Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Türk(iye) muhafazakârlığı üzerine…[*]

Muhafazakârlaşmayı salt “AKP’nin laik değerleri yıpratma ve gizli gündemini devreye sokma yönündeki çabalarının bir sonucu” olarak okuma, hatalı bir okuma olacaktır.

Sibel Özbudun

“Bize de batıda doğulu,
doğuda batılı derler.”[1]

Türkiye’de son yılların, belki de son onyılların toplumsal/kültürel değişim tartışmalarının gelip takıldığı konu malûm: şu mahut ‘muhafazakârlaşma’ sorunu.

Ne ki sorun, genellikle medyanın günübirlik hararetinde, güncel (ve yüksek ölçüde kutuplaşmış) politikanın nizalarına kurban giden anketlerden öte ele alın(a)madığından, bu tartışmayı işlevselleştirmek pek olanaklı olmadı.

Hemen bir örnek vereyim; biliyorsunuz, KONDA araştırma şirketinin 2007 yılında Tarhan Erdem başkanlığında “Gündelik hayatta din, laiklik ve türban” araştırması “AKP yönetiminde geçen son dört yılda başını örtenler kendi içinde yaklaşık yüzde 8’lik artışla yüzde 64.2’den yüzde 69.4’e yükselirken, türbanla örtünenlerin oranında ise 4.7 katlık artışla bir patlama yaşanmış” olduğunu ortaya koymuştu. Tarhan Erdem /KONDA araştırmasına göre, artış özellikle eğitimli gençler arasında yaygındı. 2003 yılında yüzde 4.3 olan türbanlı genç kadınların oranı 2007’de yüzde 19.7’ye çıkmıştı.[2]
Buna karşılık, Prof. Binnaz Toprak ve Ali Çarkoğlu’nun 1999 ve 2006 yıllarında TESEV için yaptıkları Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset başlıklı araştırmanın sonuçları, Türkiye’de seküler yaklaşımın genelde benimsendiği, halkın büyük bölümünün ülkenin Şeriat kuralları doğrultusunda yönetilmesi fikrini kabullenmediğini dile getirmekteydi. Bu iki araştırmanın bir hayli zıt sonuçları, Türkiye siyasasının kaba tabiriyle Laiklik-İslâmcılık ekseninde bölünmüş güncelliğinde, “Esas tehdit dincilerdir/Hayır, esas tehdit laikçilerdir” patırtıları arasında yeterince anlamlandırılamadan kaynadı gitti.

Aynı kaderi, bunları izleyen benzer temalı pek çok araştırma da paylaşacaktı:

Yine hatırlayın, 2008 yılında Profesör Binnaz Toprak başkanlığında Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı, derinlemesine mülakat tekniğine dayalı bir araştırma gerçekleştirildi. Binnaz Toprak ekibi bu kez, Türkiye “taşra”sında (bu taşra kavramına metropol varoşlarını da dahil ediyorum) ciddi bir “ötekileştirme” yaşandığını, “farklı” olanların, -Alevîler, Kürtler, kadınlar, gençler, seküler düşünceliler, Romanlar, gayrımüslimler vb.- ciddi baskılar ve ayırımcılıkla karşı karşıya olduğunu saptıyordu. Bu araştırma, bu sefer de Prof. Yılmaz Esmer başkanlığında gerçekleştirilen, Bahçeşehir Üniversitesi’yle İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın ortak projesi “Radikalizm ve Aşırıcılık” başlıklı anket çalışmasının (2009) sonuçlarıyla “dengelenecekti”. Prof. Esmer’in anketine göre, “ankete katılanlardan sadece yüzde 4’ü mezhebi sebebiyle, yüzde 4’ü laikliği için, yüzde 5’i ise kadın olması nedeniyle toplumsal baskıya maruz kaldığını düşünüyor”du; bir başka deyişle, Prof. Toprak başkanlığında yürütülen “Ötekileştirilme” araştırması yanlışlanmaktaydı. Prof. Esmer, araştırmanın “son 20 yılda Türkiye’nin dindarlaşmadığını” da gösterdiğine işaret etmekteydi. “Dindar olanlar birden dinsizleşmedi ya da dinsizler bir anda dindarlaşmadı. Pek çok şey aynı gidiyor,” diyordu.[3]
Tıpkı kendilerini önceleyen KONDA/TESEV araştırmaları gibi, Toprak/Esmer araştırmaları da “mahalle baskısı arttı/artmadı” gümbürtüsü içerisinde sönümlendi.

Aynı araştırmacıların farklı kurumlar adına benzer temalarda yürüttükleri araştırmalarda (araştırmayı yaptıran şirkete göre değişirmiş gibi gözüken) farklı sonuçlara ulaşmalarındaki tuhaflık bir yana, bu araştırmaların talihsizliği, tekrar ediyorum, kutuplaşmış bir siyasal ortamda medyaya düşmeleriydi. Kopardıkları tartışma, ne yazık ki, futbol takımı fanatikliğinin ötesine geçemedi.

