Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Tek tek anlaşmalar taktiği mi, yoksa stratejik anlaşma siyaseti mi?

Kimler arasında nasıl bir anlaşma
Tarafların bağımsız iradeleri başta olmak üzere, hak ve özgürlüklerini tanıyıp garanti ederek aralarındaki ilişkiyi eşitlik ilkesi ve tam demokratik normlarla muhafaza eden anlaşmalar en ideal anlaşmalardır. Ama tek taraflı çıkarları esas alan anlaşmalar geri anlaşmalardır. Ne var ki, geri anlaşmalar da yapılabilir. Fakat bunlar geçici-taktik anlaşmalardır ve sıkışık durumu atlatıp nefeslenmek, güç toplayıp ileri adımlar atmak için yapılan anlaşmalardır. Bazen de zorunlu olarak kabul edilen anlaşmalar olarak gündeme gelebilir bu anlaşmalar. Ki, bu durumda yapılan anlaşmalar kendi irademizle benimseyip yaptığımız anlaşmalar değil, mecbur kaldığımız yani bizlere dayatılan ama bizim reddetme şartlarımızın olmadığı anlaşmalardır. Geri ve tamamen aleyhimize olduğu açık olduğu halde bu anlaşmaları kabul etmek zorunda kalırız. Lenin bu anlaşma türünü örneklemişti. Bu olağanüstü şartları saymazsak, kendi irademizle ve hiçte mecbur olmadığımız şartlarda asla bu tür anlaşmalara yanaşmaz-kabul etmeyiz.
Kuşkusuz ki, kendi irade ve inisiyatifimiz dahilinde düşmanla geçici uzlaşma ve anlaşmalar genel olarak yapılabilir. Bunlar gereklidir de. Ama bunların muhtevası bir anlaşma ve uzlaşmalar siyaseti biçiminde olmaz, tek tek anlaşmalar biçiminde olur. Yani, düşmanla stretejik bir anlaşma-uzlaşma siyasetine sahip olamaz, ancak taktik anlaşma-uzlaşma siyaseti benimseyip uygularız. Bunlar daha çok devrimci taktik olarak, güç toplayıp biriktirmeye, zaman kazanmaya, devrimci güçlerin soluklanmasına, düşmanın demagojisini boşa çıkarıp gerçek yüzünü deşifre ederek geniş halk kitlelerine göstermeye dönük geçici-taktik siyaset olarak uygulanır. İç ve dış kamuoyunun devrimin meşruluğu lehine etkilenmesi ve gerici hakim sınıfların ''terörizm'' safsatasının boşa çıkarılarak devrimin desteğini genişletme ve karşı-devrim aleyhine devrimin avantajlarını geliştirme uğruna geçici anlaşmalara gidilebilir. Eğer hakim sınıflar sahtekarca ''barış'' sloganına sarılarak geniş kamuoyunu yanıltarak devrimi yanlızlaştırmaya itme hilesinde başarı eğilimi gösterir duruma gelmiş ise, bu silahın gericiliğin elinden alınması için ve geri adım içine girerek devrimle anlaşmayı resmen kabul etmiş duruma gelmiş ise, bu durumda hem onun gerçek niyetini teşhir etmek ve hem de devrimin avantajlı olduğu bu koşullarda hakim sınıfların zayıflığından yararlanarak devrimci mevzilerin ilerletilmesini ona dayatıp kabul ettirme babında anlaşma taktiğini kullanabiliriz. Düşmanı yalnızlaştırmak ve ara kesimleri devrim saflarına çekip birleştirmek için anlaşma taktiğini uygulayabiliriz.  Konjönktürel şartlar ile birlikte, devrim ile karşı-devrim arasındaki güç dengeleri ve bu çerçevedeki gelişmeler gerektirdiğinde, doğru, isabetli bir zamanlamayla ve elbette devrimin lehine olmak şartıyla tek tek anlaşmalar taktiğine başvurulabilir. Hatta genel olarak taktik esneklikler gösterilip ve tavizler de verilebilir. Ama anlaşma-uzlaşma taktiğini strateji yerine koymadan ve amaçlaştırmadan; devrimci ilkelerden ve devrim hedefinden ödün vermeden... Ki bu, reformist anlaşmalar siyasetiyle aramızdaki temel ayrım noktasıdır. Temel yaklaşım bazında strateji ve taktik siyasetimiz anlaşma ve uzlaşmalar mantalitesine oturursa, burada devrimci taktik ve anlaşmalardan söz edilemez; tam tersine teslimiyetçi sınıf işbirlikçisi ideolojik uzlaşma çizgisinin egemenliğinden söz edilir.  Reformizm ve yasalcı sağ tasfiyeci burjuva teslimiyetçi çizginin özü de buradadır. Devrimci taktik, strateji ve siyaset adına burjuva ideoloji zemininde siyaset yapılması ve devrimci ilkelerin revizyonistçe burjuva ideolojiye satılması burada gerçekleştirilmiş olur.
