Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Gerçeklerin üstünü örtmeye hiçbir gücün hükmü yetmez

Devrim mücadelesinde, ideoloji-siyaset-politika ve bunların paralelinde şekillenen parti-ordu vb. araçlar kadar, devrimin dost ve düşman güçlerini doğru bir şekilde tahlil edip, gerekli konumlanmayı almakta bir o kadar önemlidir. Yüce komünizm hedefine ilerleyen yolda devrim ve halkın çıkarları esas, diğer bütün mücadele araç ve yöntemleri tali plandadır. Bir siyaseti, politikayı, strateji ya da taktiği hayata geçirirken, dar bir pencereden bakıp “bu benim doğrumdur, öyleyse mutlak doğrudur” türü yaklaşımlar yanlış ve devrim mücadelesine fayda değil, zarar verecek bir durumdur.

Devrim ve karşı devrim arasında her alanda süre giden mücadelede, karşı devrimci güçler sadece kendi gerici iktidarlarının bekası için çaba sarf edip gerisini umursamadıkları için (bu keyfi bir durum değil, sınıf mücadelesinin doğasıdır), hayata geçirdikleri politikaların halka verdiği-vereceği zararlar üzerine düşünmez, her türlü kirli oyunu sergileyerek, gerici emellerini hakim hale getirmeye çalışırlar. Karşı devrim güçlerinin böyle bir hatta ilerlemesinin sebebi, yukarda da belirttiğimiz gibi keyfi değil, tamamen sınıfsal bir zorunluluk ve bunların sınıfsal dokularının tabi bir sonucudur. Onlar kendi gerici iktidarlarının varlığının ezilenlere ve emekçilere kan, gözyaşı ve ölümden, azılı sömürü ve baskıdan başka bir şey getirmediğini bildikleri için, kitleleri kontrol altında tutmanın ve bir şekilde (baskı, savaş, katliam, devlet terörü vs.) sindirmenin gayesi içerisindedirler. Köleci toplumdan itibaren bu gerçeklik farklı şekillere bürünse de hep devam etmiş ve sömürü sistemleri gelişip, kendi alanında “uzmanlaştıkça” daha sinsi,  daha kirli ve ikiyüzlü politikalara imza atarak, her türlü baskı aracını devreye koyup sömürü sistemini güçlendirmenin telaşına düşmüşlerdir. Gerici güçlerin tüm bu yaptıkları, onların temsil ettikleri sınıfın çıkarları açısından anlaşılırdır. Söz konusu olan sömürücülerin bekası ise gerisi teferruattır.

Proletarya ile burjuvuzi aynı kulvarda yüzmezler

Lakin devrim cephesinde yer alan güçlerin eylem ve söylemleri de tam tersi bir kaynaktan, MLM’den beslenmeli ve nihai olarak (komünist partisinin kendi varlığı dahi) halkın çıkarlarını esas almalıdır. Bugün dünya halklarının kurtuluşu için mücadele verdiğimiz iddiasında isek baştan aşağı, bütün politikalarımızda bu gerçekliğe hizmet etmeliyiz. Bunun dışındaki bütün her şey, adına ne denirse densin, kim tarafından yapılırsa yapılsın esasta devrim mücadelesine değil, karşı devrime yarar. Bugün ister MLM ideoloji doğrultusunda şekillensin, ister MLM biliminden etkilenmiş küçük burjuva bir kaynaktan beslensin halkın, dolayısıyla devrimin saflarında değerlendirdiğimiz her kişi ve oluşuma yönelik var olan çelişkileri çözmenin yöntemi şiddeti tartışmasız reddeden bir zeminde, doğru-yanlış eksenli ideolojik mücadelenin  sınırları dahilinde ele alınmak durumundadır. Bu gerçekliği kavramanın temel kilidi ise MLM bilimini doğru bir tarzda kavramak ve bu kavrayış doğrultusunda bir politikalar dizini oluşturmaktır. Rotası MLM bilimi olanlar bu gerçekliği hiçbir zaman es geçmezler ve en zor koşullarda dahi bu bilinçle hareket ederler. Bugün devrimin esas gücü olan halk kitlelerine yönelik, onların gerici sistemler tarafından yüzyıllardır çeşitli vesilelerle manipülasyona uğratılmış bilinçlerini ve bu bilincin yön verdiği duruşlarını, “devrimci değildir” diyerek şiddet yolu ile ortadan kaldırılacağını düşünmek hem ham bir hayal hem de devrim mücadelesi ile bağdaşmayan bir durumdur.  Devrimcilerin savunup uyguladıkları şiddet ve zorun, mutlaka ama mutlaka devrimci bir öze sahip olması gerekir. Unutulmaması gerekir ki devrimciler ne kör şiddet sevdalısı maceracılar ne de şiddeti kutsayan dogmatik zavallılardır. Şiddet ve zor yöntemi, hakim halde olan güçler tarafından bizlere dayatıldığı için başvurduğumuz yöntemlerdir.