Oysa araştırmaların tümü, “Türkiye toplumu muhafazakârlaşmadı/dindarlaşmadı; mahalle baskısı artmadı” diye yorumlananlar bile, oldukça çarpıcı bir tabloyu gözler önüne sermekteydi.
Örneğin Yılmaz Esmer araştırmasına göre, deneklerin yüzde 75’i “Tanrı’ya inanmayan”; yüzde 72’si “içki içen”, yüzde 67’si “nikâhsız yaşayan”, yüzde 66’sı “hiçbir dine inanmayan”; yüzde 64’ü Yahudi, yüzde 52’si Hıristiyan, yüzde 36’sı “kızları şort giyen” bir aileyle komşu olmak istemediklerini bildiriyor; yüzde 64’ü “Ülkede işsizlik varsa çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı olmalıdır” yüzde 84’ü “Kadınların bir işte çalışmak için kocalarından izin almaları doğru olur”, yüzde 58’i ise “Bir kadının deniz kenarında, plajda mayoyla dolaşması günahtır” önermesini “kesin doğru” ya da “doğru” bulduğunu söylüyor[4]…

Evet, kültürel açıdan anlamlı bir sonuca varabilmek için elimizde bu oranları karşılaştırabileceğimiz, örneğin 1980 öncesine ait veriler yok. Ama aramızda yaşı 50’yi geçmiş olanların kişisel gözlemleri, deneyimleri dahi toplumun genel hatlarıyla muhafazakârlaşmakta olduğunu açığa çıkartacaktır. Kendi adıma, elimde bir bavul dolusu sol kitapla bir başıma Anadolu kasabalarında dolaştığım, Ramazan ayında Eskişehir’de rastlantı sonucu yarı-dergâh niteliğinde bir kitapçıya girip, takkeli-maşlahlı kitabevi sahibiyle, elimde sigara, İslâm’ın yorumunun sınıftan sınıfa değiştiğini, örneğin Karmatîlerin İslâm’ıyla Emevî hanedanı İslâm’ının aynı şey olamayacağını tartıştığım 20’li yaşlarımla bugünü karşılaştırdığımda, fark muazzam görünüyor.

Sorunlu olan, kanımca bu “muhafazakârlaşma” sürecini doğrudan ve salt AKP iktidarının bir sonucu olarak ele alıp, bir bakıma tartışmayı “Laiklik elden gidiyor!” kampının hesabına yazma girişimleri... Bunun ise, Türkiye’de yaşanan süreci “neo-liberal” siyasalardan yalıtlayarak ele alan yaklaşımın bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

Evet, bu tebliğde, Türkiye’de iki sürecin birlikte, iç içe ve birbirini payandalayacak tarzda işlediğini öne süreceğim: İktisadî neo-liberalleşme ve toplumsal-kültürel muhafazakârlaşma…

Neo-liberal politikaların kamusalı ilga ederek toplumun geniş kesimlerini kurumsal güvencelerden yoksun bırakacak tarzda işlediği, bilinmekte. Araları giderek daralan krizlerle birlikte yoğunlaşan istihdamın deregülarizasyonu, taşeronlaşma, kayıtdışılaşma, “post-istihdam toplumu” söylemleri, sosyal güvenlik sistemlerinin aşındırılması, eğitim ve sağlık gibi temel kamusal hizmetlerin artan ölçüde bedellileştirilmesi/pahalılanması, temel gereksinimlerde sübvansiyonların ilgası ve tüm bunlara koşut olarak emek örgütlerinin işlevlerini yitirmesi vb. süreçler, sayıları ve oranları giderek artan işsizlerin yanı sıra, çalışanların da konumlarını büyük ölçüde kırılganlaştırıyor.

Neo-liberal iktisadî politikalar temelinde olanaklı hâle gelen “küreselleşme” görüngüsünün ise, bu güne dek görülmemiş bir hız ve boyuttaki “devinim” ve ona eşlik eden “deteritoriyalizasyon”, Türkçesi “yersiz-yurtsuzlaşma” ile karakterize olduğu, kültür/toplum bilimciler arasında bir kaziye hâlini aldı. Evet, “yersiz-yurtsuzlaşma”: yalnızca ekmeğinin peşinde, ya da iklim değişikliklerinden kaynaklanan bir afetten veya coğrafyasındaki etnik-dinsel boğazlaşmalardan kurtulmak için Kuzey metropollerine göç eden Güneyli kaçak göçmen değil; aynı zamanda çalıştığı şirket içerisinde bir servisten diğerine, teknik bakımdan halkla ilişkilere, oradan satış departmanına, muhasebe servisine sürgün edilen Çokuluslu Şirket çalışanı da (Fransa’da Alcatel intiharlarının sürdüğünü unutmuş olmazsınız!), işsiz kaldığı ya da sözleşmeli işçi statüsüne kaydırıldığı için sosyal güvencelerini yitiren emekçi de yaşıyor bu “yersiz-yurtsuzlaşma” deneyimini. Bir başka deyişle, bir “krizler” rejimi olduğu “mortgage depremi”nden bu yana iyice ortaya çıkan neo-liberal kapitalizm, nüfusun, tabanı giderek genişleyen kesimlerini “dışlayarak”, “marjinalize ederek”, “sınıf-altı kılarak” deteritoryalize etmektedir- hem metropol hem de çevre ülkelerinde…

Bu deneyim ve ona eşlik eden “güven yitimi” hâlet-i ruhiyesinin bir şekilde telafisini arayacağı, eşyanın tabiatındandır kuşkusuz. Güven(ce)sizleştirilenlerin bu duruma tepkisi, (yeniden-)cemaatleşme ve/veya cemaat değerlerine sarılma biçimini almaktadır çoğunlukla. Yoksullarla zenginler arasındaki toplumsal/mekansal uçurum genişledikçe, ve yoksul(laşan)lar “sosyal devlet” kapılarının yüzlerine kapandığını duyumsadıkça, içe doğru bir büzüşme yaşamakta, “modernite”nin yüksek maliyetli hâle gelen nimetlerinden (çocuklarını okutma, kültürel faaliyetlere katılma vb.) vaz geçmektedirler.

Sanırım neo-liberal iktisadî politikalarla birlikte yükselişe geçen postmodern akımların onca değer verdiği “Sınıf bitti, kimlik verelim” söylemini, böyle bir arkaplan üzerinde daha anlaşılabilir hâle gelecektir. Neo-liberal ideologlarının başka adlandırmaların yanı sıra, “toplumsal sermaye” adı altında sahiplendikleri cemaat duyguları ve dayanışmasının bu yeniden canlanışı, ya da bir başka adıyla “kimlik politikaları”, neo-liberalizm açısından bir kaç bakımdan kayda değerdir.