Anlaşmalarda tarafların ortak yükümlülükleri bulunur ve bunlar karşılıklı olarak yerine getirilirler. Bu bakımdan anlaşmanın muhtevası önemlidir. Şayet anlaşma tek tek anlaşmalar siyesetini geçmiş ve genel bir anlaşmalar siyasetine dönüşmüş ise, burada taraflar arasında bir entegrasyon süreci yaşanıyor demektir. Elbette bu entegrasyon anlaşma yapan taraflardan egemen olan taraf lehine gerçekleşen bir süreçtir; egemen olmayan taraf egemen tarafa entegre olur. Bunun kapsamını da anlaşmanın muhtevası belirler. Tek tek anlaşmalarda da karşılıklı yükümlülükler taşınıp yerine getirilirler. Fakat bunlar adı üzerinde tek tek konulara ilişkindir. Ve özellikle de devrimci taktikle gerçekleştirilmişse, gerilemelere yol açmayıp devrim lehine işler. Yapılan anlaşma ilke ve amaçlardan taviz verilmeden gerçekleştirilmiş ise, verilen kısmi ödünler anlaşmanın niteliğini gerici kılmaz. Ancak strateji taktiğin, taktik de stratejinin yerine geçirilmiş ve yapılan anlaşmada ilkelerden taviz verilerek gerici düzenin tek taraflı egemenliğine biat edilmiş ya da gerici düzenle anlaşma amaçlaştırılmış ise, bu anlaşma devrimci taktikten uzak olup gerici niteliktedir.
Bir tek demokratik hak ve talep için bile mücadele edilir, bu hakkın kullanılması veya kısmi demokratik taleplerin elde edilmesi pek tabi ki benimsenir ve bu, görece ilerlemeyi ifade eder. Ancak, kısmi demokratik hak ve talepler uğruna haklı demokratik muhtevaya sahip mücadele ertelenemez, özgürlükler sorunu bu haklara indirgenemez ve bu hakların elde edilmesi için bağımsızlık hakkından ödün verilemez. Elbette ileri doğru atılmış her adım ve kazanılmış her statü daha geri olan statüye yeğdir. Ancak gerici düzeni pekiştiren, taraflar arasında eşitliği tanımayan ve bağımsızlık hakkını içermeyen en ileri anlaşma veya statü bile özünde geridir.

