Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Adaylık Hikayesinde Tutmayan Yama, Kaypakkaya!

Malumdur… “Seçimler” kapıyı çaldığında, envai çeşit işlemeli janjanlı projeler ortaya dökülür. Tanıdık simalar, burjuva-feodal partilerin kapı önlerinde belirir. Büyük tebessümlerle objektiflere poz verilir. Halkın “hakkını” sormak için ite kaka bir “telaşla”, “büyük” siyasetin aynı suflesi irdelenir; özgürlük, demokrasi, insan hakları, müfteilün fâilün… Gerisini siz getirin. Ne de olsa aruz ölçüsünün bu karmaşık kalıpları ezilen sınıflara hep yabancıdır. Sermayenin özgürlüğü, ezen sınıfların demokrasisi ve geniş halk yığınları, gönlüne su serpebilmek için ara sıra da olsa hak-hukuk “vicdanı”…
12 Haziran’ın kerametinden midir bilinmez, gerici sistem partilerine, bu seçimlerde oldukça ünlü isimler başvuruda bulundu. Hepsinin kendi alanında isim yapması ve bir kısmının geçmiş süreçlerde halk saflarında siyasette bulunması, bizim tarafımızdan ayrı bir değerlendirmenin yapılmasını mecbur kılmaktadır. Bizim saflarımızda kurtuluş mücadelesi vermiş ama artık “kurtuluşu” gerici partilerde görmüş olanların, irdelenmesi gereken birden fazla yanı vardır. Olayın farklı yanları mercekten geçirildiği taktirde, parçadan bütüne varım gerçekleşebilir.
Emre Saltık’tan Hilmi Yarayıcı’ya kadar birçok sanatçının, farklı toplumsal kesimlerden birçok kişinin CHP’nin himayesine girdiğine ve bundan bir anlık tereddüt dahi duymadıklarına hepimiz tanıklık ettik. Birisi geçmişte KAYPAKKAYA hareketine yakın duran, diğeri ÇAYAN geleneğinde mücadele yürütmüş bu iki sanatçı, devrimci cephenin artık “beklenileni” vermediği iddiasıyla, “yeni” “umut” yolu olarak CHP gericiliğini seçmiştir. Ve diğerleri.
Burada üç neden bulunmaktadır. Birincisi; devrimci cepheyi de olumsuz şekilde etkileyen, 1990’lı yıllarla başlayan, 2000’li yıllarda şahlandırılan, bilimsel komünizme ve ona yakın ideolojik akımlara karşı yürütülen tasfiyecilik rüzgârıdır. Gerici sınıflar, mevcut koşulların etkisini, devrimci komünist güçlerin zaaf ve eksikliklerini de kullanarak, devrimcilerin ve komünistlerin etki alanında bulunan kitleye nüfuz edebilmektedirler. Bu noktada, başta KAYPAKKAYA geleneği olmak üzere, birçok devrimci cephenin kendi kitlesine yönelik sorumluluklarını yerine getirmede zayıflıklar gösterdiğini söylemek gerekir.
İkincisi; sosyal demokrasinin “sol” saplantılarından kurtulamayan Türkiye-Kuzey Kürdistan halkının bu zaafına karşı devrimci ve komünistlerin istenilen kararlı teşhir politikasını gösteremediğidir. Dolayısıyla ezilen halk kitlelerinin önemli bir kesimi, daha da somut konuşursak, devrimcilerin ve komünistlerin aileleri dahi CHP’den vazgeçemeyerek ‘orada da solcular var’ arayışını devam ettirmektedir. Ezilen halk kitlelerinin, kendilerini kısmen “korumak” için, kendilerine “yakın” olan birilerini aramaları ve korkularını bir nebze de olsa “gidermeleri”, devrimci ve komünistlere olan güvensizliklerinden önce gelmektedir. Sosyal demokrasinin üç çeyrek asırdır tamamen gericileştiği bir çağda, ilericilik söylemlerine karşı mücadele etmemek, devrimci komünist hareketin ‘düşmanı yalnızlaştırma’ siyasetinden beslenmekte ve doğal olarak halk kitlelerin şu ya da bu şekilde gerici sosyal demokrasiye “umut” dolu gözlerle bakmasına vesile olmaktadır.
