|
Kürdistan’ı bir bütün olarak entegrasyon stratejisiyle işgal edip kuşatma barışı mı? Kürecik’in Durulova ve Tataruşağı Köyü’nde Füze Kalkanı siyonizmin korunması için mi, yerle-göğün barışı için mi? BM bandıyla gözleri bağlayıp kör mü ettiler ne? Radarların 1965’te kurulduğunu unutup, Kürecik’in direniş tarihinde dezenformasyon için yollara düşüşünüz niye? Kürecik’te proletarya partisini kurarken yaşlı kadınlardan devletin yaptığı katliamları öğrenerek, devrim sözü veren komünist önderin pratiği 70’li 80’li yaşlardaki köylülerin dilinde hala bir türkü olarak sürüyorsa ve ideolojisine saldıranları da eyleme geçiriyorsa; bu tarihi ideolojik güç geleceği de kuracaktır. Sen rahat uyu, köylü şapkalı, kızıl bilinçli, devrim aşığı, komünist yoldaşım… Barış için kadına nobel ödülü, savaş için halklara emperyalizm bombaları… Cinsiyetçi savaş kotası derler bunun adına. Anlamalıyız ki; insana ve kadına özgürlük, barış ödülleriyle gelmeyecek! Barış için savaşarak kazanacağımız ödüller, kadını onurlu ve özgür insan kılacak. Recep Tayyip Erdoğan Güney Afrika Cumhuriyeti turundayken, Somali’de patlayan bombalara tepki verip, ‘ne yazık ki yine Somaliler tarafından öldürüldüler’ derken aslında, en içindeki niyetini de açığa çıkarıyor. Derileri kemiklerine yapışmış ‘Somalili kardeş’lerine yaptıkları kampanyalarla, kadınların çocuğunu yaşatabilmek için birini seçmesi gerçekliğini dile getiren Recep, ülkesindeki Cumartesi Anneleri’ne ‘tülbentinizi nereye sereceksiniz’ diye ‘evlat acıları’yla dalga geçiyor. Somali’deki sahte üzüntüsünün biz kadındaki yansıması, bir dirhem et tutan gençleri Mogadişu’dan Ankara’ya çekip emperyalistlere uşaklık için Fethullah’ın eğitim kamplarında siyasal İslami faşizminin hizmetine sunmaktır. Tayyip kendi ülkesindeki “demokratikleşme”yi Kuzey Kürdistan’ı bombalayarak, kalan köyleri yakarak, yıkarak ve Kürt ulusu/emekçilerini kitlesel gözaltına alıp, tutuklatıp F tiplerine kapatarak barışı tesis ediyor. Çünkü parlamentarizmden yararlanma uğruna seferber olan Çandar’dan, Çongar’dan, Çetin’den, Metin’den hayata kalmayı başarı sayan “sosyalist” untermenschen (insan-altı yaratık) Altan, “sosyal faşizm”i “eski”-“yeni” nağmelerle yineliyor. Türk faşist devletinin firavunları da Kürt ulusuna, azınlıklara ve özellikle de ezilenin ezileni kadına her türlü baskı ve milli zulmü reva görüyor, zulme isyan edince de “bakın teröristlere, bakın bölücülere” diye feryat-figan ediyorlar. Köylerimiz, meralarımız, yaylalarımız, dağlarımız, bahçemiz, bostanımız, harmanımız ve hatta yerel ahırımız (merkezi ahır başka) düşmanın silahı-topu-tüfeği-füzesi-insansız heronları altında çiğnenecek, biz karşı çıkınca da “marjinal devrimciler” diye hoplayacaksınız. Evet hem de en hasından, kırmızı kaplı Mao’nun kitabından, Kürecik raporundan yola çıkmış, halk kitlelerinin öğrencisi olan ve mücadeleyi sistemden kesin kopuşuyla ilk eylemi akademik diplomasını yakan, dağları mesken tutan İbrahim’in mağarayı üniversiteleştiren talebeleriyiz. Eylemsiz teori olmaz. Sorgulamadan verileni kopyalayan beyin, çöplüğe dönüşür, komşunun süpürgesi de temizlikte eziyet çeker. Bebek bile gözünü açar açmaz, görmesi tamamlanmadığı halde gözüne fazla gelen ışığa karşı refleks gösterir. Geleceğe yüzünü çeviren yurtsever, devrimci-komünistlerin toprağın derinliğinde gömülü ‘kemik’lerin teslim alınamayan çelik iradesi devrim sözüdür. Vuruldukça arttırdıkları hızıyla iktidarı parça parça hedefleyen ve ‘dönme’den savaşıp ölenlerin belirlemeleri tarihin hükmünü hala sınamaktadır. Silahı radikal yapan, düşmanı “temizlemesi” değil, eski-geri-ezen iktidarı yıkmaya muktedir, ezilenlerin siyasi iktidarı olan iradeyi her alanda kurmayı hedefleyerek çatıştırmasıdır. Savaşan iradenin devrime sözlü, sır vermeme direnişi yeniden yeniden Kürecik topraklarında filizleniyor ve binlerce ‘gundi’yle ayağa kalkıyor. Kürecik’ten başlayan tarihin zaferi; işçinin, köylünün, kadının, gencin, çobanın, beli bükük ihtiyarın katılacağı ve dişle, tırnakla sökülüp alınacak gerçek kurtuluşudur. Bağımsız bir ülkede özgür yaşayan halkın özlenen zaferidir. Emperyalistlerle hakim sınıfların uyarıcı direkleri arasında füzeli mekik dokuyanların devrimciler nezdinde ideolojik bir değer yaratamadıkları, eski yeni nağmelerdeki nakaratlarda açıkça görülmektedir. Burjuva iktidarın ve emperyalist-kapitalist sistemin kadına, “barışın ödülü”nü verip ‘nobel’leştirmesi, soysuzların halkları savaştırma haydutluğunu gizlemez. Kürecik ve diğer dağların anahtarlarına sahip çıkalım, teslim etmeyelim. Empeyalist haksız savaşların yönü bir başka eksenin esintisine yönlendiriliyor. Mekik Asya’dan Afrika’ya dokunuyor. Füzeler; Fehmi Altınbilek gibi eli kanlı firavunların ’73 Diyarbakır hücre faşizmi stratejisiyle Kuzey Kürdistan’a kuruluyor. Neden mi? Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın dağların ve mağaraların anahtarını eline aldığı dönemde şu söyledikleri bugünü anlatıyor. “Halkımız ve ülkemiz yoksul ve esirdir, biz ise özgürüz. Sen aydınlanmayı karanlığın en koyu olduğu yerden başlattığının farkında değilsin. Şuraya bak” ve “Çin halkının kara keder ağı, ilk mağaranın ağzındaki örümcek ağının yırtılmasıyla başladı” diye bu topraklarda başlattığı uzun yürüyüşü hala sürüyor. Sıra hepimizde, ya örümcek ağı saracak bizi ya da ağları yırtacağız. Dağların anahtarını teslim etmeyeceğiz. Fehmi Altınbilek’in Mustafa Mordeniz, Cafer Atan gibi paralı ajan ve itirafçı uşaklarına teslim etmemek için! Siyonizme halkı kalkan yapan faşizmin karşısına dikilelim; halk savaşının füze kalkanlarıyla. Barışın ödüllü nobel kadınları olup, özgür dünyayı kucaklayalım...
|