Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Gelişmeler ekseninde Haziran ayında yapılacak olan seçimlere genel bir bakış

Son yıllarda ‘açılım’ politikaları ile adeta baş döndürücü bir ‘değişim’ sürecine işaret eden hakim sınıflar, diğer yandan KCK operasyonlarından, sokak infazlarına, en küçük hak alma mücadelesine yönelik gösterdiği azgın saldırılardan, emekçilere yönelik yapılan ağır ekonomik ve siyasi saldırılara kadar tam bir faşist terör estirmektedir. Demokrasi kelimesinin bu kadar çok bahsinin edildiği ve yukarıda belirttiğimiz bu kadar çok saldırının yaşandığı bir süreçten geçmekteyiz

TC devleti büyük bir tıkanma aşamasında bulunuyor. Bir tarafta emperyalist efendilerinin kendilerine sundukları bölgesel misyon gereği elde ettikleri avantajlar, diğer tarafta ise kronik bir hale gelmiş olan 87 yıllık bir çok sorunun bu misyonu sekteye uğratma gerçekliği. 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası ile temelleri atılan ve neo-liberal politikalar ekseninde emperyalist politikalara uyumlu hale getirilmeye çalışılan TC devleti, AKP hükümeti ile finale yaklaşmış bulunuyor. Dokuzuncu hükümet yılına giren AKP, geçen bu zaman diliminde gayet ‘istikrarlı’ ve ‘başarılı’ bir şekilde emperyalist efendilerine hizmet ederek, özelleştirmelerden hak gasplarına, devlet terörünün en azgınından, çeşitli yalan ve safsatalar ile ‘açılımlar’ politikalarına imza atarak iktidarlaşma yolunda da emin adımlarla ilerlemektedir. Yapılan yerel ve parlamento seçimlerinde oldukça yüksek oranlarda aldığı oylar ile hükümete getirilen AKP, sinsi bir politika izleyerek ülke içinde ve dışında ‘mazlumun yanında, yoksul dostu, haksızlıklara karşı çıkan bir güç olarak’ sürekli bir şekilde şişirilmiş ve büyük bir yanılsamaya vesile olmuştur. Özellikle ‘demokrasi’, ‘özgürlük’, ‘insan hakları’ gibi halkımızın özlemini çektiği birçok meseleyi aymazca kullanmış ve üzülerek söylemek gerekir ki hem geniş bir halk kitlesi hem de kendisine devrimci-demokrat-aydın diyen birçok kişi ve kurum bu sinsi politikalara kanarak peşinden sürüklenme yanılgısına kapılmış durumdadır. Kürt ulusal sorunu başta olmak üzere, Alevilerin yaşadıkları sorunlar, diğer azınlıkların yaşadıkları sorunlar, demokrasi, özgürlük, insan hakları ve daha birçok sorunda 87 yıllık devlet geleneğinin ‘dışında’ farklı bir söylem geliştiren (söylem diyoruz çünkü tüm bu söylemlerin pratikte yaşam bulma şansı yoktur) AKP hükümeti özellikle parlamento seçimleri süreçlerinde büyük bir ‘beğeni’ kazanmış ve yapılan seçimlerde tek başına hükümete getirilmiştir. Ülkemiz siyasi tarihinde her seçim döneminin kaçınılmaz gerçekliği olan burjuva-feodal partilerin yalan ve demagoji üzerine kurulu olan bu yapısal gerçekliğine ek olarak AKP bu işi daha profesyonelce ve bir takım kırıntılar vererek yapmıştır-yapmaktadır. Ilımlı İslam modeli olarak piyasaya sunulan ve yıllar öncesinden hazırlanan kadroları ile sürece adım atan AKP gelinen aşamada özellikle R. Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç ve birçok yeminli faşist isim ile beraber oldukça etkin bir politika izlemektedir. Seçimler döneminde ülkemiz emekçileri üzerinden gasp ettikleri vergiler ile milyonlarca lira parayı kendi gerici iktidarları için kullanan, satılmış kalemşorları ve büyük medya tekelleri ile etkin bir propaganda çalışması ören, tüm bunlarla yetinmeyip kömürle-şekerle halkımızın desteğini kazanmaya çalışan AKP ve diğer burjuva-feodal partileri korkutan en büyük olgulardan birisi ise halkın sandığa gitmemesidir. Emperyalizme hizmet ve kendi gerici iktidarlarının bekası için göz ardı edemeyecekleri bir araç ve halkın gözünü boyayıp sömürü çarkını devam ettirmek için kullandıkları modern bir ahır olan parlamento ve seçimlere yükledikleri misyon böylesine önemli iken, halkın bu araca itibar etmemesi, diğer tanımı ile var olan burjuva-feodal partilere güvenmediklerini beyan etmeleri, en büyük korkularıdır. Sömürü ve zulüm çarkının dışına çıkan her şey tez elden ortadan kaldırılması, imha edilmesi gereken büyük bir tehlikedir. Belirli periyotlarla güven tazelemenin ve o süre zarfında halkı kimin daha iyi sömüreceği yarışının yapıldığı parlamento seçimleri, sözde demokratik özde ise burjuvazinin elinde etkin bir silah olarak sömürü ve zulmün peçelendiği bir araçtır.


