Devrimci olmak mı, efemine olmak mı?

Öncü Kadın
Devrimci Demokrasi - Sayı

Rojda Demir

Devrimci Demokrasi gazetesinin 172. sayısında Genç Yorum köşesinde “Kadının kurtuluşu sorununda birkaç dipnot” başlığı ile yazılan yazıda, kadın sorunu ve mücadelesine dair Maoistlerin ve onları temsil eden iradenin teorik ve örgütsel pratik görüşünün ne olduğu/ne olması gerektiği üzerine ifade edilen düşüncelerde ön plana çıkan bir kavram, bu yazının başlığını belirlemede etkili oldu.

Bahsi geçen yazı, üzerinde duracağımız bazı sorunlu yaklaşımları içerse de esasta vurgulamaya çalıştığı konu başlıkları açısından kadınların iktidar mücadelesinde özneleşmesi sorunsalından ve sorumluluğundan kaçmadan kendi sorumluluğunu hisseden, bütün mücadele alanlarına olduğu gibi gençlik mücadelesine de görevler yükleyen, bu yönüyle heyecan veren bir yazı olduğunu görmek gerekir.

Özellikle kadın sorununda pratiğe yön veren özgün örgütsel mücadelenin demokratik halk iktidarına hizmet edecek siyasetin hangi yöntemle içselleşebileceğine dair ifade edilen görüşler oldukça önemlidir. Kadınların mevcut sorun karşısında geri çekilmeden, kendi içerisine doğru kapanık bir çalışma tarzına düşmeden hareketin ileri mevzilerinde doğru adım atması gerektiği tartışılmaz bir zorunluluktur.

Bugün bırakalım toplumun genelini, devrimci saflarda dahi “devrimci pratiğin” devrimci bir savaşıma hizmet edecek nitelikte olduğunu gönül rahatlığı ile söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla demokratik halk iktidarı perspektifiyle bütünleştirilmekte sıkıntı çekilen alanlardan biri olan kadın mücadelesi üzerinde yoğunlaşmak, doğru ve gerekli olandır.

2007 yılında işaret edilen hareketimiz içerisinde kadın inisiyatifinin geliştirilmesine yönelik adımların hayata geçirilmesi, mevcut sorunu çözmek için yeterli olmamakla birlikte sorunun üzerine doğru bir yöntemle gitmekte güçlü bir mevzi yaratmaya, kadın sorununu kadınları iktidar mücadelesinin öznesi olmaya sevkederek çözmeye yönelik somut bir adım olması itibariyle önemsenmelidir. Bu adımın adı, kota uygulaması değildir, Maoist kadınların kolektif aklının ve somut politik yaklaşımlarının özneleştirilmesi çabasıdır ve bu çabayı, mevcut yazının sonunda da belirtildiği gibi hareketin tüm saflarında olduğu gibi gençlik saflarında da sahiplenerek içselleştirmek, öncü kadınları yaratma zorunluluğunu sadece kadınlara ve kadın örgütlülüklerine bırakmamak şeklinde kavramak gerekmektedir.

Ancak yazıda geçen şu ifadeler, belirtilen bu derin görüşlerle çelişmektedir ve üzerinde durulmalıdır:

“Demokratik halk devrimi, biçimsel eşitlikçilik felsefesi üzerine kurulamaz. 2007’de işaret ettiğimiz, kadının inisyatifinin hareketimiz içerisinde arttırılması için vurgulanan kota uygulaması, kadını ve erkeğiyle bir bütün olarak tüm güçlerin fikir dünyasında efemine olma, dünyaya kadın cephesinden bakma uğraşıydı. Erkeğin, efemine olmadıkça, sınıflı toplumdaki kadının derinliğini algılayamayacağı ortadadır. Egemen cins olarak erkek, her ne kadar komünist-devrimci mücadele içerisinde olsa dahi, ancak ve ancak kadın sorununda efemine olmuş bir bakış açısıyla doğruya yakınlaşacaktır.”

Aslında bu paragrafta ezberleri bozan, devrimci erkek üzerinden şekillenen devrimcilik anlayışını yargılayan bir tutum söz konusudur ve bu tutumu sahiplenmek gerekir. Özellikle erkek egemen zihniyetin "erkek"te yaratmış olduğu yanılsamalar, zaaflar ve bu zaafların harekete güçlü bir şekilde yansımasına yönelik gerçekliğe vurgu yapılması çok önemlidir ve bu soruna ayrı bir yazıda ayrıntılarıyla değinmek gereklidir.

