Kadın Emeğinin "Kutsal" Değeri

Kadın emeği daha ucuz olduğu için mi, ölümü bedava, katili bedelsiz kalmaktadır? Ya da tersten sorarsak, erkek egemen devlet katili bedelsiz bıraktığı için ucuz emeği yüce ‘değersiz kadın’ı en yakını olan sevdiği erk’ek’e öldürtüyor?
Sözü uzatmadan “emek yüce değerdir” diyenlerin emeği ucuzlaştırması, emekçilerin daha fazla sömürülmesinin önünü açmaktadır. Emperyalist-kapitalist sistem içerisinde zamanın tamamını hiçbir karşılığı olmadan harcayan kadın neyi kazanıyor?
Toplumsal rollere baktığımızda da, bu yüce değerli emeğin kime, nasıl, ne kadar  ve hangi amaçla, neye hizmet ettiğini doğru okumak gerekir. Kadının emeğinin ucuzluğu, kadının öldürülmesini kolaylaştıran ve kadının yeniden yeniden görünmeyen/görünmez kılınan emeğiyle sistemi üretmesidir. Emeğin değerinin yüce paylaşım pazarlanması sonucu, sınıfsal sömürüde, kadın ve ezilen emekçinin yaşamındaki karşılığı ürettiği ürünün esiri olmasıdır. Diğer bir yönüyle kadın için karşılığı bir de cinsel sömürünün devamında posası çıkarılmış “ölüsü de dirisi de beş paraetmez’ diyen gerici burjuva feodal sitemin kadına verdiği “kutsal’ değeridir. Kendine yabancılaştırılan bedeni üzerinden sömürü  iyice derinleştirilmiş ve ince yöntemlerle (ölü seviciliği) yaşamsal hakları ellerinden alınmış ve son büyük insani görevle(!) üstü örtülmüş ve hatta üzerine örtülen de, burjuva feodal medyanın kadını severken, överken metalaştıran gazetenin ‘ölü-kadın’ sayfası olmasıdır.
Neye karşı çıkacağımızı, neyi birlikte omuzlamamız gerektiğini doğru ele alamaz isek, ezilmişlikten kurtulamayacağımız gibi, sınıfsal sömürünün sürmesiyle  ulusal ve cinisel baskı, şiddetini ırkçı-şoven rollerin tüm yükleri altında önce kadın, sonra insan olarak kalırız.
Eleştirdiğimiz eksikliklerin bir parçası olmakla karşı karşıya kaldığımızda, aldığımız tutum ve tavır örgütlü mücadeledeki duruşumuzu belirleyen olur. Açıktan eleştirmeyen, kapalı kapılar arkasında çokça sözünü ettiğimiz, ancak gerçek muhataplarıyla tartışıp, tartışmadığımız, tartıştırmadığımız her konu ertelediğimiz süreçte karşımıza daha büyük bir engel ve çözümsüzlük olarak çıkar.
Bu açıdan, ev ortamındaki paylaşımlarımızdan tutalım, ortak yaşam alanlarını kullanmaya kadar, semtteki gazete dağıtımından tutalım da siperlerde mevzilenmeye kadar açık, samimi ve dürüstlük bizi devrimci kılar. Elbette yetmiş beş milyondan azade olmayan devrimciler de sistem içinde yaşamaktan kaynaklı birçok eksik ve hatalı yaklaşımı barındırır. Ancak bu eksik ve hatalı tutuma karşı devrimci bir kavrayışla mücadele etmeyip, liberal,  reformist, oportünist ve dahası lümpen bir  hal ve yol alıyorsa, o zeminde kırılma ve sapmadan söz etmek mümkündür.  Burada da en basit diye değerlendirilen ve zaman zaman ne yazık ki, yeni demokrasi güçlerinin örgütlü bireylerinde sirayet eden ve en titiz çalışmalara rağmen dikkatten kaçan, devrimci kalemlerden çıkan yazılarla yayın orgalarına taşınan “kadın sorunu‘ meselesine bakıştan tutalım da yaşamın her alanındaki karşılığını nasıl ele aldığımız meselesidir.
