Ömrümüzü Çal, Kemiklerimizi Düdük Yap

Hepimizin ömründen çal… Her gün öldürülen biz kadınlardan… Üç çocuk doğurup, TC ordusuna kattığımızdan. İmamların Cuma namazlarındaki hutbelerinde ‘savaş şehidi’ Türk askeri mertebesine eriştirdiğimizden. Tekstil işçisi olarak kapalı arabada penceresinden dışarıya bakamadığımız doğada can verdiğimizden. Doğmamış bebelerimizi kasıklarımıza vurulan asker-polis postallarıyla düşürmemizden. Parasız eğitim için sokağa çıkmamıza kızıp, ne işleri var dediğinde sustuğumuzdan. Sizlerin yani ezenlerin sükseli yaşamları için fabrikalarda, tarlalarda, atölyelerde, kamu-özel alanlarda, evde, mutfakta 24 saat alınterimizi döküp, emeği görülmeyen olduğumuzdan…
Biz suçluyuz. Şiddete en çok uğrayan ve en çok rıza gösterdiğimiz için. N.Ç. davasında olduğu gibi “utanç” kararlarınızı ‘haydi kızım göster bakalım nasıl tecavüz ettiler’ diye mahkeme salonlarını Zekeriya Beyaz hocanız gibi anlamayıp, tekrar ettiren pornocular, siz haklısınız.  Biz susuyoruz. Sustuğumuz için de en çok şiddete maruz kalıyoruz ve öldürülüyoruz.
Şiddet önce kadın kimliğimiz üzerinden, doğar doğmaz başlayan bir geleneksel, dinsel ve toplumsal aile içi kabulle başlıyor. Geleneksel şiddet devri psikolojik baskıyla üzerimizde. Doğuranlar olarak suçluyuz. Doğurduğumuz kız-erkek çocuklarımızı “murat görelim” diye “allı-duvaklı” aynı aile-sistem cenderesinde ‘alyans’ halkasıyla zincirliyoruz. Biz öleni de öldüreni de yetiştirenleriz. O halde ölmemek için talimatla üç çocok doğurmayalım. Çünkü N.Ç. davasında yer alan tüm tecavüzcülerin kimlik bilgileri bize bu sistemin katil bileşenlerine nasıl sıfır toleranslı olduğunu gözaltı, hapishane uygulamalarında olduğu gibi tekrar gösterdi.
Dünyanın bir ucundan diğer ucuna, kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna, Sibirya’sından, Ekvator’una zulüm ve şiddetin dili, dini, ırkı, cinsiyeti yok. Ezenler hiç ayırt etmeden sürekli eziyorlar. Ama söz konusu kadın olunca, şiddetin boyutuna bir de birlikte ezildiği erkeğin şiddeti de devreye giriyor. Bir de ezilenin ezileni oluveriyor kadın. Bu hiç fark etmiyor, bazen fabrikada patronun ayrımcı şiddetine ücrette, bazen sokaktaki direnişte başbakanın ‘kadın mıdır kız mıdır’ şiddetine cinsiyette, bazen örgütlü kurumunda ‘feminist yönü gelişti’ diyen devrimci-komünist erkeğin şiddetine düşünsel özgürlük mücadelesinde eşitsizliklerle yüz yüze.
Eritre’de 6 yaşında sünnet edileniz, çocukken kesilir annemiz dikiş atar, evleniriz kaynanamız dikiş söker. Bu da ‘kadın sırrı’ olarak hep saklanarak devam eder günümüze kadar sürer. İran’da recm edileniz. Çünkü bedenimizin mutlak surette bir sahibi ‘baba, erkek kardeş, koca, ya da tanımadığımız bir erkek’ vardır. Yalnız sokağa adım atamayız. Şili’de çocuklarımızı arayanlarız. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da 17 bini faili meçhulün Cumartesi Anneleri’yiz. Arjantin’de 30 bin kayıbın De Mayo Anneleri’yiz. Irak’ta ‘savaşın kayıp kadınları’yız. Zengin Arap sermayederlerin cinsel sunumundayız. Irak Kürt Federe Devleti’nin yeni anayasasında bütçe için fuhuş ticaretinde cinsel pazara sunulanlarız.
