Yazarın Diğer Yazıları
Dilsel Çeşitlilik Mücadelesi Kapitalizme Karşı Mücadeleye İçkindir[1]
Türbanda Çifte Standart![*]
AKP'nin "Çay Partisi"[*]
VAN İZLENİMLERİ… (YA DA DEVLETİN ÇOK İŞ YAPIYORMUŞ GÖZÜKÜP HİÇBİR ŞEY YAPMAMA MAHARETİ)[1]
“VESAYET REJİMİ” ÖLDÜ, YAŞASIN “İLERİ DEMOKRASİ”![*]
Bir Sivrisinek Masalı: 141-142, TMY 8, TCK 159, TCK 301 ve ilh…[1]
'Ne Oluyor' (mu?)![1]
Antropolojide “Kuram”ı Düşünmek![*]
12 Eylül Kime Karşıydı?[1]
İskenderiye Kütüphanesi[1]
“Aynı sulardan içmişiz biz...”[*]
Bir “Kültürel” Yara Olarak İşkence[1]
Otuzüç Kor Düştü Yüreğimize...[*]
“Türk Realitesi” mi?
“Estamos Hasta La Madre/Gına Geldi!”[*]
Coğrayam(ız)ın Hali Hakkında[1]
Sizin “Sokağa Dökecek” Kaç Adamınız Var?[*]
Gelecek: İsyan ve Sosyalizm[*]
“Üç Fidan”ın Yoldaşı Bir Ulu Çınar
Korkunun ve yabancılaşmanın üzerine gidebilmek…[1]
Bir Şehir Efsanesinden Bir Rant Masalına[*]
“Karım ve Kızım Rüyamda Soyunuyordu, Öldürdüm…”[*]
Latin Amerika’dan özerklik deneyimleri (II)[*]
Hrant Dink neden katledildi?[*]
19-22 Aralık 2000’in anımsatıp öğrettikleri[*]
AKP’nin “Şeytan Üçgeni”[*]
“Laik Polis Devleti”nden “Cemaatçi Polis Devleti”ne…[1]
Türban ve “taraf”ları…[*]
'Osmanlı'da oyun bitmez': Kürt 'açılımı' ve ötesi[*]
“Bildiğimiz üniversite”nin sonu ya da kapıdaki distopya: Neo-Liberal üniversite[*]
Egemenlerin “Pyrrhus zaferi”: F-TİPİ[*]
Birikim'in "yeni dönemi" üzerine [*]
F-Tipi 'a la turca'dan 'son' haberler![*]
KENTLERİ İNSANLAŞTIRMAK…
Komutan(ımız) CHE
Bir “imkansız aşk” hikayesi : “akademi ve özgürlük”
“Tecavüz Kültürü” Mü? [1]
Türk(iye) muhafazakârlığı üzerine…[*]
Cin şişeden çıkarken…[*]
YÖK’ün beş hali [1]
Etnisite ile sınıf, kültür ile ekonomi-politik üzerine gözlemler[1]
Bir "yapı üstadı"nın ardından... [*]
Ve Uğur, ve Ceylan, ve TMK mağduru çocuklar...[*]
Serbest piyasa ekonomisi, kriz, üniversiteler...[*]
Popüler kültür üzerine[*]
Türk'ün 'Gayrimüslim'le imtihanı(*)
| F-Tipi 'a la turca'dan 'son' haberler![*] |
|
SİBEL ÖZBUDUN
“dünyadan,/memleketinden,/insandan umudun kesik değil diye, ipe çekilmeyip de,/atılırsan içeriye, yatarsan on yıl, on beş yıl,/daha yatacağından başka, sallansaydım ipin ucunda,/bir bayrak gibi keşke,/demeyeceksin, yaşamakta ayak direyeceksin.”[1]
Bir tane daha geldi: İki sayfa; ilk sayfası sarı, ikincisi beyaz... İlk sayfanın sol üst köşesine kuruboya kalemle kırmızı bir çiçek ile yeşil yaprakları çizilmiş. Sağ üst köşeye ise renkli minik boncuklarla üç adet çiçek figürü işlenmiş. Bu boncuklar aynı zamanda iki sayfayı birleştiren ataç görevi görüyor. Sayfanın sağ alt köşesinde kuruboya bir çiçek daha çizilmiş; ikinci sayfanın sol üst köşesindeyse bu kez bir çıkartmayı andıran bir demet çiçek figürü yapıştırılmış… Bununla da kalmadı, zarfın içinden, elde işlenmiş bir küçük kardanadam çıktı. Beyaz-pembe yünle işlenmiş, göz ve düğmeleri siyah, kendisi işaret parmağı büyüklüğünde… Bu küçük hatıra ve hediyeyi bizim beğenmemiz umudu iliştirilmiş! Deniz’in mektubu Can Yücel’in dizeleriyle başlıyor. O ne mektup okumadıkları zaman ne iş yaptıklarını, bu