Üçüncüsü; emperyalizmden aldığı icazetle, bir saray darbesiyle Baykal’ın yerine geçirilen ve muhaliflerinin temizlenerek güçlü kılındığı 3K’nın (Kürt-Kızılbaş-Komünist) “yeni” “temsilcisi” rolünü oynayan, kurultaylarda Deniz Gezmiş’in resmini astıran, 68’in yaşayan ruhu olduğunu iddia eden, “değişim” içerisindeki CHP’nin 2. Kemal’inin de payı önemli oranda vardır. Her ne kadar komünist ve devrimciler açısından, Kılıçdaroğlu’nun izlediği siyaset net olsa dahi, geniş kitle bünyesinde bunun aynı olduğunu söyleyemeyiz. Unutulmamalıdır ki, şimdiye kadar yaptığımız ajiteler arasında bulunan ‘bu devlet tamamen Sunni ve Türk anlayışı üzerinden şekillenmiştir, hiçbir Kürt ya da Alevi, devletin yönetici organlarında yer alamaz’ formülasyonu, tersine dönerek, devletin hanesine yazılmaktadır. Artık Alevi, Kürt ve hatta “komünistler” dahi, gerici sistemin projelerinde yer almaktadırlar. Onlar açısından projenin sosyal tabanı genişleyebilir ya da daralabilir. Ama asla aidiyet üzerinden kendi siyasetini sınırlamazlar. Sınıf karakteridir asıl belirleyici olan. Geldiği mecra değil. Hal böyle olunca, yıllar yılı ezilen kitleler, “kendinden” gibi görünenlere meyillenmektedir. Son tahlilde, devrimci saflarda bulunmuş ama uzun süredir ilişkisizleşmiş sanatçı ya da kişilerin tercihleri, CHP’den yana gelişmiştir. Bu durum doğal görülmemeli, her üç örnekte de verdiğimiz ideolojik zaafların kökenine iyi inilmelidir. Aksi taktirde lafzı çokça edilen tasfiyeciliğin “sol” versiyonunu yaşamak içten bile değildir.
Emre Saltık ve Hilmi Yarayıcı’nın dışında, burjuva basında en şatafatlı haberler arasında verilen, Yılmaz Güney’in kardeşi Yaşar Pütün ile yoldaş KAYPAKKAYA’nın kardeşi Elif Güneş dikkat çeken pozisyondaydı. Zira Elif Güneş için, ‘70’li yılların büyük komünisti İbrahim Kaypakkaya’nın kardeşi’ ifadelendirmelerinde bulunuldu. “Sayın” Güneş, yaptığı basın açıklamasında ‘İbrahim büyük bir teorisyendir’ deyip, ‘ağabeyim gibi demokrasinin savunucusu olacağım’ beyanında bulundu. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Hem KAYPAKKAYA büyük teorisyendir diyeceksin hem de, başından aşağıya komünizm ile örülü düşünce silsilesini, ufku burjuva çığırtkanlığını aşmayan demokrasi bulamacına banacaksın. Bizce Elif Güneş, meseleye yanlış yerden sarılmaktadır. KAYPAKKAYA öyle derin bir bütünlük arz etmektedir ki, değil bir saray darbesiyle, CHP’yi komple devirseniz dahi sistem içerisine çekemezsiniz. “Seçim” yarışında paçavra yalanlarınıza, KAYPAKKAYA’nın düşünce sistematiğinden bir kelime dahi yama yapamazsınız. Bilimsel komünizm, ne aile tekelidir ne de aşiretlerin töresidir. Yoldaş KAYPAKKAYA, vitrin olarak dahi, gerici düzen ve onun peçesi parlamento için en ihtilalcı komünizmin temsilcisidir. Bu gerçekliği, onun üzerine çullandığınız gerici şehvetlerinizle gizleyemezsiniz.

 
Share