Yazarın Diğer Yazıları
Beton Duvarlar, Demir Parmaklıklar Utancından Yine Sustu
Devrim sözü pratiğimizdir
Özlemi Pratikle Buluşturma
Çocuk Bahçesi
Mele(k) Katil
Zehirli havuz
Unutulan Aralık Faşizmi
Ömrümüzü Çal, Kemiklerimizi Düdük Yap
Gündelik Hayat
Deprem Etnik midir?
Soluğumuz Tükenmeyecek
Biyo-Yakıtın Çerez Öğütücüleri
Füze Mekiği Dokuyorlar
Devrimci Kararlılık
Panik Butonunun Panzehiri...
Tüketim Dünyasının Manilovizmi
Kadın Emeğinin "Kutsal" Değeri
Vesayetin Seçilmişleri İş Başında
Seçim, Seçen, Seçilen
Zincirleri Kırma Çağrısıdır 8 Mart
Karanlığa Işık Yakıp Gidenler
Umut insanda, insan isyanda
Kendi Ölüsünü Sırtında Taşıyan Ölü Sistem Çürümüş Yumurtayı Pişiriyor
Kadının “Füze Kalkanı” Savaşımı
Devrimci olmak mı, efemine olmak mı?
| Kendi Ölüsünü Sırtında Taşıyan Ölü Sistem Çürümüş Yumurtayı Pişiriyor |
|
“S…ofya Cezaevi’ne gelişimle, hapishane yönetimi, benim kişiliğimde yeni bir eziyet çektirme vesilesi bulmuş oluyordu. Çocuğu yıkamak için ısıttığım suyu döküyorlardı ya da içine pis şeyler atıyorlar, hazırladığım lapayı yiyorlardı, giysilerinin düğmelerini koparıyorlar, yıkayıp avluya astığım zaman, pis ellerini ve yüzlerini siliyorlar, böylece taşıdıkları pis hastalıkların çocuğa bulaşmasını istiyorlardı. Tuvalet, çamaşırhane ortaktı...” diyordu II.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Bulgaristan mücadelesinde yenilgiden zafere yürüyüşünü sürdüren militan anne. “Ben arkadaşlarımla kitlenin ortasında yer alıyordum. Dolmabahçe’ye doğru ilerlerken, birden yakın mesafeden gaz sıkmaya başladılar. Ne olduğunu anlamadan birden çevik kuvvetlerin üzerimize doğru geldiğini fark ettim. Geriye doğru kaçmaya çalışırken biri beni yakaladı. Ancak tam darp edecek iken elinden kurtulmayı başardım. Koşmaya başladım. Beni kovalayan aynı çevik kuvvet bir an ayağı takılıp yere düştü. Ancak daha sonra peşimden koşarak beni yakaladı. ‘Dur vurma hamileyim’ dememe rağmen copla karnıma vurdu. Birden etrafım sarılmıştı, biri arkadan belime ve sırtımı coplarken, diğeri karnıma vuruyordu. Yere yığıldım, ancak bu defa postal darbeleriyle vurdular. Yerde acı içinde kıvranıyordum. Arkadaşlar yardımıma koştu. Beni yerden alarak Kabataş iskelesinin oraya götürdüler. Yediğim gazdan ve darpların etkisiyle kanama geçirdiğimi o anda anlamadım. Daha fazla dayanamadım ve baygınlık geçirdim.” Diyen anne adayı bir üniversiteli genç kadın. 2010 yılında Avrupa’nın kültür kenti İstanbul-Dolmabahçe Sarayı’ndan sesleniyor günümüz insanına. TC devleti uyguladığı baskı, işkence ve şiddeti nasıl kanıksatmış ki; üniversitesinde “embriyon” bilinciyle soru soracak bir genç, bir insan, bir gazeteci dahi istemiyor. Sokak ortasında adayı olduğu Avrupa’nın başkentinde işkencenin şiddeti o kadar büyük oluyor, polisin postallarıyla karnından embriyonu olmuş yumurta dışına çıkıyor, sorulan soru şu: “O hamile kadının orada ne işi var” sorusuyla görsel ve yazılı medya çalkalanıyor. “Varta”ları atlayarak ezilen emekçileri baskı altında tutmanın binbir türlü aracını harekete geçiren “kurt ağızlı” ileri teknoloji donanımlı egemenler, dünyayı