Eğer her bireyin bir sınıfın damgasını taşıdığını ve düşüncelerinin de bu damganın altında yatan gerçeklikle şekillendiğini kabul ediyorsak, bu gerçekliği doğru bir şekilde kavramalı ve çözüm yöntemi olarak da doğru bir çizgi tutturmamız gerekiyor. Evet, bugün itibariyle halkın büyük bir çoğunluğu devrim mücadelesine ve devrimci düşünceye uzak, hatta karşısında yer alıyor. Bunun böyle olmasının nedenleri farklı bir yazı konusu olduğu için geçiyoruz. Peki, bu realite karşısında devrimciler ne yapmalıdır? Elimize savaş baltalarını alıp bize karşı olan, fikirlerimizi ve eylemlerimizi doğru bulmayan binleri, milyonları öldürecek miyiz?  Tabi ki hayır. Eğer doğru biz isek ve bu doğrularımızı halka sürekli bir şekilde götürüp, bitmez tükenmez bir çaba ve mücadele içerisinde olursak, bugün değilse bile yarın mutlaka ama mutlaka bu milyonlar devrim mücadelesine dahil olacak, bu sürecin birer öznesi haline geleceklerdir. Peki, var olan durum bu kadar berrak ve net iken (Komünistlerinde bazen düştüğü bir hata olan) bazı devrimci dostlarımız neden bu şekilde hareket etmemekte, halka, hatta kendi dışında ki diğer devrimci-ilerici güçlere karşı bir şiddet uygulama yönelimi ve pratiği içerisine girebiliyor? Neden ideolojik mücadele ile kendince yanlış gördüğünü alt edip, doğru olanı hakim hale getirmek yerine, zor ve sindirme yöntemine başvuruyor? Madem her türlü burjuva yönteme karşı, burjuvaziyi ortadan kaldırma mücadelesi veriyoruz, o halde neden burjuvaziden ödünç yöntemlerle devrimci mücadele yürütüyoruz?

Halka karşı yaklaşımımız devrime karşı yaklaşımımızdır

Halk sınıf ve tabakaları içerisinde değerlendirdiğimiz herkese yönelik, yaklaşımımız şiddet değil, ideolojik mücadele doğrultusunda değişme-değiştirme politikası olmalıdır. Aksi bir düşünce ve eylem devrimi beslemez. Her anımızda yanlış olduğunu dile getirip teşhir ettiğimiz burjuvaziye has yöntemleri, söz konusu olan kendi doğrularımız ya da iktidarımız ise rafa kaldırıp, gerekçesi her ne olursa olsun başka bayrakları sallayamayız. Anlık refleksler ya da duygular ile hareket edip, devrimci ilke ve kültürü zedelemiş olur, karşı devrimin ellerini ovuşturarak seyrettiği bir tiyatro oyunu misali sahnede ki yerimizi alırız. Devrimci mücadelenin gerilediği, devrimciliğin her geçen gün zorlaşıp, kabul edilemez bir şey olduğu ilan edilen bir süreçten geçmekteyiz ve bu süreci atlatabilmenin, bu süreçten devrimci doğrularımız etrafında güçlenerek çıkabilmenin en önemli koşullarından biri devrimci dayanışmayı arttırmak, güçlendirmektir. Aksi yapıldığı, yani devrimci dayanışmayı zedeleyen, devrim mücadelesine zarar veren her türlü yönelim, asla kabül edilmeyecek ve “olağan” karşılanamayacak bir durumdur.

Biraz daha somutlayarak devam edersek sanırız tartıştığımız konu daha anlaşılır olacaktır. On yıllara varan mücadele tarihi ile Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketi, devrimci dayanışmanın ve fedakarlığın olumlu örneklerini bağrında taşıdığı gibi, “önemsizdir” diyemeyeceğimiz birçok olumsuz örneklede bir hayli kabarık bir sicile sahiptir. Devrimci ilerici olan her hareket söylem düzeyinde yukarıda bahsini ettiğimiz şeylerin savunusunu yapmakta ama iş pratiğe geldiğinde ise her şey bir tarafa bırakılarak, oldukça tehlikeli politikalara imza atılmaktadır. Sistem tarafından yukardan aşağıya bir sarmal şeklinde yaşam bulan şiddet olgusu, birçok devrimci harekette de biraz daha cilalanmış bir şekilde görülmektedir. On yılların yarattığı devrimci değerler ve ödenen bedeller, çoğu yerde bazı küçük “kazanım”lara feda edilebilmekte ve “güçlü” olanın “güçsüz” olanı ezmeye çalıştığı bir durum ortaya çıkmaktadır.

