Ayrılma hakkı

Sadık Varer


Söz ulusların ayrılma hakkından açılınca aklıma Rosa Luxemburg geliyor. Rosa bu meseleyi kadının ayrılma hakkı örneğinden yola çıkarak açıklıyordu.

Bir kadının bir erkekle birlikte yaşama hakkı doğal sayılır ya, aynı kadının ayrılma hakkını kullanması da doğaldır. Ayrılma hakkı tartışılamaz, ama bir kadının ya da erkeğin ayrılma hakkını teslim etmek nasıl ki ‘ayrılığa davet’ anlamına gelmezse, ulusların ayrılma hakkını teslim etmek de ‘ayrılığa davet’ anlamına gelmez.

Ayrılma hakkının teslimine dair söylenebilecek pek çok şey var fakat sanırım meseleyi şöylece özetlemek mümkündür; bir arada yaşamaları imkansız ulusları ‘birlikteliğe’ zorlamak ve ezilen ulusun ayrılma hakkını teslim etmemek en hafif deyimle siyasal bir ayıptır!..

Sınıfsız ve sınırsız bir dünya toplumu isteyen ve egemenlerin baskı aygıtı konumundaki cümle devletleri ‘fazlalık’ sayan komünistler, bütün ulusların ve halkların gönüllü birliğini ‘taşıma’ kapasitesine sahip dünya federasyonu yanlısıdırlar, ama buna karşın birlikte yaşamak istemeyen ulusların ayrılma hakkını kullanmalarına saygı duyarlar.

Çünkü sorun ulusların birlikte yaşamasını istemek değildir. Bunu egemen uluslar da istiyor. Asıl sorun, birlikteliğin, ‘eşitlerin gönüllü birliği’ haline dönüşmesidir.

Ve şayet ulusların gönüllü birliğinden yana iseniz, egemenlikten, sömürüden, baskıdan ve aşağılamadan vazgeçmelisiniz. Birbirlerine üstünlük kurmaya çalışmayan, sömürüyü, baskıyı, asimilasyonu ve aşağılamayı insanlık suçu sayan, her açıdan eşitlenmiş ulusların ayrılma haklarını kullanmaları için hiçbir neden kalmayacaktır. Bu koşulların uzağında yaşamaya mecbur bırakılan ulusların ayrılma haklarını kullanmaları ise doğal karşılanmalıdır.

Kuşkusuz bu durum Kürt ulusu için de geçerlidir. Gerçekçi olmak lazım; geleneksel egemen ulus siyasetinden vazgeçilmez ve bir an önce gönüllü birlikteliğin koşulları sağlanmazsa Kürtler için ayrılık kaçınılmaz bir seçenek haline gelebilir.

Gerçekten Kürtlerle birlikte yaşamak isteniyorsa, Kürt halkına karşı uygulanan tarihsel zorbalıkların, asimilasyonun, aşağılamaların ve türlü haksızlıkların özeleştirisi verilmeli, Kürtlerin Türklerle her açıdan eşitliği sözde değil anayasal düzeyde teminat altına alınmalıdır.

Ne var ki memleketin egemenleri özeleştiri vermeyi ve gönüllü birlikteliğin koşullarını yaratmayı akıllarından bile geçirmiyorlar. PKK, Kürt halkının ayrılma hakkını kullanmak istemediğine karar vermiş ve özerklikle yetinebileceklerini ilan etmiştir. Fakat Kürdün tarihsel özgürlük talebini olabilecek en alt düzeylere çekmek anlamına gelen özerklik talebi de Türk egemenlerine ‘çok fazla’ gelmiş görünüyor; iktidar ve düzen içi muhalefet sözcüleri özerklik talebinin de ‘bölücülük’ olduğunu tekrarlayıp duruyorlar.

Unutmamak gerek; 90’lı yılların başında, yani PKK’li Kürt hareketinin henüz Bağımsız Özgür Kürdistan talebinden vazgeçmediği dönemde Reisicumhur Özal, bir kısım asker ve yine bir kısım sanayici, federasyon projesini ‘tartışılabilir’ buluyorlardı. Şimdilerde ise, Kürdün tarihsel talebi en alt düzeye çekildiğinden olsa gerek, iktidar, bırakın federasyonu, özerklik talebini bile tartışmaya yanaşmıyor.

Başvekil Erdoğan özerklik talebinde bulunan Kürtlere ‘sert’ bir yanıt verdi; Özerklik talebinde “kirli bir tezgâh” kokusu alan Başvekil, Kürdün anadil talebine de aynı ‘sertlikle’ yanıt vermiş bulunuyor;  “ Benim ülkemin dili tektir… Ortak dil Türkçedir, bu gerçeği değiştirmeye yönelik hiçbir girişim kabul edilemez… Bu meseleyi tartışmaya dahi açmak, bu meseleyi getirip Türkiye’nin gündemine taşımak ne demokrasiye ne özgürlüğe ne toplumsal barışa ne de kardeşliğe asla hizmet etmez.”

Bu güne kadar geleneksel egemen ulus siyasetinin “barışa ve kardeşliğe hizmet” etmediğini anlamış olması gereken iktidarın bu inatçı tavrı, her türden siyasal zor uygulamalarıyla baş etmeyi öğrenmiş Kürt halkının gözünü korkutmak içinse, bu gerçekten anlamsız bir çabadır. Devlet iktidarının ‘akıllı adamları’ biliyor olmalı; geleneksel egemen ulus siyaseti Kürt halkını sadece ‘ayrılığa teşvik’ eder…


 
Share