iş için kaç para ek ödenek aldıklarını hep merak edegeldiğim “mektup okuma komisyonu” ise Can Baba’nın dizelerinin hemen yanına basmış, kırmızı “GÖRÜLDÜ” damgasını… Bu damga mektubu bir liseli kızın hatıra defteri görüntüsünden kopartıp acılı gerçeğine döndüren bir uyarı görevi görüyor aynı zamanda. İnsana gerçeküstü gözüken bir tezatla… Çünkü Deniz hayranlık duyduğu şarkıcılardan, sevdiği delikanlıdan, izlediği dizilerden, kız arkadaşlarıyla kavgalarından söz etmiyor sayfalarında. Okurken insanı ürperten, suçluluk duygusuna boğan şeyler yazmış. “Mesela” mı? “… Sincan’daki gelişmelerden kısmen de olsa bilginiz vardır sanıyorum. Haziran ayı başında günde 8 kez kapı dövme ve slogan atma eylemleri yapıyorduk devrimci tutsaklar olarak. Bunun nedeni, tümü de kanuni ve elbette meşru olan haklarımızın uygulanmasının, defalarca idare ile görüşmeler yapmamıza, suç duyuruları ve çeşitli resmî kuruluşlara dilekçe yazmamıza rağmen, bunların her defasında olumsuz yanıtlanması da bir yana, baskıların ve keyfi uygulamaların daha da pervasız bir şekilde artırılmasıydı. Taleplerimiz, sohbet hakkımızın tam olarak, yani 10 saat ve 10 arkadaş ile gerçekleştirilmesi (2,5 saat ve 6-7 kişi ile sınırlandırılmıştı en başından beri); 5 kitap bulundurma sınırına son verilerek tüm kitaplarımızı yanımızda bulundurabilmemiz (ki “Adalet” bakanlığının 2005 yılındaki bir kararı ile bu sınır resmî olarak kaldırılmıştı, ancak Ankara Kadın Hapishanesi İdaresi bu hapishanenin açıldığı günden, yani 2006’dan beri 5 kitap sınırını kaldırmak bir yana, azıcık da olsa esnetmedi), havalandırmadaki pencerelerin açılarak karşılıklı havalandırmalarda bulunan tutsakların birbirini görme ve konuşma imkânının sağlanması; 1. müdür ve savcı ile görüştürülmemiz… Bunlar başta olmak üzere bir dizi talebimiz var. Sonuçta haziran ayı başında eylem sürecine başladık. İdarenin buna yanıtı ise sürgün oldu. (…) Darp, vs. ise bu tür sürgünlerin ‘vazgeçilmez’ tamamlayıcısı zaten bildiğiniz gibi. Ancak tabii eylemlerimiz devam etti (ve hâlâ da devam ediyor.) Bunun üzerine, üstelik tutuklu olduğum hâlde ve duruşmalarım Ankara’da devam ediyorken, beni de buraya sürdüler. Sürgün sırasında ringin de geç gelmesiyle 2,5 saat civarında ‘fazladan’ bir işkence seansı da eksik olmadı. Tahmin edileceği gibi bununla ilgili suç duyurularına henüz yanıt gelmese de, sonuç malum… Üstelik bir de bizlere sevke karşı durmak ve gardiyanlara saldırmak gerekçesiyle ‘disiplin’ soruşturmaları açtılar! İşkenceler nedeniyle burada, hastanede rapor almaya gittiğimde ise doktorların tutsaklara karşı o klasik tutumu ile karşılaştım! Faşizm hekimleri kör ediyor sanırım, ki doktor vücudumdaki morluk, kızarıklık ve izleri görmedi! Rapor etmedi, üstelik raporu da okumamı engellemeye çalıştı. Suç duyurusuna da yine bildik ‘soruşturmaya yer yoktur’ kararı geldi. Ki 4,5 yıllık tutsaklık hayatımda benim ya da başka tutsakların sayısız suç duyurularına istisnasız aynı yanıt gelmiştir. Öte yandan, aleyhimize açılan davalar da yüzde 100 olumlu