Yazarın Diğer Yazıları
Dilsel Çeşitlilik Mücadelesi Kapitalizme Karşı Mücadeleye İçkindir[1]
Türbanda Çifte Standart![*]
AKP'nin "Çay Partisi"[*]
VAN İZLENİMLERİ… (YA DA DEVLETİN ÇOK İŞ YAPIYORMUŞ GÖZÜKÜP HİÇBİR ŞEY YAPMAMA MAHARETİ)[1]
“VESAYET REJİMİ” ÖLDÜ, YAŞASIN “İLERİ DEMOKRASİ”![*]
Bir Sivrisinek Masalı: 141-142, TMY 8, TCK 159, TCK 301 ve ilh…[1]
'Ne Oluyor' (mu?)![1]
Antropolojide “Kuram”ı Düşünmek![*]
12 Eylül Kime Karşıydı?[1]
İskenderiye Kütüphanesi[1]
“Aynı sulardan içmişiz biz...”[*]
Bir “Kültürel” Yara Olarak İşkence[1]
Otuzüç Kor Düştü Yüreğimize...[*]
“Türk Realitesi” mi?
“Estamos Hasta La Madre/Gına Geldi!”[*]
Coğrayam(ız)ın Hali Hakkında[1]
Sizin “Sokağa Dökecek” Kaç Adamınız Var?[*]
Gelecek: İsyan ve Sosyalizm[*]
“Üç Fidan”ın Yoldaşı Bir Ulu Çınar
Korkunun ve yabancılaşmanın üzerine gidebilmek…[1]
Bir Şehir Efsanesinden Bir Rant Masalına[*]
“Karım ve Kızım Rüyamda Soyunuyordu, Öldürdüm…”[*]
Latin Amerika’dan özerklik deneyimleri (II)[*]
Hrant Dink neden katledildi?[*]
19-22 Aralık 2000’in anımsatıp öğrettikleri[*]
AKP’nin “Şeytan Üçgeni”[*]
“Laik Polis Devleti”nden “Cemaatçi Polis Devleti”ne…[1]
Türban ve “taraf”ları…[*]
'Osmanlı'da oyun bitmez': Kürt 'açılımı' ve ötesi[*]
“Bildiğimiz üniversite”nin sonu ya da kapıdaki distopya: Neo-Liberal üniversite[*]
Egemenlerin “Pyrrhus zaferi”: F-TİPİ[*]
Birikim'in "yeni dönemi" üzerine [*]
F-Tipi 'a la turca'dan 'son' haberler![*]
KENTLERİ İNSANLAŞTIRMAK…
Komutan(ımız) CHE
Bir “imkansız aşk” hikayesi : “akademi ve özgürlük”
“Tecavüz Kültürü” Mü? [1]
Türk(iye) muhafazakârlığı üzerine…[*]
Cin şişeden çıkarken…[*]
YÖK’ün beş hali [1]
Etnisite ile sınıf, kültür ile ekonomi-politik üzerine gözlemler[1]
Bir "yapı üstadı"nın ardından... [*]
Ve Uğur, ve Ceylan, ve TMK mağduru çocuklar...[*]
Serbest piyasa ekonomisi, kriz, üniversiteler...[*]
Popüler kültür üzerine[*]
Türk'ün 'Gayrimüslim'le imtihanı(*)
| Bir “imkansız aşk” hikayesi : “akademi ve özgürlük” |
|
Sibel Özbudun “geleceğe hazırlamaz geçmişe gömer çocuklarını toplum.”[1]
Bu başlığı nereden buldunuz, Tanrı aşkına? “Akademi ve Özgürlük” … “Romeo ve Jüliet”, “Leyla ile Mecnun”, “Ferhat ile Şirin”, “Kerem ile Aslı” gibi bir şey: Umutsuz, kavuşmasız bir aşk, bir karasevda… Hele ki yakın tarihimizin en yerin dibine geçesi, en karanlık döneminin miladının 30. yıldönümünü eda etmemize şunun şurasında bir hafta kalmışken… Ve de “özgürlük mücadelesi” fikrini bir karikatüre, bir farsa dönüştüren nafile bir referandumun tozu dumanı altında soluğumuz kesiliyorken O zaman gelin “O”ndan başlayalım: Bu ülkenin işçilerinin, emekçilerinin, öğrencilerinin, Kürtlerinin, azınlıklarının, Alevîlerinin, sanatçılarının, aydınlarının, devrimcilerinin “yakalamaya bir adım kaldı” dedikleri düşlerini lime lime edip boşluğa fırlatan o karanlık darbe günlerinden… Çünkü bu oturum vesilesiyle tartışmaya açmayı istediğim şeyin, yani “bizim” bozgunumuz -kim ne derse desin- orada başlar. 12 Eylül rejimi ve onun eseri YÖK Akademia üzerine çöreklendiğinde, doğru, Türkiye üniversiteleri dünyanın “en özgür” mekânları değildi. İsmail Hoca yanıbaşımızda otururken bunu iddia etmek, en hafif deyimiyle, “safdillik” olacaktır. 12 Eylül öncesinde Türkiye üniversiteleri, ihbarcılığın, kayırmacılığın, yeteneksizliğin, ezberciliğin, klikçiliğin, vb. kol gezdiği, vasatın hâkimiyeti altında kurumlardır büyük ölçüde. İktisadın, sosyal bilimlerin, edebiyatın, sanatın en muhafazakâr, ekolleri egemendir genellikle kürsülerde. Akademik hiyerarşide yukarılara doğru çıkıldıkça konformizm ve statükoculuğun dozajı artmaktadır.