Türk devletinin şartı: PKK’nin tasfiyesi
Bu genel değinilerden sonra, somutta Türk hakim sınıfları ile Kürt ulusal hareketi arasında cereyan eden görüşmeler ve yaşanan gelişmeleri okumak daha kolay olacaktır. Ulusal hareketin Türk devletiyle anlaşmalar yapması ilkesel olarak reddedilmeli midir? Hayır, düşmanla anlaşmaların yapılabileceğini söylemiştik; bu bağlamda Kürt ulusal hareketinin ''TC'' devleti ile anlaşmalar yapması olağan ve anlaşılırdır. Ama anlaşmanın niteliği ve anlaşmanın taktik mi, stratejik mi olduğu, hangi çizgide ele alındığı önemlidir. Hangi kaygı, hedef ve şartlarla anlaşmaya gittiği, varlık gerekçelerine yönelen gerici şart ve nüfuzu geriletip geriletmediği, tasfiyesine yol açan süreci kabul edip etmediği, süreci yönetmede inisiyatif ve meşruiyetini savunup savunmadığı, bağımsızlık hakkını pazarlık edip etmediği ve bundan ödün verip vermediği önemlidir. Anlaşmanın Kürt ulusunun statüsünü nereye taşıyacağı, Kürt ulusunun kaderini tayin hakkı açısından getirip götürecekleri, ulusal hareketin akibetinin ne olacağı soruları hayati derecede önemli ve belirleyici zemindir. Anlaşmayı eşit ve demokratik şartlara uygun mu yaptığı, stratejik hedef ve ilkelerde taviz verip vermediği, bağımsızlık hakkından vaz geçme eğilimiyle mi yaptığı, iradesinin tanınıp tanınmamasındaki tavrının stratejik açı ve nihai bakımdan ne olduğu, anlaşmalar anlayışının ne olduğu, anlaşmayı nasıl ele aldığı ve benzeri sorunlar yapılan anlaşmanın iyi mi kötü mü, ileri mi geri mi, desteklenir mi desteklenmez mi olduğunu belirler. Ulusal hareket bağımsızlık hakkından, temel hak ve özgürlüklerinden esasta geri düşmüş durumdadır. Adeta ne pahasına olursa olsun anlaşmanın yapılmasına kilitlenmiş, önemsiz derecede bazı hakların elde edilmesine tav olmuş ve reformist politikanın egemenliğine girmiş bulunmaktadır. Bu şartlarda gerçekleştirilecek muhtemel anlaşmanın Kürt ulusunun aleyhine, Türk devletinin lehine olduğu-olacağı açıktır.
''TC'' devleti ve AKP iktidarı açıktan silahlı Kürt ulusal hareketinin tasfiyesini hedeflerken ve anlaşma ya da kendi değimiyle ''Kürt sorununun çözümünü'' bununla mümkün olabileceğini deklere edip PKK'nin eylemleri kesip silahları şartsız olarak bırakmasını isterken, bu zeminde ulusal hareketin kendi ipini çekmesi anlamına gelen barış, anlaşma, uzlaşma çizgisinde ısrar ederek tasfiyesine kapı açması anlaşılır olamaz. Binlerce Kürt siyasetçinin tutuklanıp hapiste tutulması yetmiyormuş gibi, ana dilde (Kürtçe) savunma yapmalarına izin verilmeyen, Kürt ulusu meşru iradesinin tanınmayıp tersine saldırıya maruz kaldığı ve her vesileyle törörle lanse edildiği-terörist suçlamasıyla teşhir edildiği koşullarda, uzlaşma-anlaşma adına iyi niyet beslemenin mantıki bir gerekçesi olamaz.
Tüm bunlar göz önüne alındığında ulusal hareketin ileri bir anlaşma içinde olmayıp tasfiyesine dönük reformist bir zeminde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu muhtemel anlaşma süreci (evet süreci, çünkü anlaşma henüz tamamlanmış değildir.), Kürt ulusunun kimi taleplerini içerip haklarını gündeme getirse de, esas itibarıyla Kürt ulusal hareketinin tasfiye edilmesi ve dolayısıyla da Kürt ulusunun boynundaki ırkçı-şoven faşist boyunduruğun daha da ağırlaşmasına yol açacaktır. Bu anlaşmayla Kürt ulusal hareketinin varlık ve mücadele gerekçeleri zayıflayarak hareket geri düşecektir. Daha şimdiden, hakim sınıfların ''daha ne istiyorsunuz, isteyip de alamadığınız ne var'' demeleri anlamlı ve manidardır. Bu, Kürt ulusuna tanınacak hakların ne olduğunu gösterdiği gibi, Kürt ulusal mücadelesinin ayağı altındaki toprağın nasıl çekildiğine de işarettir.   