yanıtlanmıştır. İşte adalet! Bu hapishanede ise, geldiğimden beri tek tutuluyorum koğuşta. Adeta ağır müebbet hükümlüsü koşullarındayım. Ağır müebbetler yan yana hücrelerde kaldıklarından en azından sınırlı da olsa alış-veriş, paylaşım olanaklarına sahipler. Burada benden başka devrimci tutsak olmadığı bahanesiyle, yanıma çok istedikleri hâlde adli tutuklular da verilmeyerek koyu bir izolasyona maruz kalıyorum. Bununla birlikte sohbet, kütüphane, atölyeye çıkmam engelleniyor, onu da geçelim, tesadüfen de olsa adli arkadaşlarla karşılaşmam da engelleniyor… Kötü bir tablo çizmiş gibi oldum. Ancak ben her şeye rağmen çok iyiyim…” Deniz’in eksik bıraktıklarını Tekirdağ’dan Coşkun ve Cihan tamamlıyorlar. Onlar da “ağırlaştırılmış müebbet”teki arkadaşlarının durumu konusunda bilgilendiriyorlar bizi: “Ağırlaştırılmış müebbetlik tutsaklar havalandırma sürelerinin 1-2 saatle sınırlandırılmasına itiraz ettiği için hergün soruşturma açılıyor, ceza veriliyor. Şimdiden 10 ay ziyaret, 10 ay iletişim (mektup, faks, telgraf) cezası verildi. Soruşturmalar, cezalar devam ediyor. (…) Ağır müebbetlik tutsakların yaşam koşullarının iyileştirilmesi, havalandırma sürelerinin uzatılması ve yan yana olan hücrelerdeki tutsakların beraber havalandırmaya çıkabilmesinin sağlanması için bir kere daha duyarlık çağrısında bulunuyoruz.” Ardından Edirne’den Zeynel alıyor sözü: “(…) son dönemde de ring aracındaki kamera biz tutsaklar tarafından kapatıldığından hastaneye götürülmüyor, mahkeme-Adliyelere götürüldüğümüzde ise saldırılara maruz kalıyoruz asker tarafından…” Cezaevlerinden yine haykırışlar yükseliyor. Sağır kulaklara, uyuşmuş beyinlere, körelmiş vicdanlara erişebilmek için. Belli ki 28 tutsağın diri diri yakılarak,[2] kurşunlarla, ayaklar altında çiğnenerek, tekmelenerek, dipçiklenerek yaşamını yitirdiği, yüzlercesinin sakat kaldığı ve hiçbir sorumlunun cezalandırılmadığı,[3] sinsice planlanmış[4] “Hayata Dönüş” operasyonlarıyla F-Tipi’nin bembeyaz unutulmuşluğuna terk etmek, intikam duygularını soğutmamış egemenlerin. Onlar, o uçsuz bucaksız tecritleri içerisinde insan olduklarını, insanca bir muameleye hakları olduğunu, kendilerini padişah sanan “küçük dağların yaratıcıları”nın keyifleri öyle istedi diye mektuptan, kitaptan, havalandırmadan, doktordan, ziyaretçiden alıkonamayacaklarını hatırlatmak için hücre duvarlarını dövdükçe, sloganlarını haykırdıkça o kadîm ve soğumak bilmez kin bir kez daha kaldırıyor başını. “İçeridekiler”in sayısı 120 bini buldu çoktan. Bu sayının 12 Eylül döneminde 80 bin olduğu göz önünde bulundurulursa, evet, yeni bir “Türkiye rekoru” bu. Doğru dürüst ısıtılmayan, havalandırılmayan koğuşlarda aynı ranzayı paylaşarak, yerlere atılan döşeklerde, sıkış-tepiş yaşıyorlar. Ya da hücrelerinde, kimi zaman elini yıkayacak sudan mahrum koşullarda… Hastalıktan kırılıyor çoğu. Aralarında ölümcül durumdakiler, “devletlû”ların kendilerini duyması için umutsuzca uğraşanlar var.