dijital hapishaneye çevirerek etik değerleri yere sererek göklerde korunan “namus” u, üniversiteli bir kadının karnındaki bebeğe uzanarak insanların özelini ayaklar altına seriyorlar. Bu sahne çok yeni bir durummuş gibi davranan medyasından aydınına, ilericisinden gericisine herkesin diline pelesenk olan ‘çocuklara vahşet’ bulamacıyla devletin varlığını, devrimci-komünistlere uyguladığı işkenceyle sürdürdüğünü 19 Aralık katliamı yaşanmamış bir ülkenin insanları gibi ele almaları bilinçli tecritin en büyük işkencesidir. Medyanın 19-22 Aralık Kahramanlık Haftası boyunca ‘kendilerini yaktılar, örgüt yaktı, jandarma kurtardı’ paranoyasının yenilerdeki tekerlemesiydi. Medya gücüyle kanıksatılan ve reformizmin etkisiyle bulamaca bandırılan devletin terörü haksızlığa karşı savaşana, mücadele edene ve direnene karşı değil de ‘masum-mazlum-ehli-başı okşanası çocuklara’ uygulanan basitleştirilmiş bir sokak şiddeti gibi gösteriliyor. Bedeninden başka silahı olmayıp, dışarıdaki yaşanan tüm bu zulme karşı içeride direnip, haksız savaşa karşı ölüm orucuna başlayanların şanlı direnişinin içeriğini, sahip çıkarken boşaltmanın dolacak günleri de elbette vardır ezilen halkların haklı savaşlarında. Şunu anne karnından düşürülen ve faşist Kemalist diktatörlüğün ülkesinde yaşam değil, doğma hakkı bile tanınmayan o embriyon da artık bilir ki; zaferin yolu çiçekli, kırmızı halı döşeli değildir. Dikenli ve acıların ateşini Dolmabahçe’nin denizleri bile söndüremez. Yengilerle, bozgunlarla, yanlışlıklarla doludur. Ödenen bütün bedellere rağmen yenilmez devrimci savaş iradesinin pekişmesinin, kökleşmesinin en önemli etkeni de ideolojik savaştır, faşist ve ezen düşmana karşı zafere olan kararlılığın kesintisiz sürdürülmesi mücadelesidir. Yumurtayı taşla özdeşleştiren ‘taşkafalı’ yönetemezlerin “balığı yakalamak için havuzu boşaltmak” girişimleri halkların tarihinde mevcuttur. Oysa Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki gerçeklik, doğan embriyonun bile taşla tanışmanın gerçekliğini kavramaktır aslolan. Bağımsız bir ülke ve özgür bir halk olarak yaşamanın tanışıklığını taş atan yüreğiyle karşılayan o embriyon militanların mücadelesini kim küçümseyebilir ki? Ama ne yazık ki, taş atabilecek ellerin hala çürümüş yumurtalarla boy göstermesinin bürokrasiden, kabilecilikten, eziyetçilikten, buyrukçuluktan, bireysel kahramanlıktan, anarşizmden, liberalizmden, aşırı demokrasicilikten ve de sorosculuktan beslenen revizyonizm olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak bir maoist sorumluluk gereğidir. Devletin en üst işkencesini sokakta en açık ve canlı yayında yaşayan ve bebeğini düşüren “tekrar bir kadına daha bu acıyı yaşatmalarını istemiyorum. Onun için saldırının emrini verenden uygulayana kadar topluca cezalandırmaları ve görevden alınmalarını istiyorum. Bu işin peşini bırakmayacağım” diyen genç üniversiteli kadının tekil acısını toplumsal mücadelenin tarihsel acısıyla bütünleştirmek bu ülkede faşizmden sözlü, düşünsel, fikirsel, psikolojik ve zamansal dahi payını alan her bir bireyin boynunun borcudur. |