Oysa komünist ve devrimci önderlere baktığımız zaman (İbrahim, Mahir, Deniz’ler şahsında somutlanan) devrimci dayanışmanın en iyi örneklerini görebilmekteyiz. Fakat bu üç anlayışın devamcıları olduğu iddiasında olan birçok hareket, bu gerçekliği bir kenara iterek, kendi dar ve küçük dünyalarında iktidar olma hevesi ile kendileri dışında hiç bir şeyin var olmasına müsaade etmemektedirler.

Devrimci dayanışma güçlendirilmelidir

Faşizmin en azgın saldırıları karşısında, aynı saflarda mücadele edip, aynı barikat başlarında şehit düşenlerin varlığı bir tarafta, birkaç insan daha artarım telaşı ile devrimci dostlarının zayıflamasını hatta yok olmasını içten içe uman bir anlayış ise başka bir tarafta, oldukça tezat bir şekilde de olsa varlık bulabilmektedir. Bugün çeşitli devrimci güçlerin yaptıkları olumlu çalışmalar sonrası bazı alanlarda güçlenmesi, buralarda halkın ilgi ve sempatisini kazanan bir durumda olması oldukça güzel ve memnuniyet verici bir durumdur. Her devrimcinin bu noktada kaygı duyması gereken tek şey, böylesi yerleri daha da güçlendirmek ve çoğaltmak olmalıdır. Çünkü karşı devrimin zayıflayıp, devrimcilerin güçlendiği her durum bizim lehimizedir ve kesinlikle sahip çıkılmalı, güçlendirilmelidir. Bizler tarafından aynı şekilde yaratılan değerler ise bütün devrimcilerin, ilericilerin kazanımıdır ve buralarda güçlendirilmelidir. Fakat özellikle son yıllarda, had safhaya ulaşan farklı bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Yaşadığımız coğrafya da ödenen bedeller ve yaratılan değerler, deyim yerindeyse şahsileştirilerek bir nevi özel mülk ilan edilip o mülkün bekçiliğine soyulunarak devrimcilerin bu alanlarda çalışma yapmaları engellenmeye çalışılmaktadır. Buralarda kendileri dışında başka hiçbir gücün varlık göstermesini istemeyen ve bunu da meşru bir hak olarak siyaseten savunan hareketler kendi özel mülkçü, sisayeset yasakçısı tavırlarını görmeyerek sonuçtan hareketle “bizim burada başka hareketlere çalışma yaptırmama gibi bir kararımızın olduğu biliniyor neden buraya gelerek provokasyon yaratıyorsunuz” diyerek kendi hatalı tavrını görmek yerine, devrimci çalışma yürüten kurumları büyük bir rahatlıkla suçlayabiliyor.

Bugünden yaşama geçirdiğimiz politika ve pratikler yarın kuracağımız iktidarın nüveleridir, doğallığında bugünden izleyeceğimiz siyaset, yarına ışık tutmaktadır.  Haklı bir şekilde faşizmin halka ve devrimcilere yönelik izlemiş olduğu baskı ve sindirme politikalarını eleştirip, buna karşı mücadele edenler, kendileri dışındaki devrimci güçlere ve halka karşı uygulamaya çalıştıkları şiddeti ne ile açıklayacaklardır? Böylesi hareket ve kurumlar esasta devrimci ve demokratik olmakla birlikte bu uygulamaları düşmandan ödünç alınmış pratikler değilmidir?

On yıllardır büyük kıyımlara uğrayan, imha ve inkara reva görülenlerin, oldukça güçlü oldukları alanlarda kendilerine tabi olmayan hiçbir devrimci gücün çalışma yapmasına izin vermeyerek neye ve kime hizmet etmektedirler. Bugün bir birleri ile en çok dayanışma içerisinde olmaları gereken devrimci güçlerin, belirli bölgelerde yarattıkları, oldukça küçük ama bir o kadar değerli “devrimci” dünyalarına kendi dışında başka hiç kimseyi almamaya çalışmaları, hangi devrimci politika ile açıklanabilir? Tüm bunlara verilecek makul ve mantıklı bir cevap yoktur, çünkü tüm bu yapılanlar, savunulan anlayışlar devrimi değil karşı devrimi güçlendiren şeylerdir.