[5] İnsan Hakları Derneği’nin raporlarına göre, Türkiye’deki cezaevlerinde 39 kişinin yaşamını yitirdiği, değişik kategorilerde toplam 3 bin 519 ihlâl başvurusunun yapıldığını kaydedilmekte. Rapora göre 2008’de 333 kişi işkence ve kötü muameleye ve 462 kişi ise sağlık hakkı ihlâline maruz kalırken, 64 kişi beslenme, ısınma ve fiziki hak ihlâline, 1602 kişi disiplin soruşturmalarına maruz kalmış.[6] İşin daha da vahim boyutu, bu 120 bin tutsağın yarıya yakınının “tutuklu” statüsünde olması. Yani henüz ceza almamış, davası süren kişiler… Adalet Bakanlığı’nın cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûm sayısına ilişkin olarak Mustafa Sönmez’e kulak verelim: “ Adalet Bakanlığı, bu yılın eylül ayı sonu itibarıyla 63.5 bin hükümlüye karşılık 56.8 bin tutuklunun dört duvar arasında bulunduğunu bildiriyor. Bu ne demektir? Adalet karşısına çıkma durumunda kalanların yüzde 47’si, ceza almamış ama yine de “içeride”dir. Tutuklama kararı, ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olması gerekirken ve adalet kantarında dikkatlice tartılıp verilmesi gereken bir yargı kararı olması gerekirken, yıllardır kural hâline getirilmiş bulunuyor. AKP iktidarı döneminde hem tutuklu hem mahkûm sayısındaki artış çok dikkat çekicidir. 2005’te 56 bini ancak bulan tutuklu ve mahkûm sayısı 2006’da 70 bini, 2007’de 91 bini, 2008’de 103 bini aştıktan sonra 2009’u 116 binin üstünde kapamıştır. 2010’un ilk 9 ayı sonunda ise 120 bini geçmiştir. 2000-2005 döneminde ancak yüzde 10 olan tutuklu ve mahkûm sayısındaki artış, 2006-2010 döneminde yüzde 70’in üstündedir. Artış çok çarpıcıdır! ‘Demokratik’ ülkelerde dört duvar arasındakilerden tutukluların oranı yüzde 30’u aşmazken bizde 12 Eylül darbe yılında yüzde 55’i geçmiş, 1990’da yüzde 33’e inse de sonraki yıllarda tekrar yüzde 50’leri aşmıştır.”[7] Mevcut iktidar döneminde tutuklama fiilî bir cezaya, hatta “muhalifleri bastırma, sindirme aracı”na dönüşürken, cezaevlerinde“darp, işkence ve kötü muamele” de, dur-durak bilmiyor. Bu alanda Tekirdağ Cezaevi, 1980’ler Diyarbakır rekoruna doğru hızlı adımlarla ilerlemekte… Örneğin, “Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Ferhat Tüzer, Kemal Avcı ve Ahmet Burak Eryıldırım işkenceye uğradıklarını iddia etti. Cezaevinde 21 Haziran tarihinde koğuşta bulunan bazı tutuklulara işkence uygulandığı iddiasıyla koğuş kapısına giden Avcı kapıyı çaldı. Bunun üzerine kapıyı açan görevli ve yaklaşık 30 infaz koruma memuru Avcı’yı darp etmeye başladı. Avcı’yı kurtarmaya çalışan Tüzer ve Eryıldırım da işkenceye maruz kaldı. 3 tutuklu uzun bir süre darp edildikten sonra Avcı bayıldı. Başlarında şişlik, sırt, omuz, ayak ve kollarında morluklar bulunan 3 tutuklu revire götürülmeleri gereken iki saat daha ayrı bir odada tutuldu.”[8] Bu da yetmemiş olacak ki, tutsaklara, “konuldukları süngerli odadaki süngerleri yırttıkları gerekçesiyle ‘kurum malına zarar’ vermek suçlamasıyla 80 güne kadar hücre cezası verildi.”