|
SİBEL ÖZBUDUN
“Cehennem boş, çünkü bütün şeytanlar burada.”[2]
Van’dan geliyoruz. Ayağımızın çamuru kurumadan, soluğumuz dinelmeden gördüklerimizi, yaşadıklarımızı aktarmak, orada canları dişinde, yıkılmış, kabuğuna büzüşmüş bir halkı yeniden ayakları üzerine doğrultmak için didinen o gencecik, özverili insanlara karşı boynumuzun borcu… Van’dan geliyoruz… Önce bir itirafla başlayayım. Bu güngörmüş, acıları yüreğinde kenti, -ne yalan söyleyeyim!- Sevgili Pınar Sağ’ın telefonuyla anımsadım… Olayların görüntülerinin deprem hızıyla birbiri ardı sıra devrildiği şu “iletişim çağı”nda, insan öğrendiği kadar hızlı unutuyor: Hele ki söz konusu, öldürmelerin, baskıların, katliamların, tutuklamaların soluk almamıza fırsat bırakmaksızın üstümüze yıkıldığı Kürt coğrafyası olduğunda… Evet, TV ekranlarına yansıyan, “Vanlıların yaraları sarılıyor; konutu kullanılmayacak durumdakilerin konteynırlara yerleştirilmesi işlemi çok yakında tamamlanıyor; çadırlar toplanmaya başladı bile…” tesellileri yüreğimize su serpmiş, ardından sökün eden olayların akışına kendimizi kaptırmıştık: KCK, Karargâh adı altında Kürtlerin, devrimcilerin derdest edilmeleri, gazeteci tutuklamaları, Hopa davası duruşmaları, tutuklu öğrenciler… özetle “İleri demokrasi”nin “olağan gündem”i… Ve elbette “devletlûların” Kürtlere “yılbaşı ikramiyesi”: Roboski’nin bedenleri “kaza süsü” verilerek parça parça edilmiş küçük kaçakçıları… Yani gündemden düşmese de, arka sıralara atılmıştı Van ve depremzedeleri… Pınar’ın daveti, ne demeli, biraz da bu nedenle şevklendirdi bizi. Bir grup sanatçı (Pınar Sağ, Tolga Sağ, İlkay Akkaya, Erdal ve Mercan Erzincan, Muharrem Temiz, Mazlum Çimen, İsmail İlknur, Yasemin Göksu…) ile Munzur Çevre Derneği üyeleri ve gazeteciler, acılarını paylaşmak, belki de bir ağızdan türküler söylemek için Van’a gidiyorlardı - biz de katılır mıydık? Katılmaz olur muyuz hiç? Derken Uludere katliamı patlak verdi; lâl olduk! Ama türküler sussa da, değil mi ki acıları paylaşmak için yola çıkıyorduk, geri dönmek olmazdı. Temel katliam gecesi apar topar Şırnak’a hareket etti: Otuzüç Kurşun”un 2011 versiyonu, Uludere’nin parçalanmış çocuklarına ilişkin tarihe kayıt düşürülmesine katılmak üzere… Öğlene yakın Van’a indiğimizde bir “Hayalet kent” karşıladı bizi. Delik deşik caddelerinde tek tük arabalar, çoğunun kepenkleri örtülü dükkânlar, el ayak çekilmiş kaldırımlar. Van belediyesi binaları ağır hasarlı. Bu nedenle ellerinde kalan tek sağlam bina, Park ve Bahçeler Genel Müdürlüğü’ne sığınmış bütün belediye. Bekir Kaya genç, mütevazı ve belli ki çok çalışkan bir başkan. Çevresindeki gencecik ve gayretli ekiple birlikte canlarını dişlerine takmışlar, kenti, daha doğrusu kentten geriye kalanları ayakta tutmaya çabalıyorlar… Kentten geriye kalanlar, diyorum: üçte ikisi göçmüş Van’ın. Geriye göçemeyenler kalmış; göçecek maddî gücü olmayanlar ya da memurlar. Geri kalanların neredeyse hepsi, çadırlarda, ya da az sayıdaki konteynırlarda yaşıyor - buna yaşamak denirse. Van depremi, kentin toplumsal fay hatlarını açığa çıkartmış. Üç tip çadır yerleşimi oluşmuş Van’da: ilki devlet kurumlarının (ve bir devlet kurumu gibi davranan Kızılay’ın oluşturduğu) çadırkentler; BDP’li belediyenin çadır mahâlleleri ve yurttaşların kendi olanaklarıyla kurdukları derme çatma çadırlar. “Resmî” çadırkentleri iyi kötü biliyoruz; medyada en çok yer alanlar onlar: askerî nizam dizili çadırları, duş kabinleri, tuvaletleri, aşevleri, zaman zaman çıkan yangınlarıyla. Yandaş TV kanallarındaki sunumları 2000’in başlarındaki F Tipi hücrelerin reklamlarını anımsatan: Her şey pırıl pırıl, lekesiz, konforlu, muntazam… Belediyenin çadır mahâlleleri ise bir alternatif soluk mekânı: TTB ve SES’e bağlı doktorların halka sağlık taraması ve psikolojik destek verdiği konteynırlar, Eğitim-Sen’li öğretmenler gözetiminde çocukların çeşitli etkinliklere katıldığı çadırlar, Barış Anneleri çadırı, depremle birlikte abonelerinin onda dokuzunu yitiren günlük yerel gazete