|
Yaşamın sınandığı dünyamızda her gün yeni direnişler filizleniyor. Cinsiyetin sınıfla, egemen kastla ve cemaat ilişkileriyle biçimlendiği ve yerelin merkezle kopmaz bağları arasında politikaların üretildiği bir yılı geride bıraktık. Özellikle ülkemizde kadın üzerinde somutlaşan baskı ve şiddet saldırıları her gün beş kadının en yakını erk’ek tarafından öldürüldüğü ve tepkilerin ise cılız kaldığı koca-man bir yıl yaşadık. Kadın mücadelesi açısından ve diğer demokratik haklar mücadelesi açısından dayanışmanın karşılıklılık yaratmasının etkisi çok görünür olamadı. Yani erk sistemin hem teknolojik hem de psikolojik saldırıları karşısında emekçiler cephesi 2011 yılında da çok başarılı bir geçiş gösteremedi. Tabii ki bu gerçekliklerin hepsi sınıfsaldır. Sadece belirsizlikler veya güven eksikliğinin getirdiği etkenler mücadeleyi pasifleştirmiyor. Özellikle sisteme yedeklenme politikaları, Avrupa Birliği projesiyle birlikte alınan fonların, kırsal kalkınma programların içini boşalttığı gibi, aktif kadın örgütlerinin sisteme dümen kırmaları da mücadelenin seyrinde düşüşe yol açtı. Diğer yandan sokak-alan mücadelesinden parlamentarizm yoluna yoğun geçişlerinde militan-fiili mücadeleyi olumsuz yönde etkilediğini söylemek mümkündür. Sistemin tatlı su sazanları sınıflar karşıtlığı üzerinden meseleyi ele almadıkları için zehirli havuzlara hemen atlıyorlar. Sistem sadece zehirli havuzla boğmuyor, bin yılların kalın zincirleri de çok kolay kırılmadığı için o kastlaşmış örümcek ağı kuvvetindeki hız önce kadını sonra da tüm toplumu kuşatıyor. Zorunlu bir dürüstlükle insan olabilme erdemiyle tekrar tekrar mücadeleyi doğru analiz ettiğimizde geldiğimiz yolculuklarımızda öfke gözyaşlarımızdan tutalım da bütün araçların farkının olduğunu söyleyebiliriz. Bugün hala içinden çıkamadığımız bu gerici erk egemen sistemden de, geçmişte bıraktığımız acı ve zorunlu çıkışlarımızda da yolumuzu örgütlü mücadeleyle açabildiğimizi bilmeliyiz. Yaşamımızı prangalayan hiçbir zincir AKP döneminde yaratılan kast ve din gericiliği kadar ayaklarımıza bu kadar dolanmamıştı ve bu kadar yoğun çelişkilerin sınıf mücadelesini yükseltecek dönemde düşman tabağına da kaşık çalınmamıştı. Yetmez ama evetlerle burjuva feodal gericiliğin saflarına giden sözüm ona aydın, sanatçı, emekçi, düşünür, yazar, gazeteci tasfiyeye çanak tutmuştur. Yoksunlaştırılmış ve kadercilikle yaratıcı gücünü keşfedemeyen yoksul emekçi halkın da ezenin tarafında saf tutması yine dinci-milliyetçi-erkekçi yaklaşımın başarısı ve ezilen tarafın da kitlelerle yeterli bağı kuramamasıdır. Torba yasasıyla tüm ezilen emekçileri ve kazanılmış hakları gasp eden meclis gecenin bir yarısı milletvekilleri maaşını eteğine asıldıkları cumhurbaşkanına eşitlerken, asgari ücrette 19 TL artış öngördü. Azığımızı paylaşmak hepimizi rahatsız eder. Hep ilerinin zıttı olarak bir şey kazanmak olarak artık insanlığımıza yabancılaştırıldık. Emeğe yabancılaştırılan bedenler pazarlanırken de “küresel kız kardeşlik” en çok payına düşeni almaktadır. Toplumsal dokunmazlıklarda kafalarımıza zikredilen hurafelerden kurtulduğumuz anda bu sefer de mücadelenin sistem kastına göz kırpan yaklaşımlarıyla karşılaşıyoruz. Dumura uğruyoruz. Neden? Burjuvazinin araçlarını kullanalım derken, kullanılan nesnelere dönüşüyoruz. Çünkü uluslararası fon ve projelerle maddi olanaklar sağlayan sistem içi sivil kadın kuruluşlarıyla kendi öz dinamiğiyle alanlarda fiili mücadele yürüten devrimci kadın örgütlerini de ayrıştırmayan bir bellek yitimi yaşanıyor. Ülkemiz koşullarında reformizmle-oportünizmi devrim-komünizm mücadelesinden ayrıştırmamak da bir başka saldırıdır. Çünkü emperyalist-kapitalist sistemde önce küreselleşen dünyayı globalleştirdiler, sonra neoliberal politikalarla sosyo-ekonomi-politiği köklerinden koparmaya çalıştılar. Sonra Dünya Bankası kredileriyle köyümüzün pınarında bir bardak suya bizleri hapsettiler. Olmadı doğada en fazla bulunan suyu özelleştirip, köylerimizdeki kadınların bedenleri ve zihinleri üzerine kurdukları projelerle bir başka egemenlik alanı yarattılar. Sonrası intihar, sonrası melankolik ruh hali, sonrası üretemeyen ve bakıma muhtaç yoksul kadınlar hikayesi, filmleri, belgeselleri de bir başka uyuşturma ve maniplasyon araçları olarak devreye girdi. Yaşamımızı sınırlayıp, sonraki yıllarda torunlarımıza melankolik olsunlar diye; patron-ağa kasalarına kilitlenen bol paralı sırlı hayatlar filmi olarak seyrettiriliyor… Siz beceriksizsiniz, ben sizin yerinize suyunuzu, ormanınızı, toprağınızı, deponuzu, altınınızı, silahınızı, bıçağınızı kullanabilirim deme arsızlığındaki en dip, en derin sömürü ve asalak düzen projeleri her geçen gün daha hızla devrede. Erişilebilir kaynakların toplumun en ezileni kadına ulaşması devenin ağzındaki kimyon tohumu etkisidir. Kadın sorunlarını yoksulluk, eğitim ve şehircilikle açıklayan erk-kadın-bakan, küreselleşen köy gerçekliğindeki köylü kadının köyleşen dünyanın kimin için küçültüldüğünü, büyütüldüğünü gizleyip, kadın katliamının üstünü her fırsatta bir başka çarpıtmayla örtüyor. Diğer bir ifadeyle kadının bileklerine şiddetten korunması için takılan sinyalli buton kimin için çalıyor? Gerçekten kadının kurtulması için mi, yoksa kadının kendi bireysel çabasının bile sistem içileştirilmesi düğmesi midir? İşte 2011 yılında yaşadıklarımız tam da bunlardan ibaretti. Geçiş sürecindeki kritik önemde olan bazı temel konuları sınıf mücadelesi perspektifiyle tartışmak bizim sorumluluğumuzdur.
|