Bu yazıda daha çok, hareketimizde kadınlar ve erkekler açısından ortak bir mücadele yürütme zemininin “fikir dünyasında efemineleşme” olarak ifade edilmesi üzerinde duracağız. Fikir dünyamızı bir cinsten kurtarmak demek, ona “erkek” demekten vazgeçip, iki cinse anlam yükleyerek “efemine” kavramında eşitlemek değildir. Bu kavram aslında her erkeğin bir parça kadınlaşması ve her kadının da bir parça erkekleşmesi düşüncesine dayanıyor. Bu yönüyle sorunu, “cinsiyet” üzerinden tanımlamayalım derken aslında yine bu hatalı yaklaşımı başka bir biçimde tekrarlamış oluyoruz.

Birincisi; ezen ve ezilen cinslere dönüştürülerek bastırılan ya da kışkırtılan yarım insanlar olma, birey olamama gerçekliğine karşı mücadele, yarım kalan yönümüzü diğer cinsle doldurmak değil, yarım kalan yönümüzü diğer yarımızı oluşturan “kendi cinsimize” de saldıran bütünsel bir devrimcilikle, yani kendimizi baştan yıkan ve yeniden inşa eden bir zihniyetle sağlayabiliriz. Evet, bugün şüphesiz ki kadınların ve erkeklerin farklı zenginlikleri ve deneyimleri söz konusudur ve bu farklı tecrübelerin bir potada buluşturulması gerekir. Ancak bu buluşma da kendi cinsel kimliklerimizin yarattığı toplumsal kimliklerimizi en güçlü darbeleri yine kendimizin vurması ile mümkün olduğu da açıktır. Erkek yoldaşlar, kendi “erkekliğini” sorgulamadan, onu yıkıp aşmadan kadın sorununun bırakalım destekçisi olmayı, bu sorunun güçlü bir parçası olmaktan kurtulamazlar. Bu durumun somut adı da kadın düşmanlığı değil devrimcileşememektir. Kadın yoldaşlar kendi “kadınlığını” sorgulayarak, onu aşıp yıkmanın aynı zamanda özgün bir mücadeleyi de zorunlu kıldığını anlamadan, bu mücadele ile yetinmeyerek iktidar mücadelesinin öznesi olduğunu kavramadan, erkeğin gerisinde olma durumunu ancak bir ileri adımla kırabileceğini görmeden, mücadelenin ileri mevzilerine atılmadan devrimcileşemez. Ancak böylesi “ortak ve özgün bir çaba” bizi birbirimize kenetleyebilir.

Ancak bu koşulllarda karşı cinsin eksikliklerini de görmek ve yapıcı eleştirel bir tarzla ortak mücadelenin yanında iç bir mücadele yürütmek mümkün olur. Yani hem aynı hem de farklı olmayı başarabilmek. Bu devrimcilik de ne erkektir, ne kadın ne de “efemine”dir. Anlatılmak istenen belki de tam da bu zorunluluktur ancak kullanılan kavram bununla çelişmekte, cinsiyetlerimizden kurtulalım derken cinsiyetlerimizin birleştirilmesiyle şekillenen bir durumu ifade etmektedir.

Mesele devrimci olmak ya da olmamak. Bu kadar basit ve bu kadar açık. Sorun, erkekleşen harekete karşı kadınlaşan bir hareket yaratmak değildir. Kadını, kendi cins gerçekliğine hapsolmaktan kurtaracak olan şey, ya da erkeği, “efemine” olmak olmadığı açıktır.

Meselenin diğer bir yönü de, bu bakış açısının köklü bir kopuş sağlamaya çalıştığımız burjuvazi ile buluşmamıza yol açacak tehlikeli bir algılayışa yol açabileceği gerçeğidir. Bu buluşma zemininde en tehlikeli ortaklık, “duyarlılık” zemini üzerine inşa edilmektedir ki özellikle liberal-reformist yaklaşımlar, bu zeminden beslenmektedir.

“Devrimciler, şu veya bu konuda duyarlı olmalıdır” biçiminde başlayıp, başka şey söylermiş gibi yapıp ama özünde salt bunu söylemekle kalan her tür önermenin gideceği nokta sorunludur, sınıf bakış açısıyla tamamlanmaz ise bizi düzene yaklaştırır, düzeniçileştirir. Devrimciler duyarlı olmalıdır fakat neye karşı duyarlılık, neyin duyarlılığı ve hangi duyarlılık? Bu, sınıf ayrışımıyla ortaya konmak durumundadır. Aksi halde, demagojinin tuzağına sürüklenmenin kapısı açılmış olur. Kavramların sınıfsal anlamı ancak sınıfsal yorumuyla yapılabilir.