[2] Ama aynı zamanda müthiş, zaptedilemez bir şeyi barındırmaktadırlar bünyelerinde: umudu ve o umudu gerçekleyecek dinamizmi… İsyancı 68 ve ardından da 78 kuşağı, yalnızca siyasal olarak değil, entelektüel, bilimsel, etik, estetik anlamda da muazzam bir eleştirellik kesbetmiş, ülkenin düşünsel, edebi, estetik ve akademik yaşamına büyük bir dinamizm getirmiştir. Hocalar, tartışmacılığından, itirazlarından yıldıkları gençlere karşı akşam ertesi günkü “derslerini çalışıp” girmektedirler amfilere… Ve bu dinamizm, Akademia’nın genç kadrolarına, asistanlara, yardımcı doçentlere de sirayet etmiştir. Kim ne derse desin, 1970’lerin Muzaffer Sencer’li, Oya Sencer’li, Oya Köymen’li, Mübeccel Kıray’lı, İsmail Beşikçi’li, ne bileyim, Halil İnalcık’lı, Nuri Karacan’lı, Gülten Kazgan’lı, İzzettin Önder’li sosyal bilimler sahnesi, bu dinamizmin etkisiyle zirve yapmıştı… 12 Eylül, üniversitede öncelikle bu dinamikleri boğmaya yöneldi. Bu vahşetin öyküsünü burada anlatmayacağım; bu hem saatler sürer, hem de çoğunuzun tanış olduğu bir öykü. 12 Eylül sonrasında Cunta yönetiminin yayınladığı 1402 sayılı yasa ve kampüslerde estirilen devlet terörü sonucunda (erkeklerde favori hizasını kulak memesi boyuyla, bıyık hizasını dudak kenarlarıyla, kadınlarda etek hizasını diz kapaklarıyla sınırlayan ve hem öğrencilere, hem de öğretim elemanlarına dayatılan “kıyafet yönetmelikleri” bu terörün en hafif veçhesiydi…) binlerce öğretim elemanının üniversite ile ilişkisinin kesildiğini anımsamakla yetinelim. Evet, 12 Eylül, hocaların ve öğrencilerin en iyilerini, en dirilerini, kendini topluma karşı sorumlu hissedenlerini, “aykırı” konuları kurcalamaktan çekinmeyenlerini, “tabu” tanımayanlarını, eleştirel olanlarını üniversiteden çekti aldı… Geriye en silik, en “neme lazım”cı, en “bana dokunmayan yılan”cı, en “emir demiri keser”ci “tortu”yu bırakarak… Hocasını gördü mü koşup çantasını elinden kapan asistan; “Ben Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarından her zaman ve her yerde emir almaya ve onu ifaya hazırım,” diyen postal yalayıcı profesör; 12 Eylül rejiminin üniversiteleri içine soktuğu demir cendere YÖK’ün her uygulamasında keramet arayan, üniversitenin “Fatih Terim”i İhsan Doğramacı karşısında ceketini ilikleyen rektör… Birbirlerinin sırtını kaşıyarak adına “üniversite” denilen bu arpalıkta sonsuza dek mamur-müreffeh bir yaşam sürdürebilirlerdi bundan böyle… Bakın YÖK’ün “reformcu” başkanlarından Kemal Gürüz, 2000’li yıllarda TÜSİAD’ın arkaladığı “hamle”yi başlatırken, nasıl “şecaat arz ediyordu”: “Biz uyduruk raporlarla nasıl doçent olunduğunu, 22 sene hukukla ilgili bir kelime yazılmadan hukuk fakültesinde nasıl profesör olunduğunu (…) isim isim biliyoruz. Bütün bunlar ortadayken, şimdi bizim susmamız nasıl beklenebilir? (...) Bunların hesabı hukuk düzeni içinde sorulacaktır.”[3] Dikkat, bu sözler 2003’de sarf edilmişti! YÖK’ün başkanı, YÖK’ün eseriyle ne kadar öğünse azdı: Uyduruk raporlarla dağıtılan doçentlikler; 22 yıl boyunca (yani tam da YÖK’ün kurulduğu tarihten itibaren) hukukla ilgili tek bir makale yazmadan hukuk profesörü olan öğretim üyeleri… YÖK’ün Türkiye üniversitelerine en büyük hediyesi… Yeter ki akademik camia, o zaman Milli Askerî Strateji Konsepti’nin tayin ettiği “baş tehdit”ten uzak dursun: Anti-komünist, anti-Kürt, milliyetçi, dönemine göre ya ılımlı-İslâmcı, ya militan laik, ya muhafazakâr Atatürkçü ya radikal Kemalist olsun. Ama her zaman iklime ayak uydursun, değişen rüzgârlara göre davranmasını bilsin. “12 Eylül’ün bu topluma verdiği en büyük zarar ne olmuştur?” diye soracak olursanız, bu topraklardan idealizmi söküp atmasıdır, derim. 