Zincirleri Kırma Çağrısıdır 8 Mart

Kadın cephesinde bir yıl içinde çok şeyler yaşandı.  Köylü kadınların HES’lere karşı mücadelesi, TEKEL işçisinin yargı aldatmacasında işinden olanlar, Torba Yasası eyleminde kafatası gaz bombasıyla kırılan Serap Turan, özgürlük mücadelesinde beli kırılan Kürt milletvekilleri, demokratik haklar mücadelesinde tutuklanan devrimci kadınlar.
Karelere takılan birkaç görüntü imajlardan silinmeyecek şekilde yer edindi. Berfo ninenin işkenceyle katledilen oğluna ısrarla sahip çıkışı, Haseki Hastanesi’nde Türkçe bilmediği için tedavi edilmeyen 70 yaşındaki Ferzi Melek Turanlı’nın Zilan katliamıyla başlayan yaşam hikayesinde, köyüne dönmek istediğinde devletin kamulaştırıp, Afganlıları yerleştirdiği ve kendilerinin ise boşaltılan Ermeni köyüne yerleştirilmesi, 12 yaşındaki çocuğu pazarlayan iki kadın ve cinsellik arzularını düşürülmüşlüğün en alt sınırında ‘işkenceye sıfır tolerans’la yaşayan emniyet güçlerinden okul idarecilerine kadar sistematik alçakların parası oranında, insanı, kadını, doğayı kirletebilmenin sınırsızlığı…
8 Mart günlerinde ayrımcılık yapan ve şiddet uygulayan “alçaktır” diye açıklama yapıp, kadınlara her gün faşist saldırılarla yönelen ağalar-patronlar, kadın istihdamının düşük olduğunu söyleyen patroniçeler, cinsel, ulusal ve sınıfsal sömürüdeki alçaklığı sürdürüyorlar.
Kadın haklarını savunurmuş gibi her gün demeçler yağdıranlar, cinsel taciz ve tecavüzleri kamu görevlilerin 12 yaşındaki bir çocuğa iki yıl boyunca yaptıklarını “bağımsız yargı” ile temizlediklerinden, vicdanı ak siyasetçiler, kadın milletvekili sayısını arttırarak 12 Haziran’da sandığı garantilemektedirler. İşte bütün bu gerçekleri cinsiyeti, kimliği  ve yaşamda adı olmayan emekçi kadınlar üzerinden yaparak, ‘kader’lerine terk edilmiş insanları, çeyiz sandığından oy sandığına gömenler alçaklığın daniskasını yapıyorlar.
Tarih boyunca hakim sınıfların kutsal gösterdikleri aile, özel mülkiyetin ve kadın üzerinde cinsel baskının sistematik olarak uygulandığı, sınıfsal sömürünün en merkezi yeridir. Yarı-feodal sistemin bütün gerici değerlerin hedefinde en pervasızca sömürüye uğrayan, aşağılanan, hor görülen, taciz ve tecavüzle “en sevdiği erkek”ler (koca, baba, kardeş, baba-devlet) tarafından, ortaçağ çağrışımındaki vahşeti andırarak yaşam hakkı  elinden alınmaktadır. Burun, kulak, el, ayak ve boğaz kesmeye kadar varan “sevgi işkence”leri, diri diri ateşe atıp yakmaları eskinin, gericiliğin ve çürümüşlüğün yeni temsilcileri işbaşındadırlar.
Cennet anaların ayağının altındadır diyerek “ayakları ıslanmasın” diye öldükleri bilirkişi raporuyla yargıda karara bağlanan ve ölen işçi kadınların Pameks patronundan 110 ile 190 bin “kan parası” alarak sevdiklerinin ölümüne razı oldukları ve vicdan, din maskesi kullanan egemenlerin de baskısından kurtulamamaktadır kadın.
Genelde istatistiklere göz attığımızda görüntüsel bir adı olmakla birlikte, aslında kadının adı yok yaşamda. 21. yüzyılın kadını fikirsel anlamda yaşamın farkında, ama köleci toplumdaki yaşam koşullarındaki kadından farksız.
Kapıyı aralayarak gelen bu katliamlar artık sıradan karı-koca kavgasına indirgenmiş ve neo-liberal politikaların getirdiği yaşam koşulları Türk devletinin bir dönem uyguladığı tüm işkence yöntemlerini en yakınındaki sevdiğine uygulamaktadır. Son iki yılda kadına yönelik baskı, şiddet, işkence ve ölümler Diyarbakır zindanlarını çağrıştırıyor. Dayakla başlayan ve ölümle biten bedel neyi karşılıyor o da bilinmiyor. Güpegündüz boğazı kesilen devletin kadın öğretmeni, kurşunlanarak, bıçaklanarak, pencereden atılarak yaşanan ölüm şekilleri, 12 Mart, 12 Eylül’ü aratmayacak derecedeki işkencelerden direnerek hayatlarından olan kadın portreleri…
Kadına yönelik baskı ve işkenceler karşı cinsi tarafından en üst boyuta taşınırken, hakim sınıflar da ezilen işçinin, köylünün, kadının, gençliğin, örgütlü bir halk olarak mücadele yürütmesinden yana saf tutanların üzerine karabasan gibi operasyon üstüne operasyonlarını devam ettiriyor. Sanal dünyanın sanal senaryolarıyla sayfalar dolusu düzmece polis fezlekeleri ve iddianamelerle insanları kitlesel tutuklatabiliyorlar. Tıpkı Brezilya, Arjantin dizileriyle 12 Eylül’ün işkencelerinin unutturulması ihtiyacı gibi. Ülkenin işkence mağdurlarının televizyon başlarında futbol başta olmak üzere, diğer felek çarklarına kapılan çıplak kızlar, pop yıldızlar, ışıklı stüdyolar ve sporseverler yaratılması misali.
8 Mart hikayeleri de böylece toplumun sanallaşmasıyla farkında bile olmadan şovenist, ırkçı, cinsiyetçi bir tabuyla direk egemen sınıfların içini boşaltma hamlesiyle karşı karşıya.
8 Mart 2011 Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, direnerek eşit işe eşit ücret yüzyıllık taleplerini haykıran 129 işçi-emekçi kadının yaşam nefesi olacağız. Halk düşmanı diktatörlerin siyasi iktidarlarını yerinden edeceğiz ki; kitlesel tutsak edilen bedenleri özgürleştirelim. Kölelik zincirlerimizi parçalayıp özgür dünyaya yelken açacağız ki, teslim alınamamış devrimci-komünist iradeyle devrimci savaşı sürdürelim.
Sömürücü efendilerin ezilen emekçi kitlelere bahşettikleri kölelik zincirleri, proleter enternasyonalist bilinçle parça parça kırılacaktır. Direnen halklar eninde sonunda kazanacaktır. Şimdi devrimi omuzlamak için  fotoğraf karelerinde G-20’lerin baş sömürücü katillerin dişlerini göstererek verdikleri pozları, parçalama kararlığıyla 129 dokuma işçisi kadının yüzyıllardır silinemeyen tarihsel, sınıfsal, ulusal ve cinsel sömürüye karşı direnişlerini kuşanan emekçi, Maoist komünist kadının iradesiyle yeryüzünü aşkın yüzü kılmaya. Demirci Kawalarla omuz omuza özgür dünyayı yaratmaya...

 
Share