Günümüzde devrimci hareketlere yönelik en kapsamlı ideolojik saldırılar, yukarıda eleştiri konusu yaptığımız bu yarım kalmış anlayışa da dayanmaktadır. Burjuvazi, insana düşman yüzünü “duyarlılık” perdesi ile kapatmak zorundadır, aksi taktirde var olamaz. Çünkü birilerinin ezmesi için birilerinin ezilmesi ve ötekileştirilmesi ve yine ötekileştirilenlerin bastırılması için zorun, şiddetin yanında, “eşitmiş gibi hissetmelerine” zemin sunacak “ikna politikalarına” ihtiyaç vardır. İşte bu gerçek nedeniyledir ki burjuvazinin varlık zemininin “eşitsizlere eşitmiş gibi davranma” üzerine kurulduğunu söyleriz. Ne var ki, tüm bunlar duyarlı olmamamız gerektiği anlamına gelmez, bu sonuç çıkmaz elbette. Ama burjuva demagoji ile kirletilmek istenen kavramlar silahını net ve tam içeriğiyle kullanmamızı kesinlikle gerektirir.

Eğer bizler devrimciysek, demokratik halk iktidarı programına yaslanan gerçek eşitliği savunuyorsak, düzenin ötekileştirdiği kesimlere, ezilen uluslara, milliyetlere, azınlıklara, ezilen cins olan kadınlara yalnızca “duyarlı” olamayız. Çünkü esas sorumluluklarımızı duyarlı olmak olarak tanımlarsak, ötekileştirmiş, devrimciliğimizin dışında, devrimci programımızın dışında tanımlamış olma handikapına düşmüşüz demektir. Yani alternatif bir çözüm projesi ile hareket etme kapasitesinden yoksunuz demektir. Böylesi bir zeminde kota gibi uygulamalar da burjuvazinin “çözümünün” ötesine gidemeyecektir. Bu uygulamalar ancak doğru bir anlayış zemini üzerine geçici önlemler, kısa vadeli yöntemler olarak değerlendirilirse etkili olabilir.

Devrimcilik dediğimiz şey gerçek anlamda bir niteliği, insanlığın tümünü ve ezilen tüm kesimlerin ortak zeminini ifade etme iddiasını taşıyorsa, ‘duyarlı olunması gereken meseleler alt başlığına doluşturduğu meseleleri’ kendi ‘temel meseleleri’ dışına ittiğini, devrimci algı ve devrimci mücadelenin içermediği sorunsalları, devrimciliğin dışında ‘duyarlılık gerektiren meseleler’ olarak görme zaafından kurtulunmalıdır.

Devrimciler, dıştaladıkları kadın sorununa yönelik mücadeleyi, devrimci duyarlılığın gelişip gelişmediği üzerinden tanımladıkları sürece geniş kadın kitlelerini iktidar mücadelesinin özneleri haline getirmekten gittikçe daha fazla uzaklaşacaklardır. Bu anlayış, insanlığı, sınıflara, cinslere, milliyetlere, dinlere bölerek her bir unsur içerisinde ezen ve ezileni tekrar var ederek kendine onlarca varlık zemini yaratmaya devam etmektedir. Bugün eşitsizliklere karşı mücadele yürütmekle eşitsizlere eşitmiş gibi davranmanın arasında çok uç bir ideolojik ayrışma noktası vardır. Biri ezilenlerin ideolojisine, diğeri de ezenlerin ideolojisine dayanır, oradan beslenir, oranın karakterini taşır.

Yapmamız gerekenler açıktır. Maoist iradenin bir bütün olarak ortak bir anlayış zeminini ortak bir kavrayışa dönüştürme görevini yerine getirmek için tüm gücünü kullanmasıyla gelişecek olan komünist bilinç, devrimci bilincin sistem içileşmiş taraflarına derin darbeler indirerek kadındaki ve erkekteki sistem içileşmiş geriliklere karşı itici bir kuvvet yaratacak, çözüm yolu gösterecektir. Ancak böylesi bir kıpırdanış en geri kesimi oluşturan kadının yaşamında köklü bir değişim yaratarak onu tüm eksikliklerinin gölgesine sığınmayan bir güç haline dönüştürecektir. Ancak böylesi bir kıpırdanış ile kadınların özgün mücadele alanları da devrimci savaşımın öznesi olan mücadele alanlarından birine dönüşecektir.

 
Share