Devlet terörü had safhada


Son yıllarda ‘açılım’ politikaları ile adeta baş döndürücü bir ‘değişim’ sürecine işaret eden hakim sınıflar, diğer yandan KCK operasyonlarından, sokak ortasında polis infazlarına, en küçük hak alma mücadelesine yönelik gösterdiği azgın saldırılardan, emekçilere yönelik yapılan ağır ekonomik ve siyasi saldırılara kadar tam bir faşist terör estirmektedir. Demokrasi kelimesinin bu kadar çok bahsinin edildiği ve yukarıda saydığımız ve sayamadığımız bu kadar çok saldırının yaşandığı bir döneme ülkemiz halkı daha önce tanık olmamıştır. Tüm bu saldırı ve sömürü çarkının bu kadar rahat bir şekilde hayata geçirilmesinin en büyük savunusu olarak ise yapılan seçimlerde alınan oy oranları gösterilmektedir. Var olan açlık, yoksulluk, sefalet içinde bir çıkış yolu arayan ve gerçek devrimci bir alternatifin yokluğunda var olan gerici partiler arasında bir seçim yapmaya zorlanan emekçi halkımızın durumunu ve kendilerine vaat edilen özgürlüğü, cellâdını seçme özgürlüğü olarak tanımlasak en doğru tanımı yapmış oluruz galiba.
Fabrikalarda, tarlalarda, atölyelerde… Kısacası yaşamın var olduğu her alanda bu yaşamı var eden milyonlarca işçi-köylü-emekçinin alın teri ve emeği üzerinden yükselen ve ama dönüp yine bu kesimleri amansız bir sömürü çarkı ile baskı altında tutmaya çalışan burjuva-feodal gerici düzenin ve siyasi arenadaki temsilcilerinin utanıp-sıkılmadan halkımızın karşısına çıkıp oy istemesi ve istedikleri oyları alıp güven tazelemeleri işin bir başka ironik yanı olsa gerek.
KCK davası, ‘açılımlar’ süreci ve Demokratik Özerklik ile çift dilli yaşam politikaları ekseninde baş döndürücü bir hızla siyasi gündemi tayin eden Kürt ulusal sorunu. Çalıştaylar, kurultaylar ile sinsi bir asimilasyon politikası etrafında sisteme yedeklenmeye çalışılan Aleviler ve diğer inanç kesimleri. Torba yasa, özelleştirmeler, hak gaspları, sendikal mücadeleye yönelik saldırılar, işten atmalar, sigortasız, güvencesiz çalıştırma, taşeronlaşma ile tam bir cendere altına alınan işçi sınıfı. Kotalarla, emperyalist tarım politikalarıyla üretemez ve yaşayamaz duruma getirilen köylülük. Parası olanın eğitim görebildiği, anti-bilimsel, anti-demokratik uygulamalar ile sisteme kalifiye eleman olarak hazırlanan, sürekli bir şekilde en demokratik hak alma eyleminin dahi, biber gazı, gaz bombası, cop, tank ile bastırılmaya çalışıldığı ve tüm bu şartlar altında ‘bilim yuvalarında’ eğitim aldıkları iddia edilen gençlik. Evlerde, işyerlerinde, sokak ortasında şiddetin her türlüsüne maruz kalan, gündeme sürekli olarak bedeni, kimliği, düşüncesi üzerinden gelişen saldırılar ile gelebilen kadınlar…
Yukarıdaki tabloya yakından baktığımızda karşımıza çıkan sonuç şu; emperyalizmin tahakkümü altında, uluslar arası tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda ülkemizdeki yer altı ve yer üstü zenginliklerini efendilerine peşkeş çeken, füze savunma sistemleri ve daha açıklanmayan onlarca anlaşma ile özellikle Ortadoğu haklarına yönelik gelişecek olan emperyalist saldırılara alan açan, ezilenler ve emekçiler üzerinden sınıfsal, ulusal, mezhepsel, cinsel… Saldırılarını had safhaya çıkaran egemenler ve tüm bu saldırılar ekseninde tam bir cendereye alınan, bir çıkış yolu arayan ve gitgide yaşayamaz bir hale gelen milyonlar.
Hakim sınıflar tüm bu gerçeklik ve yaşananlar üzerinden 2011 Haziran ayı içerisinde parlamento seçimlerine gideceklerini açıkladılar ve şimdiden bütün burjuva-feodal partiler ve parlamentarizm batağına saplanıp kalmış reformist-revizyonist aklı evveller hummalı bir seçim çalışması içerisine girmiş bulunuyorlar. Halkın var olan hoşnutsuzluğunu belirli bir süreliğine de olsa minimize etme, sisteme karşı gelişen tepkiyi bir parti üzerinden bertaraf edip yeni bir güçle sürece başlama(ki bu noktada birçok kesimin yürüttüğü AKP karşıtlığı tek başına faşist-gerici düzeni değil, bu düzene belirli bir dönem için ‘hizmet’ eden bir gücü hedeflediği için oldukça tehlikelidir) ve sömürü çarkını daha karlı bir şekilde döndürme yöntemlerinden biri olarak seçimler üzerinde önemle düşünülmesi ve analiz edilip gerekli çalışmaların yürütülmesi gereken bir araçtır. Emekçi halkımıza dayatılan, yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi, belirli bir dönem için boynuna sömürü ilmiğini geçirecek olan cellâdının giydiği elbisenin rengini seçme özgürlüğüdür.

