Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Faşizmin Kaypakkaya korkusu

Hâkim sınıfların bugün dahi Kaypakkaya isminden bu kadar korkmalarının sebebi ise, Kaypakkaya ardılları tarafından göndere çekilen bu bayrağın 40 yıldır kesintisiz bir şekilde sallanmasıdır

Saraylar saltanatlar çöker
Kan susar bir gün
Zulüm biter.
Menekşeler de açılır üstümüzde
Leylaklar da güler.
Bugünlerden geriye,
Bir yarına gidenler kalır
Bir de yarınlar için direnenler...
Şiirde de dendiği gibi o günlerden geriye, bir bugünler için dövüşenler, dövüşerek canlarını Altınçağ davasına tereddütsüzce feda edenler, bir de yarınlar için devrimci savaşın değişik alan ve mevzilerinde faşizme boyun eğmeden direnenler kaldı.
Sınıf savaşımının temel yasası olan zorun zor ile alt edilmesi gerçekliği, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, efendi-köle, işçi ve patronun olduğu her alanda amansız bir şekilde sürüp gitmektedir. Dünyanın bütün güzelliklerine şekil veren ve fakat bu güzelliklerin hiç birinden yararlanma hakkına sahip olmayan milyonlarca emekçi, üzerlerinden yükselen ve tüm bu güzelliklere, zenginliklere zorbaca el koyan bir avuç ensesi kalın göbeği şiş zorbanın yaratmış olduğu bu köhne düzeni yıkıp yerine, bayrağında “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin yazdığı bir dünya kurma mücadelesinde kendi bağrında nice yiğit evlatlarını fiili olarak yitirmiş, fakat düşünceleri, bıraktıkları miras ise asla yitip gitmemiştir.
Bin yılların pratikte yüzlerce örnekle ispatlamış olduğu toplumlar tarihinin sınıf savaşımları tarihi olduğu gerçekliği, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de çeşitli seyirlerde kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Faşist bir temel üzerinden kurulan Türk devleti, kurulduğu günden bugüne nice katliamlara, ölümlere, işkencelere, baskı ve zorbalıklara başvurmuştur. Emperyalist efendilerinin hizmetinde ülkemizde gelişen ve bu gerici iktidarı tehdit eden her türlü hak alma mücadelesi ve örgütlenme, en barbar yöntemlerle bastırılmaya çalışılmış, fiili bir ‘başarı’ sağlanmış olsa da, devrim ve demokrasi mücadelesinin önüne geçilememiştir. Uzun yıllar boyunca devrimci bir önderlikten yoksun olarak gelişen ve bu realiteden kaynaklı yenilgiye mahkum edilen hareketler ve TC’nin doğru bir sosyo-ekonomik tahlili ve bunun üzerinden şekillenen siyasi yapısını analiz etmede yapılan hatalar, gerçek devrimci bir oluşumu ve bu oluşumun önderliğinde verilecek devrim mücadelesini imkansız kılmıştır.

