Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Emperyalist İşgal Altında ‘Rejim Değişikliği’ Halleri

Uzun zamandır Ortadoğu’da gelişmekte olan halk ayaklanmaları, Libya süreciyle birlikte biraz ezber bozan bir duruma girmişti. Kaddafi rejiminin, ezilen halk yığınları ve ülkedeki diğer gerici feodal unsurlar üzerindeki canice diktatörlüğü, çelişkinin yasasından bağımsız olmayarak, haklı isyanlara neden oldu. Ezilen halk yığınları canhıraş bir başkaldırı göstererek, yarım asırlık Kaddafi sultasını sallamaya başladılar.
Sol basında, ‘petrolün sömürgeleştirilmesi’ başlığı altında yürütülen tartışmalarla, emperyalist işgale ilişkin çeşitli yorumlar yapılırken, sanki Kaddafi gericiliğinin çok uluslu şirketlerden bağımsız bir petrol piyasası imajı varmışçasına çizilen resim, bir dizi kafa karışıklığına neden olmaktadır. Bilinir ki Kaddafi, Batılı emperyalistler tarafından “kabına sığmaz” olarak nitelendirilse de, emperyalist-kapitalist sistem ile iç içe birliktelikleri söz konusuydu. Libya’nın yer altı kaynakları her ne kadar Kaddafi’nin “haşarılığına” takılsa dahi, pazara sunulması, işlenilmesi tamamen emperyalist sistem tarafından yapılmaktaydı. Yani, kimilerinin dediği gibi, “kontrol altına alınmak istenen petrol” zaten kontrol altındaydı. Tabi ki emperyalist güçler, mevcut olanı sorunsuz himayesi altına almak isterler. Bunu her zaman arzularlar. Ama zaten kontrolü altında olan bir durumu, sorunsuz hale getirmek için, fiili işgali göze almazlar. Fiili işgal için daha büyük nedenleri olmalıdır. Peki gerçekleşen işgaldeki ana hedef nedir?
Sınıflar tarihinde gözlemlenen en güçlü olgu şudur; egemenler, ezilenlerin asla ayaklanmasını istemezler. Ne pahasına olursa olsun ezilenlerin ayaklanması, ezilenlerde mevcut gerici rejimlerin yıkılabileceği düşüncesini uyandırır. O yüzden, egemenler, bir yere müdahale ettiklerinde, halk kitlelerini, müdahale ettikleri coğrafyanın gerici güçlerine karşı ayaklanmasını ilk temelde önermezler. Çaresiz kaldıklarında gündeme alırlar ama bu onların kullanacağı en son şıktır. Ezilen sınıfların kendi yakıcı güçlerini keşfetmelerini asla istemezler. Emperyalizmin ve gerici uşakların kâğıttan kaplan olduklarını görmelerinden korkarlar. Tüm bunlardan ötürü, Ortadoğu’daki ayaklanmalarla birlikte ilk paniğe kapılan emperyalistler olmuştur. Her ne kadar kaos ortamlarından yararlanıp, çeşitli komprador grupları arkalarına alıp, halk yığınlarının devrimci değişim taleplerini kendi mecralarına kanalize etseler dahi, kontrol dışı ortaya çıkan kaos emperyalistlerin işi değildir.