[9] Baskı ve eziyet, tutsaklarla da sınırlı kalmıyor, çoğu zaman. Onların ziyaretçileri de “potansiyel suçlu” muamelesinden bolca nasipleniyorlar. Örneğin Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) cezaevi izleme komisyonu tarafından hazırlanan rapora göre, “Edirne F Tipi Cezaevi’nde M.Z.D isimli tutuklunun anlatımına göre, kadın görüşçüsüne, x ray cihazından geçerken sinyal öttü diye gardiyanlar tarafından etek verildi ve pantolonunun çıkarılması istendi. Ziyaretçilerin itiraz etmesi üzerine gözaltına alındığı ve görüşçülere görüş cezası verildiği kaydedildi.”[10] Aynı rapor, “Deli Dumrul”ların cezaevlerinde kol gezdiğini açığa çıkartıyor: Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde yapılan arama sırasında, örneğin, bir mahkûma ait kuru boya kalemlere ‘kantinde satılmadığı’ gerekçesiyle el konulurken, aynı cezaevinde kalan bir başka tutuklunun gazeteden yaptığı kalemliklere hapishane ikinci müdürü sakıncalı bularak el konulmuş. Tutuklunun ‘ne tür bir sakınca var” sorusuna “işlikler dışında üretmek yasak’ yanıtı verilmiş! [11] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda, Avrupa’da modern cezaevlerinin yararcı İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın Panopticon tasarımından nasıl geliştiğini anlatır. Batı dünyasında Aydınlanma yıllarına dek uzanan Enkizisyon yöntemleri, “ibretlik” cezalandırma (halkın önünde idam, yakma, işkence…) Panopticon tasarımıyla birlikte “suçlu”yu tecrit etmeye yönelik ve mahkûmların yalnızca görevliler tarafından gözlendiği bir profesyonel bir “ceza infaz sistemi”ne bırakır yerini. Hedef artık mahkûmun bedenine acı vermek değil, onun ruhunu teslim almak, onu kişiliksizleştirerek edilginleştirmektir. “Modern ceza ve infaz sisteminin bir diğer özelliği, Ortaçağ’ın işkencecisinin yerini artık kocaman bir teknisyenler ordusunun almasıdır. Psikologlar, hekimler, din adamları, eğitmenler, bakanlık görevlileri, gardiyanlar ve bir sürü başka insan cezalandırma sürecinin parçasıdırlar. Cezanın artık ekonomisi, sosyolojisi, psikolojisi, antropolojisi, mimarisi, vb vardır. Bu teknisyenler ordusu arasındaki işbölümü öylesine rafine bir hâl almıştır ki, sonuçta kimse yargılama hakkını gerçekten paylaşmıyormuş gibi hissetmez kendini. Hâlbuki tam tersine, cezalandırma artık kolektif bir eylem hâline gelmiştir.”[12] F-Tipi’nin Türkiye’ye “modern”, “AB standardında”, “beş yıldızlı otel gibi” güzellemeleriyle giriş yaptığı, hatırlarda. “AB standardında” olduğu yalan da değil; Bentham’ın Panopticon’undan mülhem, devasa bir gözetim/denetim aygıtı olduğu da. Ama Türk yönetim geleneğinin bir özelliği vardır; “yeni”yi benimserken “eski”den tümüyle vazgeçmeyi göze alamaz. Bu nedenle “Batılı”yı hep “yerli”yle, “yeni”yi “atadan kalma”yla harmanlayarak hilkat garibesi, olasız karışımlar üretir durmaksızın. Belki de bu yüzden, şimdi o “AB-standartlı” F-tiplerinde, burnu Kaf dağında küçük adamlar kol geziyor, kafa-kol kırıp tutsaklara ömür boyu görüş-mektuplaşma, doktora çıkma yasağına uzanan keyfî cezalar uyguluyorlar. Utanmasalar, “Padişahım çok yaşa!” diye bağırtmaya kalkışacaklar “içeridekiler”i. Onları ancak dışarıdan “içeriye” yükselecek itirazlarımız durdurabilir.
