|
Dipten dibe bir homurtu yükselecek ama nereye akacak belirsiz. Yine 2000’li yılları, yani o tecrit günlerini anımsatıyor. Üzerinden atlanmak istenen bir süreç gibi algılanıyor. Ama öyle ağır, öyle derin ki; kimse çok yaklaşamıyor bile. Hani o politik diziler, filmler, belgeseller hazırlanırken atlanan, bilinmeyen bir tarih aralığı. Ama bu 19 Aralık mı, ama bu 1920-45 Aralığı mı, yoksa ki 1971-73 kopuşu mu? Kimsenin gerçekten de bilmediği, bilip de anlamadığı, anlayıp da yaklaşmadığı bir bilinmezlik hali. Ama o bilinmezlik her defasında yolun ortasında dimdik bir çınar gibi aslında hep karşımızda. Büyük bir ustalıkla da yol gösteren ama biz körlerin bir türlü yolunda adım atmadığımız, atamadığımız bir güzergah. İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Mazlum Doğan’ın aktığı devrimci mücadele yolu… Devletin tepesinden tırnağına örülü bir faşizm. Ama bu yolu bilmez ustalıkta davrananların da hala gelmesini beklediği faşizm. Gülerler. Çocuklar bile güler. Peki, hergün şikayet ettiğiniz, yakındığınız, sizi sokağa çıkaramayan o zulüm eden devletinizin adı ne? Kocaman puntolarla yazıyoruz: FAŞİZM… Sokağa çıkan herkese devlet terörü uygulanıyor! İşte Hopa davasında, Ankara sokaklarını kuşatan devletin eli silahlı polisleri panzerinin üstüne çıkan ve bu kadının burada ne işi var deyip, demokratik haklarını savunanların verdiği ifadeden bir örnek; 9 Aralık Hopa davası sanığının mahkeme savunmasından “Dilşat Aktaş'ın yere düştüğünü gördüm. Gidip ona yardımcı olmaya çalıştım. Polisler 'Panzerin üzerine çıkan buydu yakalayın' diye bağırdılar. Geldiler ve bizi uzun süre dövdüler. Dilşat Aktaş'ın kemiği kırıldı, ben şahidim buna. Ayağa kaldırıp yürütmeye çalıştılar. 'Almayalım başımıza bela olur' deyip bıraktılar. Beni götürdüler. Çevik kuvvet polisleri plastik kelepçe taktı. 6 saatin 3 saati boyunca dayak yedim. Fakat herhangi bir işlem yapılmadı. Savcılıkta ifade verirken yüzüm gözüm mosmorken savcı bana sormadı. Tanımadığım polisleri yaraladığım gerekçesiyle tutuklandım. Ben bu olaya şahit olduğum için tutuklandığımı düşünüyorum. Bu ülkede eşitsizlik, adaletsizlik olduğunu düşünüyorum. Her platformda bunu yapmaya çalışıyorum.” Bu faşizm saç kestirmeyle, uzatmayla ya da yumurtayla alt edilemez. Zor zorla alt edilir. Zorun aşılması bu kişi tanıklığı eşkıyalıkla değil, saatlerce işkenceden geçip moraran bir yüze savcının yargısı hiç merhem olmaz. İşte üzerinden atladığımız ve görmek istemediğimiz bu gerçeklik bizi bu sisteme yedekliyor. 90’lı yıllar diye telaffuz edilen şey geride kaldı, AKP bunu 2000’li yıllarda devraldığı tecrit hücrelerindeki tutsaklıkla topluma uyarladı. Çok büyük bir proje. Genişletilmiş Ortadoğu Projesini de kapsayan, okyanus ötesi bir proje. Onun içindir ki, Dersim’de cemaatleşmeye, karakollaşma, yozlaşmaya ve uyuşturucu kullanımına karşı yeni demokrasi halk kültürü kampanyaları sürdüren Demokratik Haklar Federasyonu temsilcileri ve üyeleri hergün mahkemelerden geçiriliyor ve olmadı tutuklanıyor. İnsanlar 90’lı yıllarda yakılıyordu, hatırlayalım Behzat Firikleri. Hatırlayalım Kulaksız komutanın içki kadehlerini yudumlarken meşe odunlarına verdiği köylüleri. Köylü anlayışımız şimdi HES’lerde, RES’lerde, barınma, ulaşım, su sorununda kocaman kocaman yol gösterici duruyor önümüzde. Tarih işte böyle bir şeydir. Gerçeklikten kaçmak asla olmaz. Ama ne yazık ki, bizim gibi ülkelerde ne sosyal patlama olur, ne de hepimizin devletin karşısına eşkıya olarak çıkması durumu düzeltmez. Çünkü ancak ve ancak devrimci bir program etrafından örgütlü bir halk gerçekliğiyle biz bu masum gösterilen azgın faşizmi yenebiliriz. Ancak biz böyle dünya ezilen halklarının bütünlüklü gerçek kurtuluşuna hizmet etmiş olabiliriz. İşte yanı başımızda “Arap Baharı”. Kaç zamandır kaç insan ölüyor, öldürüyor. Ama kutup yıldızı doğru klavuzluk etmediğinden emperyalizmin sınırlarını aşamıyor. Onun için bizim vereceğimiz mücadele eşkıyalık değil, devrimci-komünist-Maoist bir hatta halkın gerçek özgürlükleri için sınıfsız, sömürüsüz, eşitlik ve kardeşlik mücadelesidir. Saç teliyle devletin terörü bağlanamaz, ödenmiş bedellerin muhteşem değerleri yumurta silahıyla çürütülemez. Devletin “üst düzey sorumlu” histerisinden piknik fotoğraflarına indirgenen bir dezenformasyona karşı güçlü devrimci halk kültürü mücadelesiyle set olalım. Faşizmin saldırısına şaşırmak, tutuklanmayı hukuk skandalı olarak görmek, kadına tecavüzü ahlaksızlık olarak değerlendirmek ya da Özel Yetkili Mahkemeleri’ni Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne benzetmek çok yanılsamalı bir demokrasi yanılgısıdır. İşte faşizm ben varım diyor, ama reformizm hayır sen demokrasisin diyor. Gerçekten bu ülkede demokrasi sorunu var ve bu da devrim sorunu. Bunun çözümü de yeni demokrasi güçlerinin demokratik halk devriminden geçer. Bu da köylüsüyle, işçisiyle, kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla, çocuğuyla yani tüm ezilen emekçi halkın örgütlü gücüyle başarıya ulaşır. Bunu kavrayıp kavratmadığımız sürece, bedel ödeyerek kazandığımız elimizdeki direniş mevzilerini bir bir yitiririz. Ne köy, ne kasaba, ne direniş, ne mevzi geriye kalmaz. Ama faşist diktatörlüğün bütünlüklü saldırılarına karşı ezilen emekçi halkın örgütlü mücadelesini yükseltmek için dünden daha fazla örgütlülüğe, birleşik ve kitlesel direnişlere yelken açma zamanıdır. Önümüz 19 Aralık Ölüm Orucu Kahramanlık ve Direniş Haftası, şan olsun yaratanlara. Şan olsun ki o yoldaşlarımız, siper yoldaşlarımız bugünü dünden bize müjdelemişlerdi. Bu tarihi iyi hatırlayalım, unutmayalım, unutturmayalım. Anıları önünde saygıyla eğiliyoruz, mücadeleleri yol göstermeye devam ediyor…
|