|
Emeğin insancıllaşmasında en büyük değer, üretim ilişkilerinde emek yaratanlara aittir. Doğal cinsiyet özelliğiyle, üreme duygusuyla yaşam akışında ilkel dönemde kadın etkindi. Tarihi üretim sürecinde barınma, giyinme ve beslenme konusundaki gelişmelerle sınıfların belirlemesiyle kadın kimliğindeki sömürü de köleci toplumla ortaya çıkmaktadır. Efendi-köle ilişkisiyle ortaya çıkan ve egemenliğin erk sistemle birlikte erkekleşmesi de baskı, şiddet, işkence, sömürü, taciz ve tecavüz iktidarını doğurmuştur. Kadın sarayda, köşkte, şehirde, köyde, mecliste ve ahırda da yaşasa, düşen ve düşürülen bir cinsiyet olarak değerlendirilmektedir. Feodal toplumda da şekilsel bir takım değişikliklerle erkek egemen sistemin çizdiği sınırlar, kadının yaşam hapishaneleridir. Sınırların hanedanları ve krallıkları kadın pazarlıkları üzerinden ülke topraklarını genişletip büyütmektedirler. Kadın, iradesine ipotek konulan, bedeni pazarlığa sunulan, ‘azami kar” ile sömürüde ucuz işgücü olandır. Savaş zamanı, işgal zamanı, kriz zamanı ‘önce vurulan”dır. Emek gücü de pazara çıkarılması gereken kadın, burjuva feodal sistemin “kadına kota, kadına özgürlük” çarpıtmasıyla dillendirilmektedir. Piyasacı-pazarlama zihniyetiyle; tüm ülke kaynaklarını talan eden, çalan, çırpan bu egemen sömürü anlayışının kadını özgürleştirmesi de ancak böyle olur. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, toplumun değer yargılarıyla her boyutuyla alay edenler, kadın kimliği nezdinde yoksulluğu yaratarak, bu yoksulluğu sadaka, dilencilik kültürüyle yönetenler, toplumda yaratılan fuhuş patlamasını, kadını nesne olarak görüp, erkek egemen sistem tarafından inkar edeceklerdir. Dersim’de yaratılmaya çalışılan yeni demokrasi kültürünü alt etmek için bin bir çeşit düşürülmüş-çürümüşlük politikalarıyla karalamaya devam edeceklerdir. Çünkü kadın sistemi tehdit eden bilince ulaşırsa düzen ve sömürü süregenliği tehlike arz eder. Göğün yarısı kadın, başını yücelere kaldırır ve kazanacağı özgür bir dünyaya nasıl hapsedildiğini fark ederse özgürlük sınırlarını genişletmek isteyecektir. İçinde bulunduğu mevcut ezme-ezilme ilişkisindeki koşullarını bilince çıkaran kadın; erkek egemen ideolojiye ve onu koruyan, yeniden üreticisi devlet başta olmak üzere, bütün insanlık düşmanı, tecavüzcü namus bekçilerine karşı sınıf savaşımı verecektir. Halkların direniş merkezlerindeki ayaklanmaları bastırma taktikleri de ‘Füze Kalkanı” savaş projelerinin daha kapsamlı uygulama taktikleridir. Hillary Clinton’ın Conderella Rice’dan sonra vitrine konulması da, direnen halkların haklı savaşını bastırmada emperyalist- kapitalist sistemin kadını haksız savaşlarda kullanma girişimidir. Emperyalizmin haksız savaşlarında çoğu zaman işgal ettikleri topraklarda silah, altın, para, fabrika, toprak, kent ne ise kadın da ele geçirilmiş ganimettir. Ya da tecavüze uğramış ülke topraklarında işgal çizmeleri altında çiğnenen nimetlerin en değersiz nesnesi olarak cinsel ihtiyaç gideren kadın; açlığı doyuran, evi yakılan, yıkılan, talan edilen, çocukları-eşleri-kardeşleri-yarenleri öldürülen, saçından sürüklenen savaşın gizli silahı tecavüzle yaşama sevinci öldürülendir. Çin’in başkenti Pekin’de gerçekleştirilen 1995 yılında 4. Dünya Kadın Konferansı’nın esas teması “Kadın Hakları, İnsan Haklarıdır” sloganı olarak belirlenirken de emperyalist-kapitalist sistemlerin hükümetleri de devlet tarafından yöneltilen fiziki cinsel ve psikolojik şiddetin uygulandığını kabul etmişlerdir. 1975 yılından itibaren düzenlenen dünya konferanslarında aynı taahhütlere imza atıyorlar. Venezüella’da 2-8 Mart 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan Dünya Kadın Konferansı’na katılacak devrim ve demokrasi mücadelesi yürüten kadın örgütlerinin aralık ayı içerisinde, ABD’nin 2003 yılında “demokrasi ve özgürlük” götüreceği yalanıyla işgal ettiği ve bölgedeki haksız savaş pIanlarıyla parçaladığı, halkları birbirine boğazlattırdığı Irak’ta gerçekleştirilmiş olması Ortadoğulu kadınların mücadele başarısıdır. 8 Mart’ı karşılayacağımız bu konferansla birlikte, özelde Dersim’de, genelde bölgede özel timlerin ABD’li uzmanlar tarafından itiraf edilen ve Ergenekon süreciyle de faşist TC’nin katil savaş generallerinin de OHAL bölgesinde uygulanan cinsel işkence tecavüz yöntemlerinin arka planında yatan gerçeklik artık gizlenemez şekilde açığa çıkmıştır. Gözaltı merkezleri (jandarma-polis karakolları, JİTEM’in özel alanları, mayın döşeli topraklar) köy meydanı, ev ve aile ortamı, helikopter, mezra, mezar yerlerini ‘siyasi suç”larda mağdur etmek için “örgüt üyesi” ve ‘örgüte yardım ve yataklık” ettikleri iddiasıyla sorguladıkları ya da suçladıkları durumlarda sistematik işkence yöntemi uyguladıklarını teşhir etme zamanıdır. ‘Tetiği karı gibi tutma” aşağılanmasıyla kadının mücadeleye yabancılaştırılmasına karşı yapılan bütün bu askeri faşist cunta ve darbelerle perçinleştirilen sadece devlet otoritesi değil, aynı zamanda ABD ve AB emperyalist tahakkümünün de güçlendirilmesidir. O halde emperyalizmin, feodalizmin ve faşizmin hedefindeki bizlere düşen görev de; Türkiye-Kuzey Kürdistan halk demokrasisi, devrim, komünizm mücadelesinde tetiği doğru kavrayıp, hesabı namlularla soran, 8 Mart kızıllığıyla ezilen halkların emperyalist işgallerine karşı halkın haklı savaşında siper olan Meral Yakar, Aycan Tato’lardan Ayten Gülmez’lere tarihsel, sınıfsal, komünist yenilmez iradesiyle Maoist komünist Barbara Anna Kistler’in enternasyonalist kadın bilinciyle dünya ezilen halklarının demokratik halk iktidarı yürüyüşünde ilerleyelim.
|