12 Eylül’den sonra bu ülkenin insanları -Kürtleri bunun dışında tutuyorum- düş görmeyi ve düşleri için özveride bulunmayı terk ettiler. Tabii üniversitede de… Evet, 12 Eylül rejimi, Türkiye üniversitelerinde en büyük maharetin susmak, uyum sağlamak, rüzgârın ne yönden eseceğini önceden kestirip oraya doğru eğilmek, kraldan fazla kralcı davranabilmek olduğu bir iklimin önünü açarken, bu çürümeye karşı direnebilecek, taze bir soluk olabilecek unsurları devredışı bırakmıştı. Ülke üzerindeki MGK otokrasisi, üniversitede de mediyokrasiyi devreye soktu. 1402 “temizliği”nden başlarını kuma gömerek “yakayı kurtaran” akademik camia, yeni yüksek öğrenim yasasıyla birlikte, Cumhurbaşkanı tarafından “seçilen” ve mevkiini korumak için tek yapması gereken, “üstleriyle” iyi geçinmek olan rektörlerin mutlak otoritesi altında işleyen “kışla-üniversiteler”de buldular kendini. Öğrenciler “iki vize bir sınav” kıskacında başlarını derslerinden kaldırmaz hâle getirilip, nasılsa kalabilmiş birkaç “kılıç artığı” “sağa bakmayı kabahat, sola bakmayı suç” sayan disiplin yönetmelikleri ve kampüslerde ellerini kollarını sallayarak dolaşan “güvenlik güçleri” ile terbiye edilirken, öğretim elemanları da 1981’den bu yana neredeyse hiç değiştirilmeden hüküm süren bir disiplin yönetmeliğinin cenderesi içerisinde soluksuz bırakılmıştı. “Toplu müracaat veya şikâyet etme”yi “aylıktan kesme”; “siyasal ve ideolojik amaçlar dışında olan boykot, işgal, işi yavaşlatma gibi eylemlere teşebbüs etmek veya kamu hizmetlerini aksatacak davranışlarda bulunma”yı “kademe ilerlemesi durdurmak”; “Kamu yararına olan dernekler dışında, Rektörün yazılı izni olmadan, herhangi bir derneğe üye olma”yı, “görevden çekilmiş sayılma” ile cezalandıran bir disiplin yönetmeliği! Ya “Kamu görevinden çıkarma cezasını” yani en ağır cezayı gerektiren fiil ve hâller hangileridir mi diyorsunuz? Hemen birkaçını sıralayayım: 1) Cumhuriyetin niteliklerinden herhangi birini değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik eylem yapmak; ideolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak; boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak, 2) Yasaklanmış her türlü yayını veya siyasi veya ideolojik amaçlı bildiri, afiş, pankart, bant ve benzerlerini basmak, çoğaltmak, dağıtmak veya bunları iş yerine veya iş yerindeki eşya üzerine yazmak, resmetmek ve asmak, teşhir etmek veya sözlü ideolojik propaganda yapmak, (…) 7) Yetki almadan gizli belgeleri açıklamak, 8) Siyasi ve ideolojik eylemlerden arananları görev mahallinde gizlemek, 9) Yurt dışında Devletin itibarını düşürecek veya görev haysiyetini zedeleyecek tutum ve davranışlarda bulunmak, 10) 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanuna aykırı fiilleri işlemek, 11) Kanun dışı kuruluşlara üye olmak, bu kuruluşlarda faaliyet yapmak veya yardımda bulunmak, 12) Yükseköğretim kurumlarının çalışmalarını sekteye uğratacak nitelikte bir disiplin suçuna üniversite öğrencilerini veya mensuplarını teşvik veya tahrik etmek…[4] “Disiplin Yönetmeliği” kisvesi altında tepesinde böyle bir “Demokles kılıcı” sallanan öğretim elemanlarının, vazgeçtim YÖK’ten, rektörden, dekandan; aynı zamanda sicil amirleri olan bölüm başkanları karşısında “öksürmeleri” mümkün mü? Ya da bu yönetmelik, her amire, hiyerarşinin kendi altındaki tüm unsurlar üzerinde mutlak ve sonuna kadar keyfî bir yetke sağlamaz mı? Böyle bir yönetmeliğe dayanarak, diyelim ki işyerinde sendikal örgütlenme yapan, ulaşım zamlarının geri alınması için imza toplayan, ne bileyim, amirinin hoşuna gitmeyecek bir kurumda (örneğin KESK, DİSK, Özgür Üniversite, herhangi sol bir dernek…) konferans veren, yurtdışında “resmî görüş” dışında bir görüş ifade eden… (örneğin “Ermeni soykırımı olmuştur” diyen) bir öğretim elemanını “süründürmek” işten değildir. Hele