Devrimin teorik ve pratik karşılığıdır Kaypakkaya

İşçi sınıfının kendisi için bir sınıf olma gerçekliği ve kendi mücadele araçları ile siyaset sahnesindeki yerini almasının ertesinde Sovyetler’de ve Çin’de Lenin ve Mao önderliğinde gelişen devrim süreçleri ve Marksizm’in geliştirilip-nitel olarak ilerletilmesinin yansımaları ülkemizde de karşılık görmüş ve 68 öğrenci gençlik hareketi içerisinde gelişip güçlenen, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin bir ürünü olan Maoist parti, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde Türkiye-Kuzey Kürdistan siyasi tarihindeki yerini almıştır.
Marksizm-Leninizm-Maoizm biliminin ülkemiz şartlarına en billur uyarlaması olan Maoist parti ve programatik görüşleri, devrimin niteliği, yolu, Kemalizm tahlili, Ulusal soruna yönelik perspektifler, Halk Savaşı stratejisi ve daha bir dizi meselede, ülkemiz hakim sınıflarına korku salınmasının yegane sebebidir. Dönemin MİT raporlarında ‘İhtilalci komünizmin ülkemizdeki en tehlikeli ismi’ olarak yer edinen ve hala her ne vesile ile olursa olsun isminin anılması bile yasak olan Kaypakkaya’nın hasımlarını böylesine bir korku ve öfke anaforuna sürüklemesinin sebebi, ne zekâsı, ne cesareti, ne de işkencehanelerde sergilemiş olduğu muazzam direnişidir. Onun hasımlarını böylesine korkutan yönü, tüm bu dile getirilen gerçekliklere de vesile olan ideolojk hattıdır. MLM bilimini kendisine referans almasıdır, ülkemizdeki devrim mücadelesinin ancak zor yolu ile silahlı mücadele ile halk savaşı ile kazanılacağının teorik ve pratik karşılığı olmasıdır.
İbrahim Kaypakkaya MLM bilimini referans alarak şekillendirdiği analizleri ve bu analizler ışığında giriştiği pratiği ile hasımları için stratejik bir tehlike-tehdit kaynağı olmuştur. Dokunulması yasaklı olan, tabulaştırılarak ülkemiz halkına kahraman ve kurtarıcı olarak sunulan Kemal Atatürk ve şahsında somutlanan Kemalizm’in katıksız bir faşizm olduğunu ilan etmesi ve sınıfsal, sosyal temelini teşhir etmesidir O’nu böylesine korkutucu kılan. Türk milliyetçiliği üzerinden şekillenen ve tek dil, tek din, tek bayrak, tek vatan ırkçı-faşist politikaları ekseninde yaşam bulan ve başta Kürt ulusu olmak üzere farklı milliyet ve inançlar üzerinde katıksız bir faşist politika izlenen bir coğrafyada, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tereddüt etmeden savunması ve ulusal kurtuluşun ancak sınıfsal bir temelde yükselen bir devrim mücadelesi ile gerçekleşeceğinin en berrak savunucusu ve uygulayıcısı olmasıdır O’nu böylesine korkutucu kılan. İktidar hedefinden uzak, düzen içi mücadeleyi kutsayan, Marksizm adı altında reformist ve revizyonist tezleri hakim hale getirmeye çalışarak, milyonların gerçek ve yegane kurtuluşu olan, faşizme karşı savaş yerine, liberal barış politikalarını ve anti-MLM tüm akımları teşhir edip, ülkemiz devrim mücadelesinin ancak ve ancak komünist bir parti önderliğinde verilecek olan silahlı mücadele ile alt edileceğinin teorik ve pratik ifadesi olmasıdır O’nu böylesine korkutucu kılan. Demokrasi havarisi kesilen ve burjuva demokrasisini bütün sorunların yegâne çözümü olarak sunan, düzen kutsayıcılarına karşı demokrasi sorunun bir devrim sorunu olduğunu ve bu sorunun ancak proletarya diktatörlüğünü tesis ederek, sosyalizme ve komünizme varılarak çözüleceğinin beyanıdır O’nu böylesine korkutucu kılan.