Hatırlanmalıdır ki, ABD ve Avrupalı emperyalistler son ana kadar Mübarek’in kalmasını istiyorlardı. Yine Fransa Bin Ali’nin “adil” seçimlere kadar kalmasını istiyordu. Ama halk yığınlarının devrimci istemleri karşısında tutunamayarak, manevra yapmak zorunda kaldılar. Halk güçlerinin haklı meşru isyanlarını, Ortadoğu’nun yeniden organizasyonu sürecine dâhil etmeye çalıştılar-çalışıyorlar. Tüm bu yaşananlarda şu tecrübe çıkmalıdır ki, emperyalistlerin ilk korktukları halk kitlelerinin haklı-meşru isyanlarıdır. Bu isyanların anti-emperyalist bir boyuta devrilmemesi için, ittifak yaparak “rejim değişikliğine” gitmeyi zorunlu olarak görürler. O yüzden, zaten kendi kontrolünde olan bir ülkenin petrolünün peşine koşmak, olsa olsa atıl bir nedendir. Halk güçlerinin Kaddafi ile hesaplaştığı, çeşitli aşiret topluluklarının bağımsızlığını ilan ettiği ve ‘yeşil’ emperyalizmin bölgedeki gücünü göz önünde bulundurdukları için, inisiyatifi kaybetme riskine girmeleri beklenilemezdi. Müdahale bu yüzden gündeme girdi. Emperyalist işgalin esas eksenini, halk isyanının nereye çıkacağını bilmedikleri için, petrolün kontrolünden ziyade, ezilenlerin devrimci istemleri ve diğer gerici aşiretlerin kontrolü oluşturuyordu. Bu sayede de, çokta hoşlanmadıkları Kaddafi’den kurtulmuş olacaklardı.
Emperyalist, koalisyon güçleri ile başlattıkları işgal operasyonunu NATO komutasına sokarak, “hukuki” bir durum sağlayıp, “rejim değişiklinin” kaçınılmazlıkları üzerinde duruyorlar. “Rejim değişikliği” egemenlere, her derde deva “insan haklarına” uymayan iktidarlara “müdahale” etmenin kapısını aralıyor. Artık sınır ötesinden nükleer bomba aramaya, ikiz kuleleri düşürmeye ihtiyaç duymuyorlar. Rejimin “insan haklarına” uygun olmaması kâfi! Artık bu “hak” hangi dönemlerde genişler hangi dönemlerde kapanır, emperyalist kampın kendi çelişkileri belirleyecek.
Emperyalist işgale karşı ne yapılması gerektiği sorusunu sormak yerine, ne yapılmaması gerektiğinin altı çizilmelidir. Devrimci komünistlerin, bir şeye karşı olmama babında, düştükleri bir dizi yanılsama vardır. Bunlar deşifre edilmeden, emperyalizme karşı olayım derken, başka gericiliğe taraf olmamak içten bile değildir. Gazetemizin 7. sayısında sayın Oruçoğlu, ‘Kim Haklı’ metaforu üzerinden, bazı tespitlerde bulunmuştur. Hak meselesini sınıfsal boyuttan çıkarıp, hümanist refleks boyutuna sokan algılayış, uluslararası komünist hareketin (UKH) sıkıntıları arasındadır. Her daim baş düşman arama hastalığı, mekanik bir saplantıdır. Bundan dolayıdır ki Şah’a karşı Humeyni’yi destekleyenler, Humeyni’nin hunharca katliamları altında ezilerek, olası bir İran demokratik devrimini uzun bir dönem kapadı. İroninin kendisi şu ki, tecrübesiz olan İranlı komünistlerin Humeyni’yi o yıllarda desteklemesini “normal” karşılayabiliriz ama onca yaşanan deneyime rağmen Oruçoğlu’nun bu tavrına ne diyebiliriz?
“Haklılık” aidiyeti üzerinden sınıf savaşımı yürümez. Bazen gerçeğe işaret etmek, doğruya işaret etmek değildir. Zira Erdoğan da Dersim katliamından bahsetmektedir. Talebi haklı, ama haklı talebi, dünya gericiliğinin yeni yönelimine hizmet etmektedir. Her koşul altında baş düşman arayan mekanik materyalistler değil, tarihsel zorunluluklar gereği Çan-Kay-Şek ile güç birliği yapan ama güçlerini katiyen “hak” için dağıtmayan, komünizm mücadelesi için seferber edenler olmalıyız. Libya’da emperyalist işgale karşı çıkarken Kaddafi’nin direniş pozisyonunu gözetenler ve halk isyanının, devrimci komünizme yürümesine yol açanlar olmalıyız. Son sözümüz bu olsun…

 
Share