ki, 12 Eylül’ün en “yaratıcıları”, dolayısıyla da en kişiliklileri eleyip de en vasatları, en “uyaroğlu”ları bıraktığı “doğal-olmayan seçilim” ortamında, MGK (önce “Konsey”, ardından da “Kurul”) - YÖK - Rektör - Dekan - Bölüm Başkanı - Profesör - Doçent - Yardımcı Doçent - Doktoralı Öğretim Görevlisi - Araştırma Görevlisi hiyerarşisiyle kayıt altına alınmış bir üniversite-kışlada, Akademi ve Özgürlük’ten söz etmek, kusura bakmayın ama, dalga geçmek olmuyor mu? Bugünün rektörlerinin çoğunun, 12 Eylül’ün “dokunmaya tenezzül etmediği” asistanlar olduğunu unutmayalım… * * * Evet, 12 Eylül rejimi üniversiteleri, yönetici atamalarını büyük ölçüde merkezî otoriteye bırakan düzenlemeler ve sıkı bir yasa ve yönetmelikler (11 yasa, 57 yönetmelik) ağıyla “devletin organları”na dönüştürdü. 27 Mayıs’la gelen “Özerklik” fikri, bir daha dirilmemek üzere toprağa verilmişti. Üniversitede görevli olanlarınız, YÖK eliyle Rektörlükler, oradan Dekanlık ve bu kanaldan da bölümlere intikal eden “talimatları” hatırlayacaktır: “Kürtçe’nin Türkçe’nin bir diyalekti olduğunu kanıtlayacak araştırmalar yapılmasının teşviki…”; “Anıt Kabir’de düzenlenecek irticayı protesto mitingine öğretim üyelerinin cübbeleriyle katılımının sağlanması…”; “Öğrencilerin yeni öğretim yılında terör örgütlerinin tuzağından uzak durmalarını sağlayacak önlemlerin görüşüleceği Emniyet Müdürlüğü brifingine bölüm başkanlarının katılımını…”; “Ermeni tasarısının ABD Kongresinde oylanmasını protesto eden bildirinin bölümünüz elemanları arasında dolaştırılarak imza toplanmasını…” Bölüm sekreterinizin tuttuğu gelen evrak dosyasını inceleyin; bu türden müdahalelere yüzlerce örnek bulabilirsiniz… Hiç kuşku yok ki, öğretim elemanlarının “neyin” etrafında seferber edileceği, konjonktüre göre değişiyordu… “Kürt savaşı” sırasında dozajı yüksek bir milliyetçilik; 28 Şubat’ta militan Laiklik; Cumhurbaşkanlığı makamı ve YÖK AKP’nin denetimine geçtikten sonra ise, Anti-Ergenekon’culuk… * * * Ancak öyküyü burada bırakmak, eksik anlatmak olacaktır. Çünkü malûm, 12 Eylül darbesi, “durumdan vazife çıkartan” üç-beş işgüzar generalin “vatanı kurtarma” teşebbüsünün ötesinde bir şeydir: Türkiye’nin kamu sektörü ile özel sektör arasında bir denge gözeten, ithal ikameci kalkınma modelinden, neo-liberal modele geçişin kanlı ebesi olmuştur aynı zamanda. Ve bu yeni model, bizzat YÖK’ün kurucusu, ilk başkanı ve duayeni eliyle ilk “vakıf üniversitesi”, Bilkent’in kurulmasıyla neredeyse ilk icraatını üniversiteler alanında gerçekleştirmiştir. Evet, kimilerine tezatmış gibi gelebilir, ama YÖK ile birlikte üniversiteler, eşzamanlı olarak hem merkezî devletin, hem de serbest piyasanın cenderesine sokuldu. Ve neo-liberalizm Türkiye’de attığı her adımda, üniversiteler üzerindeki hükmünü biraz daha derinleştirdi. Üniversitelerde neo-liberal süreçler konusunda çoğunuzun mürekkep harcamışlığı olduğunu biliyorum; tereciye tere satmak niyetinde değilim. Ancak Türkiye akademia’sında 12 Eylül rejiminin mirası üzerine yerleşen neo-liberal siyasaların bugün “Akademi ve Özgürlük” imkânsız aşkının “Kötü Adam”ı rolünü üstlendiğini vurgulamak gerekiyor. Gayet basit bir nedenle: Türkiye’de üniversitelerin neo-liberal tasalluta teslim oluş/ediliş tarihini, 1980’lerin başından bu yana iki evreye ayrılabilir: YÖK’ün (ve tabii Bilkent Holding A.