Yazarın Diğer Yazıları

next
prev
Etnisite ile sınıf, kültür ile ekonomi-politik üzerine gözlemler[1]

Sibel Özbudun

“Sana söylediğim yerdeyiz şimdi;
Akıl hazinelerini yitirdikleri için
Acı çekenleri göreceksin.”[2]

[Bu sunum, cemaatlerin asimetrik güç ilişkileri içerisine yerleştiği Batı Avrupa’daki -özellikle göçmen işçilerin- etnik cemaat oluşum süreçleri üzerine kimi gözlemlerden çıkarsanan sonuçları tartışmayı hedeflemektedir. Onların deneyimleri bizlere, gerçek durumlardaki toplumsal ve iktisadi eşitsizlikleri görmezden gelen çokkültürcülük söyleminin, bu cemaatlerin karşı karşıya olduğu toplumsal, siyasal ve iktisadi haksızlıkları arttırabileceğini göstermektedir. Sunumda samimî ve ilgili olma savındaki kimlik söyleminin etnik cemaat ile içerisinde yer aldığı geniş toplum arasındaki asimetrik iktisadi ve siyasal karşılaşmaları sorunsallaştırması gerektiği öne sürülüyor. Pek çok Latin Amerika ülkesinde görülen, kültürel grupları bir yandan kendi kültürlerini sürdürüp geliştirmeye teşvik ederken aynı zamanda kültürel gruplar arasında yoğun etkileşimi de destekleyen ve geçim kaynaklarına erişim süreçlerini demokratikleştirerek en zayıflara ses veren hareket tarzının geçerli bir seçenek olduğu savunuluyor.]

Kagarlitsky’nin (2000) de dikkati çektiği üzere, günümüzün “kimlik tartışmaları”nın pek azı, toplum içerisinde servet ve iktidar gibi kritik kaynakların dağılımı sorunuyla ilgileniyor, bir başka deyişle kimlik/etnisite ile sınıf arasındaki ilişkileri sorgulamaya/kurmaya gönüllü gözüküyor. Oysa kimlik/etnisitenin görünür olduğu (ya da az-çok gerilimli bir bagaj oluşturduğu) her durum, aynı zamanda eşitsiz iktisadî-siyasal ilişkilerin damgasını taşır. [“Kültürler arasında ne zaman çelişkili ve eşitsiz bir karşı karşıya geliş yer alsa, işgal, sömürgecilik veya iletişimin gelişkin biçimleriyle de olsa, kültürel kimlik ortaya çıkar” diyor Larrain (1995: 197)] Şu hâlde kültür ve kültürel kimliği, bünyesinde biçimlendikleri iktisadî-siyasal ilişki ve çatışkılardan yalıtlayarak, örneğin ayırt edici bir paylaşılan gösterenler/simgeler dizini olarak ele alan kültüralist yaklaşımlar, kaynakların paylaşımındaki eşitsizlik sorunu üzerinden atlıyor, demektir.

Avrupa ulusları arasındaki rekabet ve çatışmalar ortamında biçimlenen XIX. yüzyıl milliyetçiliği, kültür/ekonomi-politik ilişkisinin üzerinden atlamaya elverişli ideolojik geri-beslemeyi sağlamıştır; etnik kimliklerin, “dış”larıyla kavgalı, ama kendi içlerinde çelişkisiz/çatışkısız olarak tasarlanmaları ise, daha çok postmodernist “Elveda Proletarya” hâlet-i ruhiyesiyle bağlantılı gözükmekte:

“Sınıf hareketlerinin hem erimi hem de siyasal kapsamı konusunda giderek artan bir amnezi söz konusu; esas olarak işyerinde ortaya çıkan ve günümüzün sınaî üretim sistemi tarafından büyük ölçüde aşılmış olan iktisadî çıkarlara ilişkin mücadeleler olarak anımsanıyorlar. Onların ölümü, kimi analizcilere göre (Escobar; Touraine), enerjilerin siyasal mücadelenin, özellikle etnik sorunlar etrafında (yoğunlaşan -ç.) daha karmaşık ve farklılaşmış biçimlerine, ‘yeni toplumsal hareketler’e yönelmesine olanak sağladı.” (Pratt 2003: 2).