1. Öncelikle, toplumsal dayanışma işlevini üstlenerek, sosyal güvenlik kurumlarına ayrılacak kaynakların şirketlere tahsisini olanaklı kıldığı için;
2. Yanı sıra, “sosyal devlet”, “kamusallık” gibi talepleri aşındırarak “devleti küçültme” retoriğine ve kamusal hizmetlerin özel sektöre, en “alttakiler” için ise “sivil toplum”a devrine ideolojik bir payanda oluşturduğu için;
3. “En alttakiler”in talepkârlık düzeyini aşağıya çekerek, hatta kimi ortamlarda etnik ve/veya dinsel cemaatler arasında rekabete yol açarak sisteme kendine özgü bir dinamizm kattığı için;
4. Ve nihayet, bu bağlamda kimi durumlarda oluşan etnik/cemaatsel “işletmeleri” (taşeron firmalar, kayıtdışı atölyeler vb.) sisteme eklemleyerek üretim girdilerini daha da ucuzlatma olanağı sağladığı için…

Evet, “cemaatleşme/cemaat dayanışması” emeği neo-liberal sistem açısından son derece düşük masraflı bir girdiye dönüştürmektedir, bu nedenle de “sermaye” kavramına içkindir. Francis Fukuyama bu bilinçle demektedir ki:

Kabileler, klanlar, köy dernekleri, dinsel tarikatlar vb. gibi tüm geleneksel toplumsal-kültürel gruplar paylaşılan normlar üzerine temellenirler ve bu normları ortak amaçlara varmak için kullanırlar. Kalkınma literatürü, genel kural olarak, bu biçimiyle toplumsal sermayeyi bir değer (asset) olarak görmemektedir, daha tipik biçimde bir yatkınlık olarak görülür. Ekonomik modernleşme geleneksel kültür ve toplumsal örgütlere antitetik olarak görülmüş ve ya onları ortadan kaldıracağı ya da gelenekçilik kuvvetleri tarafından engelleneceği öngörülmüştü. Eğer toplumsal sermaye gerçek bir sermaye biçimiyse bu neden böyle olsun?”[5]

Ben Türkiye’deki “muhafazakârlaşma” sürecinin böyle bir arkaplan üzerinden okunduğunda çok daha verimli sonuçlara varabileceğimiz kanaatindeyim. Onca kentleşmeye, sınaî ve finansal büyümeye, ulusal gelirdeki artışa vb. karşın yüzde 20’lik en düşük gelir diliminin ulusal gelirden aldığı payın 1970’li yıllardan 2000’li yıllara, DİE (yeni TÜİK) verilerine göre[6] yüzde 3 ila yüzde 6 arasında seyrettiği,[7] ve bu durumun sendika yöneticilerinin cezaevlerine kapatıldığı, idamla yargılandığı, sendikalı işçilerin bir yandan işten çıkartıldığı, diğer yandan kovuşturmaların peşini bırakmadığı ve emekçiler üzerinde bir terör estirildiği 1980’lerin militer “liberalizasyon” politikalarıyla desteklendiği düşünüldüğünde, çapları genişlerken toplumsal konumlarını gittikçe yitiren yoksulların muhafazakârlığa doğru bir regresyona girmesi, şaşırtıcı değildir ve salt AKP iktidarıyla açıklanamaz, kanımca.

Şöyle bir örnek vereyim, izninizle: Belleklerde acısı henüz çok taze; geçtiğimiz günlerde (Şubat 2010) Balıkesir’in Dursunbey ilçesine bağlı Odaköy’de bir grizu patlaması gerçekleşti ve 14 madenci yaşamını yitirdi. İşin trajik yönü, ne işçi ailelerinin ne de köy halkının bu madenci katliamına karşı sesini yükselt(e)memesiydi. Hemen tümü olayı bir “takdir-i ilahi” olarak değerlendirdi, madenin kapatılmaması gerektiğini söyledi. Bildiğim kadarıyla ailelerden hiçbiri, tazminat talebinde de bulunmadı…

Bu kadercilik, evet, bir muhafazakârlaşma göstergesi, ama aynı zamanda, arkaplanında neo-liberalizm ve krizlerinin yarattığı işsizlik heyulası ve onun çaresizliği yatmıyor mu? Bir başka deyişle, muhafazakârlık neo-liberal “sosyal çöküntü”nün bir görünümü olarak karşımıza çıkmıyor mu burada?
Ya da, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütler Enstitüsü’nün tekrarlanan araştırmalarının ortaya koyduğu üzere, azımsanmayacak oranlarda kadının kocaların karılarını dövmede haklı nedenleri olabileceğini düşünmelerinin,[8] kadınların kendilerine insanca bir yaşam düzeyi sağlayacak bir iş ve donanımdan yoksun olmalarıyla, bunun ise onlara yönelik sosyal bütçenin giderek kısılmasıyla bağlantılı olmadığını kim öne sürebilir? Veya, Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın aşağıdaki sözleri, sosyal masrafları “cemaatler”in sırtına yükleyen neo-liberal projeyi betimlemiyor mu?