N O T L A R [*] Kaldıraç, No:115, Kasım 2010… [1] Nâzım Hikmet. [2] “Türkiye cezaevleri tarihinin en büyük ve en kanlı baskını olan “Hayata Dönüş Operasyonu”nda 20 bin kimyasal bombanın kullanıldığı savunuldu. TAYAD’lı aileler adına basın açıklamasını okuyan Gülsen Kargın, ‘Operasyonlarda 28 tutuklu ve hükümlü yaşamını yitirdi. Operasyonlarda 6 kadın diri diri yakılarak öldürülmüştü. Buna karşın dönemin Adalet Bakanı 28 insanın ölümüyle sonuçlanan operasyonun çok başarılı olduğunu söylemişti’ dedi. Operasyonlarda 20 bin bombanın kullanıldığını savunan Kargın, ‘Ne olduğu açıklanmayan kimyasal bombalar ve silahlarla insanlarımız yakıldı. Bu kimyasal bombalar, silahlar neydi? Evlatlarımızı hangi kimyasal silahlarla yaktınız, açıklayın’ diye konuştu.” (“Hayata Dönemeyenler Anıldı”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2008, s.6.) [3] Mesut Hasan Benli, “Hayata Dönüş Dokuz Yıldır Karanlıkta”, Radikal, 19 Aralık 2009, s.10. [4] Ümraniye Cezaevi’ndeki “Hayata Dönüş” operasyonu öncesinde, savcılarla Jandarma Bölge Komutanlığı’nda gizli toplantı yapıldığı, aydınlardan oluşan arabulucuların çalışmaları sürerken operasyona hazırlanıldığı ortaya çıktı. (“… ‘Hayata Dönüş’te Yeni Belgeler”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2010, s.4.) [5] “Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde 21 tutuklu ve hükümlünün ölümcül hastalıklarla mücadele ettiği belirtilerek serbest bırakılması istendi.” (“Cezaevlerinde Yaşam Savaşı”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2009, s.7.) ve: “Türk Tabipleri Birliği Kanser Danışma Kurulu Başkanı Dr. Ali Çerkezoğlu, 2002 yılında 59 bin olan mahkûm sayısının 118 bini geçtiğini belirterek, ‘Bu artış, mahkûmların çok ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalmasına neden oluyor’ uyarısında bulundu. Çerkezoğlu, cezaevlerinde 41 mahkûmun kanser gibi hastalıklarla savaşıp ölümle pençeleştiğine dikkat çekerek, ‘Bu hastalara aileleriyle vedalaşmalarına izin verilmesi bir insan hakkı gereğidir’ dedi.” (“Cezaevlerinde 41 Ağır Hasta Ölüm Eşiğinde”, Radikal, 4 Mart 2010, s.9.) [6] Cihan Oruçoğlu-Ali Açar, “Dünya Barışa Hasret”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2009, s.7. [7] Mustafa Sönmez, “Mahkûm Kadar Tutuklu”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2010, s.12. [8] Hülya Keskin, “Yine Cezaevi Yine İşkence”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2010, s.7. [9] İsmail Saymaz, “… ‘İşkence Karşıtı’ Slogan Atana İşkence”, Radikal, 24 Ağustos 2010, s.8. [10] Mesut Hasan Benli, “Cezaevi Ziyaretinde ‘Etek’ Şartı”, Radikal, 23 Ağustos 2010, s.10. [11] Mesut Hasan Benli, “Cezaevi Ziyaretinde ‘Etek’ Şartı”, Radikal, 23 Ağustos 2010, s.10. [12] Ayşe Hür, “Suç, Ceza, Hapishaneler ve İmralı”, Taraf, 30 Ağustos 2009, s.12. |