Nepal’de on yıl içerisinde iktidara karşı verilen mücadelede bin 350 insanın gözaltında kaybının Maoist halk savaşçısıyız. Hindistan’da ve Çin’de emperyalist-kapitalist sistemin ucuz işgücüyüz.
JİTEM’in kireç, asit kuyularına attığı ve dere, dağ, bayır demeden kurşunladığı gerilla anasıyız, bacısıyız, yareniyiz, yoldaşıyız. Olmadı kalorifer kazanında yakılarak kayıp edilenlerin yakınları olarak ‘ileri demokrasi’ teranelerinde çukurlardan, toplu mezarlardan kemiklerimizi toplayanlarız.
Auschwitz, Felluce, Hiroşima, Halepçe, Guernica, Zilan, Dersim, Qoçqiri unutulmaz hiçbiri… Derken yine faşizmin siyasi iktidarları tarafından mücadelenin en ön saflarında hep çemberi yarmak için direnişe durduğumuzdan en önce, en çok, en fazla ve en yüksek şiddetin ruhsuz katilleri tarafından taciz ve tecavüz edilenleriz. Çünkü teslimiyeti cinsellikte arayanların beyni kayıptır… Oysa beynin ve yüreğin bedene komuta ettiğini unutacak kadar içi boş-dumkof katillere bunu anlatmamız oldukça yılları alacak, yılları aldığı kadar ömrümüzü de alacak. Mücadelenin önemi de bu sabrı direnişlerde örgütlü olarak nakış nakış, halkın filtresinden geçirdiğimiz ince ince düşünce özgürlüğünde dokuyabilmektir.  
Direnenlerin tarihi çok berrak, kesik başlarımız, kayıp bedenlerimiz, akan kanlarımız, taşlardan-kayalardan tecavüzden kurtulmak için nehirlere kendini atıp boğulan kadınlarımızın onurlu mücadelesi iktidarlaşma mezeniz değildir. Buna izin vermeyeceğiz. Ömrümüzü çalıp, kemiklerimizi düdük yapamazsınız...
Çocuklarımızın canlı infazlarını yayınlayan medya, asker, ordu, adalet, yargı, hukuk, işadamı, koca, baba, eş, erkek kardeş cinsiyetçi yaklaşımdan vazgeçmek zorundasınız. 19 Aralık 2000’de Bursa Hapishanesi’nde Ali İhsan Özkan’ın ve Kasım 2012’de Marmara Kartepe’de Mensur Güzel’in infazını canlı olarak medyadan izledik. Silinebilir mi belleklerden?
Somali’den Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yardım için koşan Erdoğan’ın konuşmalarından, ikiyüzlülüklerini görebiliriz.6 Ekim 2011 tarihinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nde İsrail başkatiplerinden Ya'akov Finkelstein, Erdoğan'ın Güney Afrika Başbakanı ile yaptığı basın açıklamasınd; "Tünellerden sadece gıda değil, silahlar, füzeler geçiyor. Bu füzelerle şehirlerimiz, çocuklarımız vuruluyor" diyen başkatibin sözlerine "O tünellerden atom bombası geçmez. Nükleer silah geçmez, fosfor bombaları geçmez. İsrail, fosfor bombalarıyla Gazze'yi bombalamıştır. Bu bir kitle imha silahıdır. Ve kitle imha silahı kullanmak suçtur. O tünellerden geçse geçse ancak küçük çaplı silahlar geçebilir. Tüfek geçer. Ama oradan tank top bunlar geçmez değil mi?" sorusuyla "İsrail, bölge için en büyük tehlike çünkü atom bombası var" derken Kazan Vadisi’ne yağdıracağı hesabıyla konuştuğunu ve 10 Ekimden itibaren Malatya morgu önünde bekleyen Kürt annelerin parçalanan yüreklerinden kaç kişi okuyabilir?

 
Share