Oysa vurguladığımız gibi; kültürel gruplar çelişkilerden arî, uyumlu, vb. kendilikler değildir. Çünkü nihaî olarak bir kültürün taşıyıcıları, aktarıcıları, tanımlayıcıları, yorumcuları vb. - insanlardır, üretim-bölüşüm ilişkileri içerisindeki, kaynaklara erişmeye, çıkarlarını yaşama geçirmeye çalışan insanlar. Kapitalizm koşullarında insanlar arasındaki ilişkilerde rekabet ve çatışma, normdur. Özellikle “etnik/kültürel cemaatler” söz konusu olduğunda gözden kaçan, bunların iktidar, iktisadî konum, otorite, toplumsal statü vb. açısından farklılaşmış ve çatışmalı kendilikler olduğudur. Ve “kimlik”in nasıl tanımlanacağı, içinin nasıl doldurulacağı, grubun kendini nasıl “tahayyül etmesi” gerektiği, genellikle grup içindeki elit(ler) tarafından çizilir.[3]

Azınlık grubunun içinde yer aldığı geniş toplum tarafından dışlanması, tahakküm altında bulunması, yani eşitsiz iktisadî-siyasal-toplumsal ilişkiler içerisinde konumlanması, onun kendi içine kapanmasına, yani “geleneksel” iç hiyerarşilerin pekiştiği bir mekân olarak etnik cemaatlerin oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Böylesi durumlarda genellikle “dışarısı”, yani egemen/başat toplum ile müzakereleri yürüten konumdaki (dinsel ya da seküler) önderler, simsarlar (ki çoğunlukla ekonomik bir güce de sahiptirler) otorite konumlarını pekiştirirken, cemaatin “güçsüzleri”ni (kadınlar, gençler, çocuklar, yoksullar…) bastırmanın zeminini oluşturmaktadır. “Dışarısı” ile gerilimli ilişkiler, iktisadî-siyasal çelişkilerin “Medeniyetler/Dinler çatışması” olarak serimlendiği çatışkı ortamları, “cemaat”in en “özsel” özelliklerinin (genellikle dinsel referanslar) bu simsarlar eliyle seçilip vurgulanması ve “dış”a karşı olduğu kadar, “cemaat”in diğer üyeleri üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmasını getirir. İçerisinde yaşanan ülke tehlike ve bilinmezliklerle dolu bir “düşman toprağı” olarak algılandığı ve/veya temsil edildiği sürece, kadınların çalışması, gençlerin eşlerini özgürce seçmesi, kız çocukların sokağa çıkması vb. dışarıdan içeriye yönelik tehditler olarak algılanır ve “cemaat” içeri doğru büzülerek muhafazakârlık dozajını durmaksızın arttırır. Uluslar arasındaki gerilim ve çatışmanın mantığı, etnik grup(lar) ile içerisinde yer aldığı ulus-devlet arasında tekrarlanmaktadır.

Gerçekte, en azından göçmenler söz konusu olduğunda, “cemaatleş(tir)me” süreçlerinin kapitalizm açısından yararları, tartışmasızdır. Wallerstein (1995: 106-107), göçmenlerin kendi kültürlerinde sosyalleştirilmelerini sağlayan çokkültürcü uygulamaların, (talepkârlık düzeyi düşük, uysal, düşük ücretlere ve elverişsiz çalışma koşullarına razı bir işgücü biçimlendirmedeki ve bunun ülke içerisindeki ücretlerini aşağıya çekmedeki rolüyle -b.n.) kapitalizmin hiyerarşik gerçekliğinin meşrulaştırılmasına nasıl katkıda bulunduğuna işaret eder.