Bugün toplumdaki burjuva feodal gerici-yoz kültüre karşı olduğumuzu söyleyip,  yaşamımızda pratiğimizi nasıl ve hangi ihtiyaç üzerinden bilince  çıkarmamızdır. Yine ifade etmek gerekirse temizlik alışkanlığından, uyku alışkanlığına kadar, günümüzü esas ve tali üzerinden programlayıp bir devrimcinin bir günü nasıl yaşadığı meselesidir.  Bizi kadın veya erkek kılan özün niteliğine uygun bir devrimci-militan bir duruşla erkek egemen sisteme karşı konumlanışımızdır.  Siyasi iktidarı hedeflemeyen hiç bir yaşam bizi o özlü niteliğe eriştiremez. Bu ister kadın olsun ister erkek olsun, daraltılmışlıktan çıkışı yakalamak bizi yeni ve özgür insan kılar. Çünkü, öncelikle sorunu görmek, sorunun nedenlerini tahlil etmek ve sonra tahlil ettiğimiz soruna dair çözüm üretmemiz noktasında gösterdiğimiz çözüm yöntemlerimiz yolumuzu açar. Attığımız adım bize çıkış göstermeli ve yol aldırmalıdır. Sorunun etrafında psikolojisiyle uğraşıp dönmek değil, sorun diye gördüğümüz meselelere parmak basıp,  çözmek için tüm bedenimiz ve benliğimizle içine dalmak çözüm üretir.
Burjuva-feodal sistemin baskıladığı ve daralttığı yaşam koşullarında nefes almamız bu kadar zorlaştırılmışken, bu sistemin karşısında örgütlü halk gücüyle karşı çıkışımızı ve niteliğimizi yenileyerek ilerlemeliyiz. Nitelikli ilerleme ve esaslı çözüm sözle olacak bir şey olmadığı gibi, yerimizde oturarak “devrimci edebiyatı” yapmakla da hiç olmaz. Aşmak istediğimiz şeye önce kendimizi ikna etmemiz ve ikna olmayanları da ikna edebilmenin en önemli adımı pratikteki faaliyetimizdir. Örgütlemek/örgütlenmek için yaşça veya tecrübe olarak yeni bir bireyi etkilemek için ustaca-kitabi, ezber teorik alıntılarla  söylediklerimiz belirlemez, belirleyen esas şey örgütlü pratiğimizin kendisidir. Devrimci yaşama dair ikna edici olmak için, savunduğumuz ideolojinin pratik karşılığı için her yeni doğan günde daha daha ileri çıkmaktır. Bu pratik karşılık da öyle herkesin “benim görüşüme göre, benim fikrime bakılırsa, ben temsilciyim, ben profesyonel faaliyetçiyim, ben gazeteciyim, ben komisyon temsilcisiyim” demekle değil, iradi kararlarla alınmış programın ve örgütsel işleyişin tüm kurum, kurul, komisyon, birim, komite ve kurallarıyla esas mücadeleyi dikkatten kaçırmadan işletilmesinin kendisidir. O halde öncelikle bizlerin cinsiyet ayrımında gösterdiğimiz eleştirel itinayı, devrimci-komünist yaşam tarzında da en üst özenle yaşamamız gerekir.  Ezen erkek egemen sistemin yanılsamalı kadın-erkek tartışmalarına zamanımızı heba etmeden birleştirici ve hedefi doğru gözetleyen yerden mücadeleyi ilerletmemizdir.  Bilinçli, örgütlü tercihlerimizi yeni demokratik cumhuriyet programı etrafında kenetlenerek, birbirimizi denetlemeyi-disipline etmeyi kontrollü muhtaçlıktan çıkarmış, devrim ve mücadelesinden yana çıkarı olan müdahil olup değiştiren, niteliği disiplinle, özle birleştiren, demokratik halk iktidarını kurmanın ve bu devrimi başarmanın öncü-önder toplamıyız. Bu toplam ki;  yaşanılası kazanılacak yeni bir dünya için özgür insan olma iradesiyle sömürüyü, kölelik zincirlerini, esareti kaldırmaya muktedirdir.

 
Share