Ş.’nin de) “imparator”u İhsan Doğramacı ile karakterize olan “Vakıf Üniversiteleri” evresi: YÖK patronunun kapı kapı holdingleri dolaşıp patronları “vakıf üniversiteleri” kurmaya ikna etmeye çalıştığı[5] birinci dönem. Bu dönemde “özelleştirme” söylemi, arazileri devlet tahsisli, kamu bütçelerinden desteklenen özel üniversitelerin “Vakıf üniversitesi” adı altında birbiri ardı sıra açıldığı dönemdir. Sermayenin “yükseköğrenim” alanının kârlı bir yatırım alanı olduğunu keşfetmeye başladığı dönem. İkincisi ise, TÜSİAD’ın (sonradan YÖK Başkanı olacak) Kemal Gürüz, Celal Şengör gibi profesörlere hazırlattığı “Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji” başlıklı raporla açılır (1994). Bu, neo-liberal hegemonyanın Türkiye üniversiteleri üzerinde bir öncekine göre çok daha etkin bir işlerlik kazandığı bir dönem olacaktır. Üniversitelerin serbest piyasa ekonomisinin ve sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını öngören bu rapor (ve TÜSİAD’ın daha sonra yayınlanan benzeri raporları) Kemal Gürüz’ün YÖK başkanlığı döneminde (1995-2003) “resmî politika”ya dönüşecek, ve bu politika, Gürüz’ün “Ergenekon terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı günümüze kadar süregidecektir. (Böylelikle, Kemal Gürüz, “fikri iktidarda, kendisi zindanda” olan “tarihi şahsiyetler” arasına katılacaktır.) 1994 raporundan bu yana süregelen (ve Bologna süreciyle tahkim edilen) ve kamu-vakıf tüm üniversiteleri serbest piyasa ekonomisinin aygıtlarına dönüştürmeyi öngören süreç, yükseköğrenim kurumlarının “girişimci, işletmeci ve piyasacı üniversite modeli” doğrultusunda yeniden yapılandırılması girişimidir. Üniversiteler, bu yöneliş içerisinde (Üniversite-Sanayi İşbirliği adı altında) binaları, teknolojik donanımları ve personelleriyle birlikte şirketlerin AR-GE kurumlarına dönüştürülür ve varlıklarını sürdürebilmelerini sağlayacak kaynakları özel sektörden proje almalarına bağlanırken, akademisyenlerin “akademik özgürlükleri” de böylelikle anlamsızlaşmaktadır. Kamu ve vakıf üniversitelerinin sayısı her yıl katlanır ama bütçeden yükseköğretime ayrılan pay her yıl biraz daha kısıtlanırken (2010 yılı bütçesinde yükseköğrenime ayrılan payın milli gelire oranı ise, yüzde 0.91’dir[6]), bölümlerin üniversite kaynaklarından aldıkları pay, “döner”e yaptıkları katkıya endekslenmektedir. Bu ise, doğrudan öğretim elemanlarının, “ne yapıp edip bölümlerine kaynak sağlama” görevine koşulmaları anlamına gelir: şirket şirket dolaşıp “proje pazarlayan”, ürün reklamı yapan, bilirkişi raporlarında şirketleri kayıran, özel sektöre hizmet sunmak üzere firmalar kuran “bilim” insanları… “Teknokent” adı altında arazilerini, binalarını ve elemanlarını özel sektöre pazarlayan ve borsada oynayan “üniversite”ye de böylesi yakışır zaten. Ama iş bununla da kalmaz. Akademik yükseltme kriterleri, her öğretim üyesinin, kadro alabilmek için, belirli bir puanı doldurma zorunluluğunu getirecek tarzda yeniden düzenlenir. Bu puan, bilindiği üzere, öğretim elemanının yayınları, yürüttüğü projeler, lisansüstü danışmanlıkları, katıldığı bilimsel toplantılar vb. üzerinden hesaplanmaktadır. İşin sırrı şudur ki, en yüksek puanı uluslar arası atıflı yayınlar sağlamaktadır ve metropol üniversitelerinde bu puan, akademik istihdam ve ilerleme için bir önkoşuldur. Bu tip dergiler ise genellikle kendi alanlarında zeitgeist’ı yansıtan/biçimlendiren ve merkez-çeper ilişkilerini, işbölümünü tayin eden dergilerdir; örneğin, Marksist iktisat alanında yazılmış bir makalenin, bilimsel yetkinliğinden bağımsız olarak, böyle bir dergide yayınlanma şansı sıfıra yakındır… Bu ise, akademisyenleri, (siyasal, adlî, disipliner kovuşturmalara gerek kalmaksızın) “terbiye eden” bir başka baskı aracı işlevi görür… Üniversitelerin, “özerklik” adına ne kalmışsa onu da yitirmelerine yol açacak son adım ise, “mütevelli” modelinin kamu üniversitelerine dayatılması gibi gözükmekte. Bilindiği üzere, üniversite yönetimlerini üniversite mensuplarının elinden alarak “alanlarında temayüz etmiş” iş