Halkın iktidarı lafla kurulmaz

Hakim sınıflar cephesinden bu gelişmeler yaşanıp ve halkımız tam bir cendere altında yaşamaya mahkum edilmişken, Türkiye- Kuzey Kürdistan devrimci ve komünist hareketi de gerekli çalışmalara şimdiden başlamalı ve faşizmin seçim oyununu bozacak doğru ve güçlü taktikler geliştirmelidir. Parlamentodan bir araç olarak yararlanılıp yararlanılmayacağı politikası ile parlamentarizmi birbirine karıştırıp-aynılaştırmadan fakat anı en iyi şekilde tahlil edip en doğru ve devrimci taktik ile sürece müdahale etmek günün ihtiyacıdır.
Yazımıza konu ettiğimiz tüm bu saldırılar ve halkın burjuva –feodal düzene duyduğu güvensizlik ve bağrında devrimci kalkışma tohumları taşıyan toplumsal hoşnutsuzluk göz önüne alındığında, faşizmi maskelemek için sistem tarafından etkin bir şekilde kullanılan parlamentoyu teşhir etmek, güçlü, birleşik devrimci bir kampanya eşliğinde halkın sandığa gitmemesini sağlamak ve yapılacak olan seçimleri gücü oranında engellemeye çalışmak yani nitelikli, devrimci mücadeleyi besleyip geliştirecek etkin bir boykot çalışması örmek ihtiyaca cevap olabilecek en doğru politikadır.
AKP tarafından, soldan-sağa her kesimin beğenisini kazanan ve faşist sınırlar içerisinde her türlü mücadelenin hoşgörü ile karşılanacağının sürekli bir şekilde yapılan propagandası, 87 yıllık TC tarihinde yaşanan katliamlar, baskılar, saldırılar, devlet terörünün baş mimarı olan ve bir saray darbesi ile tahtına Kılıçdaroğlu Kemal’in getirildiği CHP tarafından ‘halkın iktidarını kurmaya geliyoruz’ yalan ve safsatası ile emekçi halkımızın tekrardan bu kanala yönlendirilmesi ve silahlı mücadele başta olmak üzere devrimci şiddeti de içerisine alan bir ‘barış’ ve ‘şiddetsiz çözüm’ rüzgarının estirildiği böylesi bir durumda bu oyunu bozacak gerekli adımların atılması ve faşizmin sömürü çarkına çomak sokmak olmazsa olmazımızdır.
Ne burjuva-feodal düzen partilerinin kuyruğuna takılıp sistemin çarkları arasına girmek ne de ‘demokrasi’ rüzgarına kapılıp sınıfsal farklılıkları bir kenara iterek sistem içi mücadele hattını güçlendirmek. Gerçek-devrimci çözüm zora karşı zor aygıtını, ki bunun ülkemiz özgülündeki yegane aracı komünistler önderliğinde yürütülen silahlı mücadeledir, en etkin şekilde kullanarak sınırların ve sınıfların ortadan kalkacağı Altınçağa giden bu güzergahta, tereddüt etmeden ilerlemektir.

 
Share