“Işık evlerine girip çıkan öğrencilerin anlattıkları tabii apayrı bir problem. O evlerde Samanyolu’ndan başka bir kanal seyrettirilmiyor, kızlar ve erkekler için ayrı evler, kız-erkek hiç kimse blue-jean falan giyemiyor. “Zaman” gazetesinden başka gazete girmiyor eve, ders kitaplarından başka sadece Fethullah Gülen’in ve Said-i Nursî’nin kitapları okunabiliyor. (…) Çok daha düşük paralar ödeniyor bu evlerde, fakir ailelerin çocukları devlet yurtlarında kalmaktansa buralarda kalmak zorunda kalıyorlar. Tabii bu da Türkiye’de sosyal devlet kavramının oluşmamış olmasıyla ilgili bir şey. Bütün bu çocukların bursları, barınmaları vs. devlet tarafından karşılanması gerekirken, buralarda yaşamak zorunda kalıyor bu çocuklar.”[9]

Şu hâlde, bu ülkede yaşanmakta olan muhafazakârlaşma, ya da cemaatleşme ve cemaat değerlerinin yükselişi ile neo-liberal siyasaların getirdiği yoksullaşma/yoksunlaşma süreçleri arasında doğrudan bir bağ bulunmakta.

O zaman gelin, giderek koyulaşan iklimimizi, gündelik dilimize son yıllarda dahil olan üç kavram üzeren tahlil etmeye çalışalım:

1. Mahalle baskısı;
2. Linç “kültür”ü;
3. Töre/Namus cinayetleri.

Bu üç kavram, aynı zamanda içerisinden geçmekte olduğumuz kültürel iklimin üç farklı boyutunu da yansıtmaktadır: dinsel referanslı tutuculuk, sıradanlaşan, sokağa inen şovenizm/faşizm ve kışkırtılmış ataerki.[10]

1. MAHALLE BASKISI: DİNSEL REFERANSLI TUTUCULUK

Kavramı, olasılıkla farklı bir bağlama işaret etmek üzere Şerif Mardin ortaya atmıştı, ama deyim yerindeyse, “cuk oturdu”. Söze başlarken bir kısmını zikrettiğim, birbiri peşisıra sökün eden araştırmalar, yüzeysel bir tarzda da olsa Türkiye taşrasında -giderek metropollerin merkez-dışı semtlerinde yükselen dinsel referanslı tutuculuğu gözler önüne sermeye başladı. Türkiye taşrasında Alevîlerin elinden yiyecek kabul edilmiyor, kısa kollu giysili, kısa etekli kadınlar, uzun saçlı, küpeli erkekler sözlü hatta fiilî tacize maruz kalıyor, içkili mekânların sayısı azaldıkça azalıyor, parklarda içki içen gençler polise şikâyet edilip tartaklanıyor, evli olmayan çiftlerin (hatta kimi yerlerde evlilerin) elele, kol kola, birbirlerine sarılarak dolaşması şimşekleri üzerine çekiyor, Ramazan’da oruç tutmayanlar sokaklarda saldırıya uğruyor, yaralanıyor, hatta öldürülüyor… vb. vb. idi.[11]
“Mahalle baskısı” olarak sokağa inen bu davranışların ardındaki “tutumlar” ise, yine araştırmalarla açığa çıkmaktaydı. Nitekim Hakan Yılmaz’ın araştırmasında “görüşülenlerin sadece yüzde 7’si başörtülü kadınlardan rahatsız olurken, başını örtmeyen kadınlardan rahatsızlık duyanların oranı bunun üç katından fazlasına -yüzde 24- yükselmektedir. Görüşülenlerin yüzde 19’u başını örtmeyen kadınların Müslüman sayılmayacağına inanırken yüzde 42 gibi yüksek bir kesim kendisine Müslüman diyen her kadının başını örtmesi gerektiğini belirtmiştir. (…) Başı açıklık konusunda şahit olduğumuz, azınlıkta kalan, ama yine de küçümsenemeyecek hoşgörmeme eğilimi, oruç tutmama ve namaz kılmama gibi başka dindarlık-dışı davranışlar söz konusu olduğunda da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim görüşülenlerin yüzde 36’sı Ramazan’da oruç tutmayanlardan, yüzde 28’i ise namaz kılmayanlardan rahatsı olacaklarını belirtmişlerdir.”[12] Aynı araştırmaya göre, din etkeninin, azımsanmayacak ölçüde kişisel tercihlerde belirleyici olduğu gözlemlenmektedir: “Nitekim görüşülenlerden & 65’i oy vereceği partinin liderini seçerken; yüzde 70’i arkadaş olacağı kişiyi seçerken, yüzde 85’i ise evleneceği kişiyi seçerken karşısındakinin dinsel inançlarını hesaba katacağını belirtmiştir.”

2. LİNÇ “KÜLTÜR”Ü YA DA “NEFRET SUÇLARI”: SOKAĞA İNEN FAŞİZM

Hiç kuşkusuz, muhafazakârlaşma süreç(ler)inin salt dinsellik duygusunun yükselişi olarak okumak, hatalı olacaktır. Türkiye’deki muhafazakârlık zemini, özellikle kendini bir “Şeriat devleti” ya da “saf bir İslâm ümmetçiliği” gibi bir siyasal yönelişle kurgulamadığı ölçüde, aynı zamanda milliyetçiliğin de besleyip beslendiği bir ortamı oluşturmaktadır.

Son yıllarda dilimizde kalıplaşan bir başka kavramı, “linç kültürü”,[13] daha doğrusu onun tashih edilmiş hâli, yani linç görüngüsünü, son birkaç yıldır birbirini izleyen linç girişimlerinin hedefini büyük ölçüde TAYAD vb. sol örgütlere mensup/solcu gençler, Kürtlüklerine ilişkin simgeleri (Kürtçe konuşmak/şarkı dinlemek/yayın okumak, DTP/DBP mitingine katılmak, poşu takmak vb.) açığa vuran (kimi zaman da vurmayan) Kürtler ve nihayet Romanlar oluşturduğu ölçüde bir (kışkırtılmış) milliyetçilik göstereni olarak ele alıyorum.