adamları, tüccarlar, yerel yöneticiler, siyasetçiler vb.ne veren proje kapıdadır: “Bunun sonucunda da toplumsal yarar hâkim sermaye kesimlerinin, dolayısıyla da sermaye birikiminin çıkarlarına, toplumsal sorumluluk ise sermaye kesimlerine olan sorumluluğa indirgenmiştir. Bir kere bu zincirin halkalarına hapis olunduğunda da üniversitelerin ve Yükseköğretim Kurulu’nun yönetim kurullarında sadece bilim, kültür ve sanat alanlarında değil aynı zamanda ve daha da önemlisi ‘sanayi, ticaret ve finans alanlarında temayüz etmiş özel sektör mensuplarının’ da bulunması garip karşılanmayacaktır. Böylece sermayenin üniversiteleri, yükseköğretimi ve bilgi üretim sürecini kontrolü altına almasının mekanizmaları da oluşturulmuş olur.”[7] diyor Ahmet Bekmen ile İsmet Akça… Bu koşullar altında, yaldızlı lâfların ne anlamı kalıyor, sizce? Örneğin Sabancı Üniversitesi, dilediği kadar “Avrupa ve Dünyanın çeşitli yerlerinden 388 üniversite rektörünün 1988’de Bolonya’da imzaladıkları ‘Magna Charta Universitatum’”a atıfla, “üniversitede sunulan öğretim ve üretilen bilimsel araştırmanın, etik ve entelektüel açılardan her türlü siyasal ve ekonomik güç odağından bağımsız olma”sı gerektiğini geveleyedursun; “Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti, öğretim kadrosu ve yönetimi araştırma, düşünce ve ifade özgürlüğünün eksiksiz bir biçimde sağlanması ve korunmasında ortak sorumluluk üstlenirler,” göz boyamacılığına sarılsın…[8] Araştırma konu ve alanlarının piyasanın “görünmez eli” tarafından dikte edildiği bir ortamda, merak etmeyin, sayın Mütevelli heyeti, öğretim elemanlarınız, örneğin Sabancı Holding’in nükleer enerjiye olan ilgisini sorgulayamaz; Sabancı Holding’e ait işyerlerinde çalışan işçilerin sorunları, yakınmaları[9] üzerine bir araştırma yapamaz, ya da gıda sektörünün tekellerin denetimine girmesi konusunu araştırmayı hayal dahi edemez! Üstelik yalnızca sizinkiler değil, “neme lazım, yarın-öbür gün oraya kapılanırım” diye düşünen, güvenceszleştirilmiş öğretim elemanlarının hiçbiri sizi karşısına almayı göze alamaz… Üstelik, “üniversitenin dili”nin de öğretim elemanlarının eskaza “başka türlü” şeyler akıl etmelerini önlemek üzere, “şirket dili”ne tahvil edildiği bir dönemeçte… Farkında mısınız, artık “idarî özerklik” yerine “toplam kalite yönetimi”nden, “bilim özgürlüğü” yerine “proje çalışmaları”ndan, “bilimsel başarı” yerine “performans”tan, “kalkınma hedefleri” yerine “Üniversite-sanayi işbirliği”nden, “kampüs” yerine “Teknokent”ten, “öğrenci” yerine “müşteri”den, “kamu yararı” yerine “vizyon-misyon”dan söz eder olduk. Öğrenci başarısını “üretim şeridi” mantığıyla ölçüp “öğrenim girdileri-öğrenim çıktıları” arasındaki farkı kantitatif olarak saptamaya yönelen bir “AKTS”nin muhasebecilerine döndük hepimiz… * * * “Despotik bir merkeziyetçilik ile piyasa sarmalına teslim olmuş bir “Akademia”dan nasıl bir ‘Özgürlük’ beklenebilir ki?” sorusunun yanıtını ise, dilerseniz gelin kantitatif ve ampirik (yani bilimsel!) bir küçük “etüd”le vermeye çalışalım. Ne yapalım? Örneğin, son otuz yıldır toplumumuzu sarsan, “hassas” anahtar sözcüklerle YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi’ne ait arama motoruna girelim ve bu süre içerisinde toplumun sinir uçlarına dokunan, duyarlı konulara üniversitenin ne kadar tepki verdiğini araştıralım. Sizi şimdiden temin ederim, sonuçlar gerçekten de ilginç olacak… Merkez’de kayıtlı toplam 258 668 adet tez çalışması (y. lisans + doktora) bulunuyor. Bunlar arasında Sosyal Bilimler Enstitülerine sunulan tezlerin sayısı, 100 496 adet. Kabaca yüzbin diyelim… Bu yüz bin tez arasında başlığında bir iktisadî-toplumsal konum olarak “sınıf” kavramı