Sağ tasfiyeci rüzgâra karşı, devrimci mücadele yükseltilmelidir

Burjuvazi sahip olduğu gerici iktidarını kaybetmemek ve daha da güçlenmek için, sömürü cenderesine aldığı ve bin bir araçla ezmeye çalıştığı işçilere, köylülere, emekçilere yönelik sadece kaba şiddet politikası ile değil, inceltilmiş zehirli kültürel manipüle araçlarıyla da saldırmaktadır. Bahsini ettiğimiz bu politikanın belki de en katıksız ve aktüel olanını son yıllarda ülkemizde yaşamaktayız. Demokrasi maskeli faşist devlet gerçekliği, on yıllardır hayata geçirdiği bütün vahşi saldırı politikalarını sanki kendisi işlememiş gibi halkımızı ‘özgürlük’, ‘demokrasi’, ‘insan hak ve hürriyeti’ gibi özlem duyulan argümanlarla kandırmaya çalışmakta ve güvenoyu istemektedir. Özellikle AKP hükümeti dönemi incelendiğinde, gazetelerde, televizyonlarda, tartışma programlarında, devlet yetkililerinin söylevlerinde en sık karşılaştığımız kelimelerin başında demokrasi ve özgürlük geliyor. Bina olduğu ekonomik-siyasi ve sosyal temel incelendiğinde faşist özü gayet açık bir şekilde ortada olan TC’nin, son yıllarda aklıselim bazı ‘devrimci’ ve ‘demokratlarımızın’ dahi desteğini almış olması ve ciddi olarak ‘demokrasi’ savunucusu olarak lanse edilmesi oldukça acı, bir o kadar da öğreticidir.
İşçi ve emekçi kitlelerinin kendilerine yönelik olarak geliştirilen hak gaspı saldırılarına karşı en meşru hak alma eyleminin dahi, cop, biber gazı, polis saldırısı ile sindirilmeye çalışıldığı, yoksul köylülüğün emperyalist politikalar ekseninde kotalarla üretemez bir duruma getirildiği, öğrenci gençliğin bilimsel-parasız-anadilde eğitim talebi ile yaptığı her eylemin devlet terörü ile karşılandığı, devrimci tutsakların tecrit saldırıları ile teslim alınıp yok edilmek istendiği, sisteme karşıt fikirler üreten aydın-yazar ve sanatçıların katledildiği, tutuklandığı, çeşitli baskı mekanizmaları ile sindirilmeye çalışıldığı ve daha yüzlerce örnekle tescillenmiş bir faşist baskı mekanizmasının hakim olduğu böylesi bir gerçekliğin es geçilerek ‘demokrasi’ safsatalarının şırınga edilmek istenmesi, tamı tamına bu faşist devlet aygıtına hizmet etmek ve onu güçlendirmek anlamına gelmektedir.
Filistin’de İsrail siyonizminin saldırılarına karşı Filistin halkının duygularını sömürerek, danışıklı bir dövüş sonucu İsrail’e kafa tutup, mazlum dostu kesilen, fakat ülkemizde yaşanan hak alma eylemlerine karşı ‘kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır’ talimatını veren Tayyip Erdoğan’ın hizmet ettiği yer ve ‘demokrasi’ anlayışı ne ise, barış ve özgürlük savunucusu kesilip, sınıf farklılığı ve savaşımını silikleştirip, işçi ile patronun kardeşçe bir arada yaşamasını telkin edenler, dünya ve ülkemiz devrimci önderlerini aymazca kendi liberal-tasfiyeci politikalarına payanda yapmak isteyenlerin de hizmet ettiği yer aynı yerdir; emperyalizm.

Kaypakkaya’nın bizlere bıraktığı şanlı bayrağı daha da yukarılara taşımalıyız

Hâkim sınıfların ve liberal-tasfiyeci kalemşorlarımızın bu hizmeti yerine getirirken dile getirmekten dahi çekindikleri, korktukları kişilerin başında ise İbrahim Kaypakkaya gelmektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğü yalanları ile sahte demokrasi gülücükleri dağıtanların, yüzlerindeki gerçek-kirli ifadenin açığa çıkmasının en son örneklerinden birini Kaypakkaya’yı övdüğü, ismini andıkları için haklarında dava açılan ve hapse mahkûm edilen sanatçı dostlarımız ve yoldaşlarımız şahsında somutlanan pratiklerde görmekteyiz. Kaypakkaya’nın bu ülke halkının gönlünde devrimci yaşamı, faşizm karşısında tereddütsüz duruşu, işkencedeki ser verip sır vermeyen onurlu direnişi ve ardılları tarafından bugüne taşınan düşüncelerini ‘suçlu’ ilan edilip, bu düşünceleri savunanları katletmesi, işkencelerden geçirmesi, tutuklayıp hapse atması ve çeşitli baskı yöntemleri ile sindirmeye çalışması beyhude bir çabanın ötesine geçmeyecektir. Korkmakta haklılar, çünkü Kaypakkaya’nın bizlere miras bıraktığı ve faşizmi tarihin tozlu sayfalarına gömüp, Altınçağ’a varılacak olan bu şanlı güzergâhta adım adım ilerleyen bir gerçeklik ile karşı karşıyalar. Faşist gericiliği köhnemiş dünyalarında korkuları ile baş başa bırakarak dün olduğu gibi bugün de yeni demokratik devrim mücadelesini yükseltmek ertelenemez bir görevdir. Yazımızı komünist önder İbrahim Kaypakkaya şahsında bütün devrim şehitlerini selamlayarak, Kaypakkaya’nın şu sözleri ile noktalayalım; “Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız, ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak.”

 
Share