Taraflar prensipte anlaştı mı?    
Görünen ve görünmeyen yüzüyle, neticelendirilmemiş olsa da bir anlaşmanın gündemde olduğu açıktır. Prensipte mutabakata varıldığı söylenebilir. Taraflar arasında yaşanan görünürdeki restleşmeler veya yansıyan çatışkılar anlaşma gerçeğini yadsımaz. Prensipte bir anlaşmanın olduğu her bakımdan bellidir. Ulusal hareketin stratejik çizgisi ve iradesi anlaşma-uzlaşma yönündedir. Türk hakim sınıflarının eğilimi ise, geliştirdikleri yeniden yapılandırma projesine uygun olarak ulusal sorunu ''sorun'' olmaktan çıkarmaya dönüktür. Ki, ulusal hareketin silahlı örgüt ve mücadelesinin tasfiye edilmesi durumunda belli teleplerin karşılanması babında bir anlaşmanın yapılmasını benimsemektedir. İki tarafın çabası anlaşma-uzlaşmanın yapılmasında birleşmektedir esasta. Bu ilkede anlaşıldığı demektir. Ne var ki, anlaşmanın ayrıntılarında tam bir uyum ve birlik sağlanamamıştır. Dolayısıyla işletilen süreç ve ara devreler bu çelişkilerin giderilmesi veya tarafların istemlerini kabul ettirmesi, her tarafın anlaşma şartlarını kendi lehine çevirmesi süreci olarak işlemektedir. İşte, yansıyan restleşmeler ve karşılıklı sertleşmeler ya da işlerin ağır yürümesi bundandır. Elbette gerçekleştirilmesi tartışılan anlaşmanın ciddiyeti de sürecin sancılı ve ağır ilerlemesini koşullamaktadır.
Genel olarak anlaşmanın ayrıntıları ve buna bağlı sancılar belli bir çizgiye oturtulmaya çalışılıyor denebilir. Tavizler ve taleplerin çıtası nereye kadar çekilecek, tanınacak hakların çerçevesi nereye kadar daraltılacak ya da genişletilecektir, ulusa tanınacak statü ne olacaktır, ulusal hareketin askeri gücü nasıl ve nereye konumlanacaktır, anlaşmanın resmiyeti olacak mı ve Kürt ulusunun meşru iradesi resmen tanınacak mı, dahası muhataplar nasıl tarif edilecektir, kırılgan ve hassas bir nokta olarak Öcalan'ın durumu ne olacaktır gibi meseleler giderilmeye çalışılmaktadır. Dahası, anlaşma ile yapılacak düzenleme ve atılacak adımların kamuoyuna benimsetilmesi için hazırlıkların yapılması ve elbetteki yapılacak anlaşmanın maddi şartları ve hukuksal alt yapısının hazırlanması yapılmaktadır. İşte sürecin formel çatışmaları ve sürecin ağır yürümesinin arka planında yatan gerçekler bunlardır.