geçen tez sayısı kaç dersiniz? Tam tamına 85 adet![10] Bunlar arasında “İşçi sınıfı” teriminin başlıkta geçtiği tez sayısı: ise iki elin parmaklarını bira aşıyor. “İşçi sınıfı üzerine tam 19 tane tez yapılmış 1980’den bu yana Türkiye üniversitelerinde. Diyeceksiniz ki, “Eh, bu normal. Bu dönem, aynı zamanda bir toplumsal-siyasal konum olarak “sınıf” kavramının gözden düştüğü, “kimlik” paradigmasının öne çıktığı postmodern yükselişe denk düşüyor sosyal bilimlerde. O zaman, buyurun, son otuz yılın en yakıcı konusu, “Kürt sorunu”na bakalım. Başlığında “Kürt” sözcüğünü kullanmaya cesaret edebilmiş tez sayısı (tyabii kürtaj, Kürtün gibi terimler elendikten sonra) 54’ü geçmiyor. Bunlara tarihsel incelemeler ve Irak, İran Kürtleri vb. üzerine olanlar dahil. İşin ilginç yanı, “özgürlükçü” Vakıf üniversitelerinde “Kürt” konusunda yapılabilmiş tez sayısı 8’i geçmezken, bu çalışmalardan 44’ü kamu üniversitelerinde gerçekleştirilmiş. (İkisi ise Polis Akademilerinden gelmekte…) Daha da ilginci, “Kürt sorunu”nun ülkeyi kasıp kavurduğu 1990-99 arasında adında “Kürt” ibaresi bulunan toplam tez sayısının sadece 6 (yazıyla: ALTI) olması! “Akademia, “Kürt” dersini ancak 2005’ten sonra çalışmaya başlamış: 50 tez… Devam edelim. Hızınızı alamayıp, “12 Eylül” anahtar sözcüğüyle girdiğinizde tez tarama motoruna, karşınıza kaç tez çıkıyor, dersiniz? Tamı tamına 17. [11] Başlığında “cezaevi” terimi geçen tez sayısı: 22. “Tarikat/(dinsel) cemaat” terimlerinin başlıkta yer aldığı tez sayısı ise, 82. Görüldüğü üzere, 100 bini aşkın sosyal bilim tezi arasında, 30 yılı aşkın süredir Türkiye’nin toplumsal ve siyasal sahnesinin en yakıcı konuları, yükseköğrenim kurumlarının lisansüstü programlarında son derece marjinal bir ilgi görüyor… “Üniversitelerin bilgiyle bu kadar dolu olmalarının nedeni, öğrencilerin pek çok bilgiyle gelip pek az bilgiyle ayrılmaları,” demesi nafile mi Marshall McLuhan’ın? * * * Bu “uyuyan güzel” hâlini salt devletin ve piyasanın baskı ve basıncına ciro edip ellerimizi yıkayabilir miyiz, peki? Ya da kaçımızda “Üniversiteler bizimle özgürleşecek” diye haykıran öğrencilerimizin cüreti var? O zaman gelin, sözü, iğneyi kendimize batırarak tamamlayalım… Hakan Mıhçı bir tarihte “Öğretim Elemanları Örgütlü Mücadeleye Neden ‘Mesafeli’ Bakar?”[12] diye sormuş ve şu başlıklarla yanıtlamıştı: Öğretim elemanları statükoyu savunur; Öğretim elemanları bireyci ve rekabetçidir; Öğretim elemanları kariyeristtir; Öğretim elemanları elitisttir, fildişi kulelerde yaşamayı sever. Herkesin zamanı vardır, ama öğretim elemanlarının asla! Maddî ve manevî tatminsizlik, öğretim elemanlarını ‘meslekî deformasyon’a sürükler; Öğretim elemanlarının bazıları, yolun daha başında hayal güçlerini yitirirler; Öğretim elemanlarının bazıları ‘eleklerini duvara asmışlardır’… Mıhçı’nın, öğretim elemanlarının örgütlenme konusundaki “çekinser” (!) tutumlarını açıklamak için başvurduğu saptamalar, aynı zamanda, “Akademi’nin ne kadar özgür olabileceğinin” de ölçütü. Akademik kariyer basamaklarında yükseldikçe törpülenen, uyumlulaşan, ılımanlaşan, coşkusunu yitiren bizler ne kadar istekli, ne kadar hazırız “özgür olma”ya? Özgürlüğün daima bir bedel ödemeyi göze almayı gerektirdiğinin canlı kanıtı, 17 yılını mahpushanelerde geçirmiş Sarı Hoca şurada, yanıbaşımızda dururken, -en azından içimizden düşünelim… Kaçımız yaka paça güvenlik görevlilerinin sürüklediği öğrencilerimizin yanında durmayı, onlara sahip çıkmayı becerebildik? Kaçımız üniversitede çeşitli nedenlerle kovuşturmaya uğrayan arkadaşlarımıza, meslektaşlarımıza -örneğin şu an, bu paneli yöneten İzge Günal Hoca’nın yanında olduğumuzu haykırabildik? Kaçımız, akademik çalışmalarımızda “akıntıya karşı kürek çekmeyi” başarabildik? Örneğin Kürtlerin adı yasaklıyken, resmî görüşe aykırı görüşleri dillendirebildik? Devletin gözünün içine baka baka “Ermeniler soykırıma uğratılmıştır!” demeye cesaret edebildik? Kaçımız, 50 d’ye karşı atağa kalkan araştırma görevlilerini destekledik? Kaçımız, kitaplarımızdan, makalelerimizden, projelerimizden başımızı kaldırıp da sokağa, onun direnişine karışmayı denedik? Kaçımız üniversitelerin piyasa ekonomisinin bir aygıtına, bir şirkete, Üniversite A.