İpek Yolu’nun yayınını tüm olumsuzluklara karşın -bunlar arasında en hafifi, sık sık yaşanan elektrik kesintileri- birkaç gözüpek muhabirin ısrarlı çabalarıyla sürdürdüğü basın çadırı, hemen bitişiğindeki DİHA konteynırı; ve belki de en ilginci, ülkenin -hatta dünyanın: bir çadır ziyaretimiz sırasında Koreli bir grup genç gördük- dört bucağından gelen gönüllü genç insanların kaldığı “Halkların Kardeşliği” çadırları… Duvarlarda Che posterleri, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney resimleri, CD çalarlarda hafiften yükselen Kürtçe ezgiler… Yeni yıl gecesini, dumanı üzerinde bir Uludere katliamı belgeseli izleyerek karşılayacağız hep birlikte… Ve üçüncüler: “En alttakiler”in kendi olanaklarıyla -artık ellerine ne geçtiyse: naylon, mukavva parçaları, teneke…- yaptıkları derme çatma barınaklar. Balçığın ortasına kurulu, içerisinde sac sobaların yandığı, dışarıda sıfırın altındaki ısıda kadınların leğen içinde çamaşır yıkadığı, yemek pişirdiği, tek göz odada 7-8 kişilik ailelerin barındığı çadırlar. Tüm ihtiyaçların açık alanda karşılandığı… Mahâllelerine uğradığınızda üzerinize yönelen hem umutsuzluk hem de beklenti dolu bakışlar… ne muazzam bir çaresizliktir o öyle… Bir an kapatın gözlerinizi… Kapatın ve tahayyül edin: en sıradan, en insanî ihtiyaçlarınızın karşılanmasının çözümü neredeyse olanaksız, dev bir soruna dönüştüğü bir yaşama süresi belirsizce mahkûm olduğunuzu: elinizi yüzünüzü yıkamanın, diş fırçalamanın, hacet gidermenin, yemek pişirmenin, bulaşık yıkamanın, çamaşır kurutmanın, sevişmenin, banyo yapmanın, dinlenmenin, çalışmanın… her birinin ayrı ayrı baş edilmesi gereken amansız sıkıntılara kapı açtığı bir yaşam… Düşünün ucu bucağı belirsiz bir “evsizliğe” mahkûm kılındığınızı. Yardımlarla yaşar hâle geldiğinizi, aş için, yakacak için, başınızı sokacağınız bir parça branda için copların gölgesi altında saatlerce sıra beklemek zorunda kaldığınızı… Geceleri uyuduğunuz soğuk ve rutubetli uykulardan uyanır uyanmaz kendinizi çadır ya da konteynırınızın dışına atmaya ve gün boyu - cebinizde bir kahvehanede vakit öldürecek paranız olmadığından- sokaklarda aylak aylak gezinmeye mahkûm kaldığınızı. Ve düşünün bunun sonunun ne zaman geleceğine dair en ufak bir fikriniz olmadığını, “fırsat” kokusu almış müteahhitlerin leş kargaları gibi tepesinde fır döndüğü kentinizin ne zaman ve nasıl yeniden imar edileceğini, ne zaman ve nasıl bir iş bulabileceğinizi kestiremeden, bir gecede yuvarlandığınız bir yıkım çukuru içerisinde biteviye dolanıp durduğunuzu… Düşünün… ve üşüyün… Evet, Van’da yaralar kabuk bağlamak bir yana, soğudukça acıtıyor. Gündüzleri ıssız sokaklarında dolaştıkça, gece çadırlarını ya da metruk evlerini hırsızlardan korumak için saydırılan silah sesleri kulaklarınızı çınlattıkça, başbakanın, bakanların, hükümet yetkililerinin, resmî görevlilerin açıklamalarının ve TV ekranlarımızdan oturma odalarımıza ulaşan cilalı imgelerin yalanları daha bir açığa çıkıyor. Hele ki depremzedelerin dertlerini az da olsa hafifletebilmek için didinip duran, kendileri de depremzede öğretmenlere, sağlık emekçilerine kulak verdikçe… “Sözüm ona seminer verdiler bize,” diyor genç bir öğretmen. “Ankara’dan üniversite hocalarını konuşturup videoya çekmişler. Onu izlettiler. Çocukların travmayı atlatmasına nasıl yardımcı olabileceğimizi filan anlatıyorlar. Aklımızda bir sürü soru, videoya ne soracaksın ki?... Dersler pazartesiye başlıyor, okullardaki hasardan vazgeçtim, bize ‘hâliniz nicedir?’ diye soran yok. Tuvaleti, banyosu olmayan konteynırlara 12’şer kişi tıkıştırdılar, adı ‘öğretmenlerin barınma sorununu çözdük’ oldu…” * * * Diyeceksiniz ki “Van’a dünya kadar nakdî ve aynî yardım yapıldı, bunlar ne oldu?” Bence de Van’da yanıtını bekleyen en önemli soru bu… Hepimizin, hep bir ağızdan, yılmadan, yorulmadan, gırtlağımız patlayana dek bağıra çağıra sormamız gereken…
2 Ocak 2012 19:07:15, Ankara.
N O T L A R [1] İpek Yolu Haber (Van), 4 Ocak 2012. [2] Aldous Huxley.
|