmetine verdiğimiz taktirde, tüm bu “felaket” tabloları minimuma inecektir. Görsel ve yazılı medyada çizilen “trajedi” yıkıntılar üzerinden yükselen faşizmin resmiyetidir. Bu resime tamah etmeyeceğiz. Van’da yaşanılan ve Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarını büyük bir hüzne boğan depremin niteliğini anlıyor ve bu depremin sonuçlarıyla halklarımızı acılara boğan üretim ilişkilerine karşı mücadeleyi daha fazla ilerleterek, burjuva-feodal sistemin yıkıntılarını, burjuva-feodal sistemin yıkımına dönüştürmek üzere hareket edeceğimizi bir kere daha beyan ediyoruz.
|