Öte yandan, sosyal dayanışmada refah devletinin rollerinden bazılarını üstlenebilen cemaat yapısının sosyal harcamaları düşürücü rolü ve etniler arası rekabetin kapitalist sistemi dinamize edici yönleri de vurgulanmalıdır. Etnisitenin yeniden değer kazanmasının, neo-liberal yönelişin “sosyal/refah devleti” kavramının aşındırarak yurttaşların sosyal güvencelerini minimize ettiği (ya da bazı durumlarda toptan ortadan kaldırdığı), kamusal hizmetleri özelleştirme yolunda önemli mesafeler kat ettiği bir döneme denk düşmesi,[4] bir rastlantı olmasa gerek. Sosyal devletin aşındırılması süreci, sınıf temelli örgütlenmelerin (örneğin sendikalar) güçlerini yitirmesi, ulus-devletler içerisinde sayıları hızla artan yoksulları, etnik ve/veya dinsel cemaatler hâlinde iç-dayanışmaya yöneltmektedir. Bunun yanı sıra, etnik gösterenleri aracılığıyla (başörtüsü, etek altı pantolon, kurban kesimi, sarık, mangal, bıyık, sakal…) sınırlarını çizerek görünür hâle gelen “etnik cemaat” kriz durumlarında öfkeli kitlelere hedef gösterilebilecek uygun bir “günah tekesi” oluşturmaktadır…

Her durumda, bu saptamalar bizi etnisite ile sınıf, kültür ile ekonomi-politik arasındaki ilişkiler üzerinde düşünmeye olduğu kadar, kültürün dinamik, değişken, etkileşimsel özelliklerini vurgulamaya da çağırmaktadır. Hiçbir kültürel grubun tecrit bir yaşam sürdürmediği, her bir topluluk için bir ya da daha fazla “öteki”nin varlığı, kültür bilimleriyle uğraşanlar açısından bir kaziyedir. Küreselleşme süreçlerinin farklı kültürlerin mensupları arasındaki doğrudan ya da dolaylı temas, ilişki ve bağıntılılıkları şimdiye dek görülmemiş ölçüde yoğunlaştırdığı da öyle… Bu nedenledir ki günümüzde antropolojik ilgi, odağına sabitlerden çok değişkenlikleri, “iç”lerden çok sınır alanlarını, tecritten çok etkileşimleri, nüfuz edilmezliklerden çok geçirgenlikleri yerleştirmektedir.

Temas/etkileşim alanları, kültürler arası farklılıkların da tanımlandığı, değerlendirildiği ve yeniden üretildiği alanlardır. Mevcut ve/veya kışkırtılan önyargılar, ayırımcılık, kişi ve grupları “farklılıklarını” aşırı değerlendirmeye yöneltebileceği gibi (Bu bakımdan, örneğin AB ülkelerinin göçmenlerine yurttaşlık statüsü tanırken, hatta giderek oturma izinlerini uzatırken, onları ev sahibi ulus-devletin tarihi, kültürel özellikleri konusunda bilgi testlerine tabi tutup, kendi yurttaşlarının “göçmen”in kültürü, tarihi, dünya görüşü vb. konusunda bilgilenmesini beklememesi ile Kürtlere ‘Türkçe öğretemedik” diye hayıflanan bir Türk’ün birkaç sözcük de olsa Kürtçe öğrenmemek konusundaki ısrarcı tutumu arasında bir fark yoktur!); fark(lılıklar)ı zenginlik olarak algılayan bir dünya görüşünden beslenen tutumlar, onları bir gerilim kaynağı olmaktan çıkartır, kültürler arasındaki alış-verişe değer katar, insanların önlerindeki seçenekleri çoğaltır, onları donanım açısından zenginleştirir. Bir başka deyişle kültürün(ün) mensupları açısından tek-tipleştirici bir cendere mi, yoksa kişileri tinsel açıdan zenginleştiren bir kaynak mı olacağı, büyük ölçüde kültürler, daha doğrusu onların taşıyıcısı olan gruplar arasındaki ilişkiler ve etkileşimin niteliğince belirlenmektedir.

 
Share