|
Mutluluk, manevi haklarla ancak sınırlı ölçüde, maddi araçlarla ise en büyük ölçüde süregider. Bu mutluluk sırrına erişen erkek egemen sistem de üretim ilişkilerinde eşit haklardan yararlanan bir toplumu/toplamın çoğunluğunun, ancak geçinmek için gerekli şeyleri elde etmesine izin verir. Ama artık bunu günümüz koşullarında söylemek pek mümkün değildir. Çünkü doymak bilmeyen zorbalar, torbanın kesesini, toplamak için daha fazla açmaları gerektiğini her fırsatta belirtmektedirler. Hatırlayacak olursak, Şubat 2011’de ‘torba yasa’ için alanlara çıkan ülkemiz emekçilerine mevsimsel olarak ‘portakal gazı’yla saldırmıştı polis. Temizlik işçisi kadın eylemcinin gözüne gelen gaz bombası ağır şekilde yaralamıştı ve gözünü kaybetmekten son anda ameliyatla kurtarıldı. Portakal gazıyla başlayan ırkçı saldırılar, yıl boyunca ülkenin dağına, taşına ve en son da kazan bombalarıyla köylere kadar devam etti. Dikkatle görmemizi istiyorlar, çoğunluğun mutluluk dürtüsüne çok iyi hitap ediyorlar. Hak ve hukuk eşitliğine köleci ya da feodal toplumun gösterdiği saygıdan bir nebze fazladır. Ama bu yaşadığımız 21. yüzyılın koşullarında fazlası diye gösterilenin köleci toplumdan az bir fazladır. Daha anlaşılması için, kaçan tayı yakalamak için avucunuza az biraz tuz alırsınız ve o tay tuzu tatmak için avucunuzu yalar. Gerçekten de şu andaki mevcut durum ezen ve ezilenler açısından abartısız bunu ifade etmektedir. Ama yine de anlaşılması için ezenin kendinden gayet emin adımlarla köleleştirmek için hızla ilerlediği; yaptıkları uluslararası toplantılardan belirginleşiyor. Ancak ezilenlerin ise, ezilmekten kurtulmak için tereddütlü olduğu ‘torba yasa’sından itibaren her gün yapılan zamlardan, talan hükmüyle çıkarılan kararnamelerinden ve vekillerin kıyak maaş zammına karşılık asgari ücrete yapılan simit parası kadar zamlara gösterilen tepkimelerden görülmektedir. Sorunun asıl öznesi emekçilerin, bağlı oldukları örgütlü kurumların ve sendikaların yaptığı basın açıklaması refleksinden görülmektedir. Son bir ayın haber başlıklarında kadının mevcut durumuna bakıp da, 8 Mart’a hazırlık çalışmalarına baktığımızda bile her sürecin kendisini hangi zeminde yaşattığını da görmekteyiz. Çok kadınlaştırmadan, Hegel’in sözlerinden 8 Mart açılışımızı yapmak isteriz. “İnsan doğal olarak iyidir dendiği zaman büyük bir gerçeğin dile getirildiği sanılıyor, ama unutuluyor ki, insan doğal olarak kötüdür dendiğinde daha büyük bir gerçek dile getirilmektedir’’ diyor Hegel. Bu sözden, yeni ilerlemeler için başkaldırının eskiye karşı ve diğer yandan uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ortaya çıkışından itibaren de egemen olma isteğini barındırdığını da anlamalıyız. Tarihi gelişmeleri gerçek ilericiliğin, kurtuluşun kaldıracı yapabilmeliyiz. Tunus, Mısır, Libya’daki gelişmelerle beklentiye giren kadınların ve halkların hayal kırıklıklarını iyi okumalıyız. Gerçek kurtuluş ve hakları için son süreçlerde daha fazla sokağa çıkmasını doğru kavramalıyız. Yani bu yıl ki 8 Mart sürecine öyle hazırlıklı girmeliyiz