Özetlediğimiz bu olumsuz pratiklerin geçmişte de günümüzde de birçok somut örneği bulunmaktadır. Son olarak geçtiğimiz günlerde Halk Cephesi’nin İstanbul Nurtepe’de Demokratik Haklar Federasyonu’nun çalışmasını engelleme girişimi, daha doğrusu “burası Çayan mahallesi burada çalışma yapamazsınız” diyerek saldırması tam da konumuz özgülünde tartıştığımız yanlış siyasetin dost-düşmanı muğlaklaştıran en aktüel örneklerinden birisi olmuştur. Şimdi burada uzun uzadıya kriminal bir sonuç açıklayarak “öyle oldu böyle oldu” izahatlarını gereksiz görmekteyiz. Sorun anlatmaya çalıştığımız gibi küçük burjuva çizginin tipik bir yansımasıdır.

Dostlarımız bu olumsuz olayın ardından ilgili mahallede Nurtepe Halk Cephesi imzasıyla bir bildiri dağıtmışlardır. Ancak yine ilgili bildiri, gelişmeleri objektif değerlendirip mahalle halkını ve dost kurumları doğru bilgilendirme zemini ve kaygısından uzak, kendini haklı gösterme refleksiyle ele alınmış bir bildiridir.

Dostlarımızın olayı yanlış ve kelimenin gerçek anlamıyla kendi lehlerine taraflı anlatan tutumlarını bir tarafa bırakırsak ve pratikleri her ne kadar bunun tersi olsada devrimciler arasında ortaya çıkan sorunların çözülmesinde şiddeti reddettiklerini dile getiren ifadelerini önemsiyor ve bu ifadenin güçlendirilerek sorunların ideolojik zeminde ele alınmasını hem yararlı hem de doğru tavır olarak ele almaktayız.

Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci ve komünist hareketi içerisinde dönem dönem böylesi sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunlar sorumlu ve devrimci bir yaklaşımla ele alınmak durumundadır. Hiç kimse duygusal ve gerici reflekslerle böylesi sorunları “güçlü-güçsüz”, “korkak-cesur” darlığında ele alarak bir güç gösterisi veya “rövanş” beklentileri içerisinde olmamalıdır. Hele hele ki maoist haraket saflarında böylesi beklentilerin karşılığının olmadığı-olmayacağı bilinmek durumundadır.

İktidar yürüyüşü esastır

Bütün olumlu ve olumsuzluklarıyla 40 yıla yaklaşan savaş ve mücadele birikimiyle Maoist hareket dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının tanıklığında, iktidar mücadelesini sürdürmektedir. Dolayısıyla bu tereddütsüz yürüyüşte ne korkuya, ne duygusallığa ne de devrimci ve devrimin dostlarıyla ideolojik mücadele dışında bir “hesaplaşmaya” yer olmadığı bilinmektedir. Kaypakkaya güzergahının ufkunda devrimin olduğu mutlaktır. Bu güzergahta dostla düşmanı karıştırmaya, aynılaştırmaya yer yoktur. Aksine dostla düşmanı özenle ayrıştırarak dostlarla aralarında çıkan sorunların çözümünde ideolojik mücadele (barışçıl) ve bunun araçlarıyla, düşmanla arasındaki tarihsel-sınıfsal ayrışmada ise ‘zoru zor sökecek’ prensibiyle hareket eder.

Bu tarihsel yürüyüşte dost ve düşman ayrımındaki berrak çizgi silikleşmez, silikleştirilemez. MLM dışı her türlü anlayış ve oluşum ile temel farklarımızdan birisini bu husus oluşturmaktadır. Halk içerisindeki çelişkileri çözüm yöntemimiz asla ve asla şiddet yöntemi değil, ideolojik mücadeledir. Bunu kavrayamayanlar, bunu tam olarak bilince çıkartamayanlar, kendilerine ne derlerse desinler, iktidar oldukları vakit, hakim hale getirdikleri düşünce dışındaki her türlü eylem ve söylemi bastırma yoluna giderler ve netice itibariyle, yıllarca kan ve can pahasına uğruna mücadele ettikleri bütün değerleri erozyona uğratarak yok ederler. Bu durum demokrasi bilincinde ki çarpıklık ve proletaryanın ideolojisine olan yabancılaşmanın sonucudur.

Bütün devrimcilerin, kendi hatalarını muhasebe ederek, devrimci mücadelenin yükseltilmesine hizmet etmesi gerekiyor. Pratiğimiz belirleyicidir. İş olan aynamız gerçeğe ışık tutmakta, sözün hükmü kalmamaktadır. Bindiğimiz dalı kesen politikalardan vazgeçilmeli, devrimci kültür her alanda hakim hale getirilerek, devrimci dayanışma yükseltilmelidir. Tersi her türlü yaklaşım faşizmin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Yazımızı devrimci eleştiri ve özeleştiri noktasında Lenin’in Sol Komünizm adlı eserinden kısa bir alıntı ile noktalayalım;

“Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için en önemli ve en güvenilir ölçütlerinden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin belirtileri bunlardır, bu, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir.”

 
Share