“Türk-İslâm sentezi”ni “resmî görüş” kılan 12 Eylül reaksiyonu, uzatmalı ve sonunda bir kördüğüme evrilmiş bir iç savaşın tüm getirilerinin (faili meçhuller, özel harp uygulamaları, psikolojik savaş taktikleri, uyuşturucu ticareti, militarizasyon, kışkırtılan şovenizm…) birbiri ardı sıra yaşanan iki büyük ekonomik krizle büyüyen (genç) işsizlik(i) ve iktisadî durgunlukla çakışması sonucu toplum içerisinde yerleşikleşti. Yatırımların üretken sektörlerden malî faaliyetlere yöneldiği ya da uluslar arası rekabet sonucu çöküntü alanlarına dönüşen işsizi bol Anadolu kentlerinde ucuz Kürt işgücünün rekabeti, “Şehitler ölmez, Vatan bölünmez!” retoriğinden beslenen bir saldırganlıkla bastırılmakta, yoksullaşan yığınlar böylelikle yıkıcı potansiyellerini “birlik ve beraberlik ruhu” içerisinde dindirmekteydi. Yanı sıra, aynı potansiyelin, pek “ulusalcı” bulunmayan AKP iktidarına karşı bir “sokak gücü” olarak kullanılması hesapları da -şimdilik açığa çıkartılmış gözükmekle birlikte- yapılmıştır.

Şu hâlde son yıllarda birbiri peşisıra sökün eden linç teşebbüslerinin -ve onlarla aynı kalem içerisinde değerlendirilmesi gereken “nefret suçları”: Hrant’ın katledilmesi, Rahip Santoro cinayeti, Malatya’da Zirve kitabevi olayı vb.- ayırt edici özelliği merkezî ya da yerel düzlemde (özellikle de BBP ve MHP gibi faşizan partiler, ama aynı zamanda bir “iç güvenlik” stratejisi olarak TSK) tarafından manipüle edilebilirlikleridir.

3. TÖRE/NAMUS CİNAYETLERİ: SALDIRGANLAŞAN ATAERKİ

Türk muhafazakârlığının üçüncü göstergesi de aile içi şiddette yaşanan yoğunlaşmadır. Bunun fazla istatistik gerektirmediği, hergün gazetelere yansıyan haberlerden ortada. Yalnızca 2009 yılının ilk on ayı içerisinde 135 kadının kendini yaktığı, 47’sinin intihar ettiği, 50’sinin ise “namus cinayeti”ne kurban gittiği,[14] ya da son yedi yılda cinayete kurban giden kadın sayısının yüzde 1400 arttığı[15] düşünüldüğünde, bir şeylerin “çivisinin çıktığı”nı söylemek, abartı olmayacaktır.

Üç olasılıktan biri: ya erkeklerin kadınların konum ve rollerine ilişkin beklentileri daha katılaşmıştır; ya kadınlarda kendilerine dayatılan sınırları ihlâl etme, beklentilere ters davranma eğilimi artmıştır, ya da bu dinamiklerin ikisi birden işlerliktedir - ki ben üçüncü olasılığın ağır bastığı kanısındayım.
Doç. Dr. Hakan Yılmaz sözü edilen araştırmasında, aileyi “Türk muhafazakârlığının sert çekirdeği” olarak tanımlarken, kadının da “ailenin sert çekirdeği” olarak görüldüğünü vurguluyor ve görüşülenlerin yüzde 87 gibi yüksek bir oranının kadınların her bakımdan erkeklerle eşit olduğu görüşüne katılmakla, yüzde 75’inin kocaların karılarına dayak atmasını onaylamadığını belirtmekle birlikte, yüzde 81’inin kadının namusunun en önemli haslet olduğu, yüzde 71, kadının esas görevinin evde kocası ve çocuklarıyla ilgilenmek olduğu ve yüzde 67 ise kadınların çalışmasının ev işlerini aksatması durumunda çalışmayı bırakması gerektiği görüşünü savunduğunu bildiriyor. Doç. Yılmaz’ın bu durumu açıklarken başvurduğu nedenlerden biri, “gerek siyasi, gerekse de ekonomik kriz anlarında, insanın yardımına koşacak aile dışı sosyal yardımlaşma örgütlerinin ve şebekelerinin çöktüğü ya da etkisizleştiği ortamlarda, ailenin sığınılacak tek liman olması”[16]…

Ailenin -yükü kadınların sırtında olan- bir toplumsal sigorta işlevi gördüğü fikri yeni değil. Yeni olan, çeşitli etkenlerle -okuryazarlık ve kentleşme oranlarındaki artış, medyanın etkisi, tüketim toplumunun cazibesi vb. vb.- kadınların kendi rollerine karşı -bireysel düzlemde de olsa- itiraz etmeye başlamaları. “Kriz” yıllarında işini, iş bulma umudunu yitiren, maaşıyla ay sonunu getiremeyen, karşı köşeye açılan market karşısında kepenk indirmek zorunda kalan, iflas eden, çekleri dönen, kredi kartı borcunu çeviremeyen, evine haciz gelen, kirayı ödeyemediği için kış ortasında evinden atılan, işyeri kapanan… erkek yurttaşlar için bu “itirazlar” “bardağı taşıran son damla” olarak algılanıyor genellikle. “Erillik” denilen o muhteşem “iktidar alanı”, birden koflaşıp güdükleşiverdiğini görmek, sopaya, tabancaya, tüfeğe, bıçağa davranmaya yetiyor…

* * *

Bu görüngüleri tek başına AKP iktidarıyla açıklamanın doğru olmadığından yukarıda söz etmiştim. Ama AKP’nin AB perspektifli bir parti olup kendi tabanını “modernize edici” bir işlev gördüğünden dem vurarak, sekiz yıllık AKP iktidarının bu “muhafazakârlaşma” sürecinde hiç payı olmadığını öne sürmek de mümkün gözükmüyor.