ki biz kadınlar; yeni ilerlemeler için tarihsel rolümüzü oynarken bize az biraz fazlasını verenlerin bize layık gördüğü mutlulukla yetinmemeliyiz. Bizim hedeflediğimiz sınırsız ölçülerdeki mutluluk, bütün insanlığın gerçek mutluluğunun da özgürleşmesidir. Ve yine öyle bir sınıfsal ve yaşamsal bir pratik sergilemeliyiz ki, kendimizi güvenli hissettiğimiz alanlarda, rahat ettiğimiz 8 Mart tarihsel düşüyle yürümeliyiz. Tarihimizi kendimiz yapıyoruz, belirli koşullarda belirli öncüllerle hazırlandığımız 8 Mart’ı siyasal, ekonomik koşulların belirlediği oranda, insanların beyinlerine musallat olan geleneksel yaklaşımları da göz ardı etmeden tartışıp/tartışmalıyız. Emeği görünmeyen yaşamdan işe koyulursak, çalışma hayatındaki kadının güvencesiz, esnek ve işsizlerle işini kaybetme tehdidi altındaki iş güvencesi gaspı yaşanan ülkemiz koşullarında üç ayı aşkın süredir Van depreminde direnen çadır-kent yaşamına dair gündemin yoğunluğu ortada. Genel ve kabaca diğer gündemlerimize de değinecek olursak; yozlaşmaya ve yabancılaşmaya karşı direnen ve hapishanelerde “terörist” diye değerlendirilip tedavi edilmeyen, gazetecisinden akademisyenine tutuklanan, sivil polisin eğlence merkezinde tekme-tokat linçine dayandığı için “sağlam” raporu alan, 26 tecavüzcüsüyle “kendi rızası”yla birlikteliğine mahkemelerce karar verilen ve tahrik indirimiyle katillerine ceza indirimine giden mahkemelerin kararına direnen kadınlar yürüyor. Hamburg’ta tartışmaya açılan ‘alternatif konseptler’den ulusal ölçünün belirlenmesi, JİTEM merkezinde katledilenlerin kaybettirilmek istenen kemiklerin AKP’li kadın vekili Oya Eronat tarafından ‘heyelanla sürüklenip bir araya gelmiştir’ akıl dışı açıklaması, Roboski’ye kan parası ödenmesinin kademeli bedel artırımı başlıklarıyla dolu bir 8 Mart’a yürüyoruz. ‘Eğitimsiz ve ekonomiden yoksun kadın’ların çocuklarına sahip çıkmaması yüzünden hapishanelerde bulunan 2 bin 221 çocuğun hapishaneye doldurulması, sokağa çıkan çocuğu ailelere para cezasıyla terbiye etme, olmadı ailelerden alıp “sevgi evleri”ne kapatılan çocuklarla 8 Mart’a yürüyoruz. Depremlerin normalleştiği, ekonomide bir türlü kabul edilemeyen afette soğukta donarak, ısınmakta yanarak can veren çocuklardan geriye kalanlara kol kanat germekten Van’da çadır kentte yatak-yorgan olan kadınlarla yürüyoruz 8 Martlara… 31 Ocak-2 Şubat 1990’da 5 kadın-5 erkek yoldaşımızın şanlı Nazımiye-Zargovit çatışmasında ölümsüzleşen ON’ların devrimci savaşıyla omuz omuza aştığı Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın dağlarındaki buluşması misali emeğin gücüyle ve devrimin dostlarıyla 8 Mart’a doğru yürüyoruz. Şehitlerimize olan devrim sözümüzle; cinsel, ulusal ve sınıfsal sömürüyü sona erdirme mücadelemizde, barış elçisi Pippa Bacca’nın ‘koşulsuz güvenmek istiyoruz’ özlemini pratikte buluşturacağız. Kadın ve kızıl 8 Mart’ların coşkusuyla birleşik, kitlesel ve militanca bir mücadele için New York-Chicago’yu aşan 8 Mart perspektifiyle alanlarda olacağız. Biz kadınlar özlemi pratikle buluşturmaya yürüyoruz...
|