Ş.’ye dönüştürülmesi karşısında rektörlerimize kafa tutmayı göze alabildik? Parmakla sayılacak kadar azımız; değil mi? O zaman, bu “İmkânsız aşk hikâyesi”nin “Kötü Adamları” biziz, arkadaşlar… YÖK yapması gerekeni, MGK yapması gerekeni, TÜSİAD yapması gerekeni, AKP yapması gerekeni yapıyor. Yapması gerekeni yapmayan, ya da her daim daha azını yapan, bizleriz, arkadaşlar. Bizim “Yeter Artık!” ımızı yükselttiğimiz yerde, “Üniversiteler bizimle özgürleşecek!” cüreti hayat bulur. Romeo Jüliet’e, Leyla Mecnun’a, Ferhat Şirin’e, Kerem ise Aslı’ya o zaman kavuşur… 30 Ağustos 2010 15:31:10, Ankara. 5 Eylül 2010 tarihinde 5. Karaburun Bilim Kongresi’nin (Karaburun) “Akademi ve Özgürlük” başlıklı kapanış oturumunda yapılan konuşma… Esmer, No:65/1, Ekim 2010… N O T L A R [1] Veroc Serenas, “Aforizmalar”, Felsefe Yazın, Yıl:5, No:15, Kasım/ Aralık 2009, s.83. [2] “Kepi kafana takıp cüppeyi sırtına geçirdin mi, ağzını açman yeter. Ağzından çıkan her saçmalık bilgelik olur, ne zırvalarsan bir cevher yumurtladın sanırlar,” diyordu Molière… [3] Gürkan Akgüneş, “Gürüz: Hesap soracağız,” Milliyet, 22 Ocak 2003, s. 19. [4] Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği, Resmî Gazete Tarihi: 21.08.1982 Resmî Gazete Sayısı: 17789. http://www.yok.gov.tr/content/view/458/183/lang,tr/ [5] “İhsan Bey (eski Yüksek Öğretim Kurulu Başkanı, Bilkent Üniversitesi’nin kurucusu İhsan Doğramacı) Bilkent Üniversitesi’ni kurarken yalnızlığın sıkıntısını çekmişti. İstiyordu ki başka üniversiteler de kurulsun ve kendisi hükümete ve kamuoyuna karşı kuvvetli olsun; yani bir cephe oluştursun. Onun için bu üniversite fikrini çok destekledi. Hatırlıyorum, ilk defa Vehbi Bey’le yanyana geldiklerinde, tabi Vehbi Bey işadamı olduğu için, ‘Bu kaça çıkar?’ deyince, İhsan Bey, ‘Beyefendi, 15 milyon dolar koyun siz, gerisini hiç düşünmeyin’ dedi...’ 1988 yılının ocak ayıdır. Anlatan Rahmi Koç! Koç Üniversitesi’nin kuruluş tarihini anlatan ‘Bilimin Kapısı’ başlıklı kitapta Rahmi Koç, 10 yıl önce başlayan eğitimcilik serüvenine çıkış yolunu böyle anlatıyor.” (Nedim Şener, “Doğramacı ’15 Milyon Dolara Çıkar’ dedi, Koç’a 500 Milyon Dolara Mal Oldu”, Milliyet, 16 Ekim 2003, http://www.milliyet.com.tr/2003/10/16/business/bus11.html.) [6] http://www.egitimsen.org.tr/aramasonuc.php?arama=tum&id=2441 [7] Ahmet Bekmen-İsmet Akça, “Sermaye, Üniversite ve Kamusal Fayda(sızlık)” (www.sbu.yildiz.edu.tr/ ismetakcayayinlar/universite-sanayi.doc) [8] “Akademik Özgürlük Anlayışımız”, http://www.sabanciuniv.edu/tr/?genel_bilgi/felsefemiz/ akademik_-ozgurluk_anlayisimiz.html [9] Bkz. “İşçi gözüyle Carrefoursa”, 3 Ekim 2007, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=13484. [10] Yıllara göre dökecek olursak; 1980-1999 arası: 14 adet; 2000-2004: 21 adet; 2005 ve sonrası: 50 adet. [11] Yıllara göre dağılımı ise şöyle: [1980-1989: 3; 1990-1999: 9; 2000- 2004: 3; 2005- : 17 [12] Hakan Mıhçı, “Öğretim Elemanları Örgütlü Mücadeleye Neden ‘Mesafeli’ Bakar?” F. Alpkaya, T. Demirer, F. Ercan, H. Mıhçı vd. Eğitim: Ne İçin? Üniversite: Nasıl? YÖK: Nereye?, Öğretim Elemanları Sendikası Yayını, Ütopya Yayınları, Ankara, 1999: 113-121.
|