AKP iktidarı, yalnızca katı bir biçimde uygulamaya soktuğu neo-liberal iktisat politikaları aracılığıyla değil, etkinliğini arttırdığı/güçlendirdiği toplumsal dinamiklerle de muhafazakârlığın tabanını genişletmektedir.

Nedir bu toplumsal dinamikler?

AKP’nin 1980’li yıllardan itibaren atılıma geçen Anadolu sermayesinin siyasal temsilcisi olduğu bir sır değil. Metropol sermayesinin “Batılı/Batıcı yönelişine karşılık bu sermayenin “yerel/yerlici” değerlere, büyük ölçüde Sünni-İslâm’dan beslenen taşra muhafazakârlığına denk düştüğü de bilinmekte. Öte yandan, özellikle 1960-70’li yıllarda yükselen örgütlü işçi sınıfı mücadeleleriyle belirli ölçülerde “terbiye olan” [işçilerin ayrı ve karşıt bir ‘sınıf’ oluşturduğunun kabulü, dolayısıyla da ‘imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle’ retoriğinden kopuş anlamında] metropol burjuvazisinin tersine, Anadolu burjuvazisi, kestirdiği kurbanı işçisine dağıtma, onlarla aynı camide saf tutma, bayramlaşma vb. pratiklerin sürdürücülüğüyle, “patronaj” ilişkisini, iş akdi ve çalışma yasalarıyla biçimlenen, kişilik-dışı “işçi-patron” ilişkilerine yeğlemektedir.

Bu kültürel biçimlenişin bir (siyasal) getirisi ise, iftar çadırları, (özellikle seçim zamanlarında yoğunlaşan) erzak-eşya yardımları, hayır işleri gibi yüzyüze destek faaliyetlerini, sendikal mücadele ve sosyal bütçeye ikame etme yolundaki girişimlerdir. Bu gibi faaliyetlerde dinsel cemaatlerin önünün açılması, (“sivil toplumu destekliyoruz” kisvesi altında) muhafazakârlaşma sürecini hızlandıran etkenlerden biridir. Binnaz Toprak’ın araştırma sürecinden aktardığı tanıklıklar bu bakımdan anlamlıdır:

“Cemaatlerin öyle doğrudan bir baskı mekanizması olmasa da dolaylı yoldan inanılmaz bir baskı ortamı yaratılmış. Gene bir örnek anlatayım, bir muhasebeci gece oturmasına davet edilmiş, bu arada belirtelim ‘teşekkür ederim, ben gelmeyeyim’ demekten bile korkuyor insanlar, o da kabul etmiş gitmiş. Neyse oturmada ‘biz öğrenci okutuyoruz’ diye para toplamaya başlamışlar, sıra buna gelince, ‘yardım etmekten çok memnun olurum ama ben hangi öğrenciyi okuttuğumu bilmek isterim,’ demiş. Onlar da ilke olarak söylemeyeceklerini belirtmişler, bunun üzerine de adam vermekten vazgeçmiş. Şimdi bu adam bir sürü şirketin muhasebe defterini tutuyormuş, hemen ertesi sabah hepsi birden gelip ‘kusura bakmayın biz artık sizinle çalışmayacağız’ demişler, defterlerini alıp gitmişler. Böyle bir boykot ortamı var.”[17]

AKP’nin iktidarının devreye soktuğu Anadolu sermaye grupları ve onlarla iç içe cemaatlerin yanı sıra, bir de “serbest bıraktığı” bir dinamikten söz etmek gerekir ki bunlar da tekil ya da örgütlü bir tarzda özellikle de medyada etkiyen fundamentalist ideologlardır. Bir örneği, Akif Emre’nin bir yazısına dikkati çeken Mustafa Şen aktarıyor:[18]

“Mahalle baskısının açılımı bu ülkenin Müslümanlık’la kurduğu yüzlerce yıllık ilişkisidir. Diğer tarafta mahalle baskısı olmadığını savunmaya kalkarak, ikna etmeye çalışmak tersinden bu ülkeye sahip çıkmak durumunda olanların da İslâm’la ilişkilerinin korkak, kuşkulu ve şüpheli bir konuma itilmesi demektir. (…) İslâm’ı çektiğiniz vakit bu ülkenin varoluşunu mümkün kılacak hangi ortak düzlem var dersiniz? Baskı yapmıyoruz demek, biz kendi hayatımızda da İslâm’ı savunmaktan, yaşamaktan vazgeçiyoruz demektir (…). Söz konusu olan, İslâm’ın insanı özgürleştirici yanının baskı olarak algılanmasıdır.” (Akif Emre, “Mahalleye Razı Olmak”, Yeni Şafak, 27 Eylül 2007)

Söylemdeki “mahalle baskısı yaptık, yapıyoruz, yapacağız” anlamına dikkat çeken Mustafa Şen haklıdır. Sorunun “mahalle baskısı” ile sınırlı olmadığını, bu gibi söylemlerin, “Türk-İslâm sentezi”nden, bir başka deyişle Komünizmle Mücadele dernekleri, Aydınlar Ocağı vb. teşkilâtlar aracılığıyla 12 Eylül “ruhu”na aktarılan “kök milliyetçilik” ile ilişkisini kurarken de…
Türk “muhafazakârlığı” serasından beslenen, bugünün yönetici kadrolarından büyük bölümünü 1970’lerin “Komünizmle Mücadele dernekleri”nden devşiren AKP’nin, vitrine yerleştirdiği “liberalizm, özgürlükçülük, ‘öteki’ni tanıma vb.” değerlere karşın, son kertede “milliyetçi-mukaddesatçı” retoriğe sarıldığını “Kürt Açılımı” sürecinde yaşanan deneyimler yeterince gösterdi. Bir zamanlar MHP militanlığını yapıp ANAP döneminde “liberalleşen” Mümtaz’er Türköne, Hasan Celal Güzel gibi “eski kurtlar”ın AKP iktidarı ile bu denli rahat bir diyalog sürdürebilmelerinin nedeni, bu “paylaşılan geçmiş” değil midir?[19]

Öte yandan, Türkiye’de hızlı bir muhafazakârlaşmanın yaşandığına ilişkin savlar ve verilere karşı öne sürülen argümanlardan biri de, bu görüngülerin geçmişte de var olduğu, ancak sorunsallaştırılmasının yeni olduğu yönündedir.

Yakın geçmişle, örneğin 1970’li yıllarla bugünü kıyaslayacak bir “muhafazakârlık ölçeği” gerçekten de yok, ne yazık ki. Öte yandan, bu ülkenin yakın geçmişi Maraş, Çorum, Sivas katliamları hatırlandığında, gerçekten de hiç masum sayılmaz.

Buna karşılık, yakın tarihimiz, farklı bir dinamiğin damgasını taşıyordu: Fakir Baykurt, Yaşar Kemal romanlarını, Yılmaz Güney filmlerini, kooperatifçiliği, sendikaları, kitle örgütlerini, hak arama bilincini, toplumsal kaygıları, paylaşımcı-eşitlikçi bir ethos’u, farklı olanın eşitliğini, değişim isteğini, emek mücadelesini, ulusların kendi kaderini tayin hakkını, enternasyonalizmi… bu ülkenin en ücra köşesine dek sokabilmiş bir sol hareketin/bilincin damgası. Sözümün başında aktardığım anekdotu, Eskişehir’deki kitabevinde yaşadığım kişisel deneyimi mümkün kılan da sanırım bu dinamiğin, “muhafazakârlık güçleri” karşısındaki dengeleyici etkisi, giderek hegemonik konumuydu…

* * *

Toparlayacak olursam…

Türkiye’de son anket ve mülakat çalışmalarının büyük bölümünde açığa çıkan muhafazakârlaşmayı salt “AKP’nin laik değerleri yıpratma ve gizli gündemini devreye sokma yönündeki çabalarının bir sonucu” olarak okuma, hatalı bir okuma olacaktır, diyorum.

Türkiye toplumunda bir muhafazakârlaşma yaşanmaktadır; bu süreç, 12 Eylül askerî rejiminin önünü açtığı neo-liberal sistemin getirdiği kitlesel yoksullaşma ve yoksunlaşma ile bağlantılıdır. Sosyal/kurumsal desteklerin aşındırılması, kamusallık bilincinin tasfiyesi, temel gereksinimlerin karşılanmasının serbest piyasaya terki, sosyal devletin bertaraf edilmesi, yoksullaşan kesimlerde yeniden-cemaatleşme yönelişini beslemektedir.

Ne ki, son yıllarda kamuoyunda yerleşikleşen “mahalle baskısı”, “linç kültürü”, “töre/namus cinayetleri” kavramları ile gösterilen muhafazakârlaşma süreci, AKP iktidarından toptan bağımsız değildir: Bu partinin temsilciliğini üstlendiği sermaye kesimleri ve serbest bıraktığı dinamikler, hem geçmişleri itibariyle hem de güncel konumlanışları gereği, bu süreci toplumsal tabana yayma yönünde işlev göstermektedir.

Ve nihayet, Türkiye’deki muhafazakârlaşma, onu hem ulusal hem de yerel ölçekte dengeleyen, sınırlandıran, giderek dönüştüren “sol/sosyalist” alternatifin bastırılmasıyla daha görünür hâle gelmiştir, diyorum. 12 Eylül rejiminin tarifi zor baskıları ve sosyalist seçeneğin dünya çapında uğradığı prestij yitimi sonucu işçi hareketi ve sosyalist söylemin gözlerden yitmesiyle, sekülarizm, toplumsal eşitlik, azınlık hakları, kadın özgürlüğü, enternasyonalizm, çeşitliliğin bir zenginlik olarak algılanması, paylaşımcılık, katılımcılık, emeğin hakları, vb. değerler de toplumsal “ethos”tan çekildi.

Ta ki… şu 2010 yılının ilk üç ayı boyunca Ankara’nın göbeğinde adeta bir komün kuran Tekel işçileri bize onları yeniden anımsatana, ve mümkün olduklarını yeniden gösterene dek…

NOTLAR
[*] İnsancıl, No:240, Temmuz 2010…
[1] Stanislaw Jerzy Lec.
[2] “Türbanın Hızlı Yükselişi”, http://www.milliyet.com.tr/turbanin-hizli-yukselisi/guncel/haberdetayarsiv/ 20.03.2010/261685/default.htm? ver=75
[3] “Türkiye’de mahalle baskısı var mı, yok mu?” http://haber.frmtr.com/ext.php?ref= http://www.habervitrini.com/ haber.asp?id=403958
[4] “4 kişiden 3’ü içki içen komşu istemiyor”, Milliyet, 31 Mayıs 2009.
[5] Francis Fukuyama, “Social Capital and Civil Society”, The Institute of Public Policy, 1 Ekim 1999. IMF İkinci Kuşak Reformlar Konferansı’na yaptığı sunum.
[6] Bu verilerin gerçek durumu ne ölçüde yansıttığı ise, tabii oldukça tartışmalıdır,
[7] Son onyıllarda gelir dağılımı konusundaki gelişmeler için bkz. A. Y. Elveren, J. K. Galbraith, “Pay Inequality in Turkey in the Neo-liberal Era, 1980-2001”, The European Journal of Comparative Economics, c. 6, no. 2, ss. 177-206. 2009. (Makaleye erişimimi sağlayan Gökçer Özgür’e teşekkürlerimle.)
[8] Bkz. Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, 2008, Ana Rapor.H.Ü. Nüfus Etüdleri Enstitüsü, 2009: 59) Rapora göre Türkiye genelinde kadınların yarıya yakını “kadının eşiyle tartışmaması” gerektiğini ve “kadınların davranışından erkeklerin sorumlu olduğu” önermelerine katılmakta, yüzde 14’ü ise “koca dayağı”nın haklı nedenleri olabileceğini kabul etmektedir. (Bu oran kırsal kesim için yüzde 23, kentler için yüzde 11’dir)
[9] Binnaz Toprak’ın 23 Mayıs 2009 tarihinde Taksav tarafından Ankara’da düzenlenen “Mahalle Baskısından Devlet Baskısına mı?” başlıklı sempozyuma yaptığı “Kimlik ve Ötekileştirme” başlıklı sunumdan, http://www.yenidendevrim.org/ resimler/ekler/9bcda7c438bad 7d_ek.pdf.
[10] Bu kültürel iklimin dördüncü boyutu, “solipsist tüketim toplumu” ise başka bir irdelemenin konusu olmayı hak ediyor.
[11] Bkz. Binnaz Toprak (Proje sorumlusu), İrfan Bozan, Tan Morgül, Nedim Şener, “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler”, Boğaziçi Üniversitesi, 2008;
[12] Bkz. Hakan Yılmaz, Aile, Ekonomi,Din, Batı, http://bianet.org/bianet/kadin/85831-aile-ekonomi-din-bati--arastirma-tam-metin.
[13] Linç’in ne denli bir “kültür” unsuru olduğu, ayrı bir tartışma konusu. Kimi yazarlar (örneğin Murat Belge) son dönemlerde ülkede yaygınlaştığı gözlemlenen “linç” olaylarına kültürel bir yaklaşım ile, onu “cemaat” (gemeinschaft) yapısıyla bağlantılandırma eğilimini göstermekte ve “cemiyet”e (geselschaft) geçişle birlikte değişeceğini ima etmektedir. Türkiye’de kentleşme oranının yüzde 70’lere yaklaştığı bir dönemde, “değişimsiz, duragan bir “gemeinschaft”a ait değerler kümesinin süredurumundan söz etmenin ne denli akla yakın olduğu tartışması bir yana, yaklaşımın linç görüngüsünün siyasal etken ve aktörlerini gözden gizlemesi riski de cabasıdır…
[14] Neşe Doster, “Kadın Karnemizdeki Kırıklar...”, Cumhuriyet, 7 Aralık 2009, s.2.
[15] Meliha Okur, “Kadın Can Derdinde, Devlet Nerede?”, Sabah, 21 Kasım 2009, s.13.
[16] Bkz. Hakan Yılmaz, Aile, Ekonomi,Din, Batı, http://bianet.org/bianet/kadin/85831-aile-ekonomi-din-bati--arastirma-tam-metin
[17] B. Toprak, “Kimlik ve Ötekileştirme”, Taksav, Mahalle Baskısından Devlet Baskısına mı, Ankara, 23 Mayıs 2009, http://www.yenidendevrim.org/ resimler/ekler/9bcda7c438bad 7d_ek.pdf.
[18] Mustafa Şen, “Mahalle Baskısı Tartışmaları Üzerine”, Taksav, Mahalle Baskısından Devlet Baskısına mı, Ankara, 23 Mayıs 2009, http://www.yenidendevrim.org/ resimler/ekler/9bcda7c438bad 7d_ek.pdf.
[19] Mümtazer Türköne, 2007 seçimlerinin hemen ardından “Artık Türkiye’de devlet mükemmelleşti ve AKP devletle toplumu bütünleştirdi” (akt. M. Şen, a.y.) derken, Hasan Celal Güzel, Türk toplumunun “kök” değerleri konusundaki “veciz” saptamalarla, AKP hükümetine arka çıkıyor: “Türk toplumunun temel özellikleri şu şekilde sıralanabilir.

1. Türk toplumu ‘muhafazakâr’ ve ‘dindar’ bir toplumdur. Asırlar boyunca dinî ve millî değerlerinin özünü muhafaza etmiştir. Esasen, Türk toplumunu yaşatan ve ayakta tutan bu değerlerdir. Dolayısıyla millî ve manevî değerler, toplumumuz için aslâ ayakbağı değildir.
2. Türkiye, son iki asırdır modernleşmeye önem vermiş ve istikametini gelişmeye çevirmiştir. Türk toplumunun modernleşme hareketleriyle muhafazakârlığı içiçe olmuş; dinî ve millî değerler ‘tutuculuk’ şeklinde anlaşılmamıştır.
3. Türk toplumu, asırlardan beri ‘hoşgörülü’ bir toplumdur. ‘Öteki’ ne kötü bakmamış ve ayrımcılık yapmamıştır. Lâkin, elbette ahlâki değer yargıları ve tercihleri de bulunmaktadır.
4. Türkiye’de ‘mahalle baskısı’ yoktur. Farklı olanlar, her toplumda olduğu gibi merakla müşahade edilir ama istisnalar dışında baskı yapılmaz.
5. Türkiye’de terör karşıtlığı ve demokrasi taraftarlığı bâriz şekilde müşahade edilmektedir.
6. Netice olarak, bazılarının iddialarının aksine, Türk toplumu, hoşgörülü, homojen, huzurlu ve demokrasi taraftarı bir toplumdur.” (Hasan Celal Güzel, “Türk Toplumu Sağlıklı Bir Toplumdur”, Radikal, 2 Haziran 2009, s.12.)

 
Share