Özetle, Türk hakim sınıflarının zayıflıkları ve avantajları olduğu gibi, ulusal hareketin de zayıflıkları ve avantajları bulunmaktadır. Ne var ki, bunun da ötesinde ulusal hareket ideolojik kırılganlıklara sahip olmakla birlikte, özgün hassasiyetleri ve zaafları bulunmaktadır. Tam da bu düzlemde Türk hakim sınıflarının hedef ve projeleri doğrultusunda ve aynı zamanda inisiyatifi esasında Kürt ulusal hareketiyle derin bir anlaşma sürecinin işlediği açıktır. Ulusal hareketin ateşkes süresini seçimlere kadar uzatmış olması, basit bir bekletinin ürünü değil, kurgulanmış olan anlaşmanın yansımasıdır. Ulusal hareketin yetkili ağızlarının, ''süresiz ateşkes istiyoruz'' vb şeklindeki beyanları da  bunu desteklemektedir. AKP siyasi iktidarı şahsında Türk hakim sınıflarının geleneksel ırkçı-şoven söylemlerindeki yumuşama ve kırılmalar ya da Öcalan'la görüşmelerin yapıldığını resmen kabul etme noktasındaki gelişmeler, belirli bir çerçevede olmak kaydıyla anlaşmanın gündemde olduğunu tanıtlıyor.
Burada ''TC'' devleti açısından bir geri çekilmeden söz etmek mümkün. Bunun devamı olarak ulusal hareketin belli bir başarısından kuşkusuz ki bahsedilmeli. Fakat, bütün bu geri çekilme ve de başarı durumunun göreli-şartlı olduğunu eklemek gerekir. Zira, ''TC'' devletinin geri çekilmesi söylem esasında yaşadığı kırılmalar bakımından doğruyken, ulusal hareketi çektiği tasfiye noktası ise ''TC'' devleti açısından büyük bir başarı veya kazanımdır. Biçimsel açıdan bir adım geri atmışken, öz bakımından iki adım ileri atmış durumdadır. Yani, taktik geri çekilmeyle stratejik ilerleme sağlamıştır. Dolayısıyla geri adımı, gerçek bir geri adım değil, bilakis öne-ileri çıkmaktır. Aynı durum tersten de ulusal hareketin belli başarıları-kazanımları için geçerlidir. Ulusal hareket biçimsel bazı hak kazanımları sağlayıp ilerleme kaydetmiş, ama bunlar karşılığında tasfiyeci reformist sürece girerek temel hak ve özgürlüklerini bilinmeze gömüp uzlaşmaya oturarak gerçek kazanımlarından kopmuş veya vaz geçip uzaklaşmıştır esasta. Yani, ulusal hareketin taktik anlamda belli kazanımları olsa da, politik düzlemdeki devrimci pozisyonunu yitirerek stratejik olarak gerilemiş, ezen ulus hakim sınıflarıyla girdiği reformist uzlaşma süreciyle gerçekte kaybetmiştir. Yani, politik pozisyonunundaki demokratik muhteva bugün daha da daralmış, burjuva milliyetçi çizgide burjuva imtiyazlar öne geçmiştir. Buna karşın, Kürt ulusal hareketi genel olarak demokratik muhtevaya sahip bir hareket olma durumunu korumaktadır.

Sürecin öne çıkan görevleri
Bu gelişmeler komünistlerin ulusal sorun karşısındaki görevlerini daha bir ciddiyetle ele almalarını ve önümüzdeki gelişmelere hazır olmasını gerektirmektedir. Ulusal sorun konusunda daha atak, daha etkin ve somut pratik politikalar geliştirmelerini ve Kürt ulusunun ulusal demokratik talepler doğrultusundaki mücadelesini hem destekleme hem de omuzlama göreviyle karşı karşıya getirmektedir. Mevcut gelişmeler, komünistlerin Kürt ulusal hareketine karşı doğru ve sorumlu bir ideolojik mücadele yürütme görevini önemle gerektirdiği kadar, ulusal hareketin tüm demokratik mücadelesi ve demokratik yönleriyle desteklenmesini de gerektirmektedir. Kürt ulusunun demokratik hak ve talepler uğruna mücadelesi desteklenirken veya omuzlanırken, bu mücadele ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı (bağımsızlık hakkı) asla feda edilemez, bu hakkın kazanılması hiç bir şartla göz ardı edilemez.  Komünistler reformlar için de mücadele ederken iktidar hedefinden geri durmaz ve bu reformları iktidar mücadelesine tabi olarak ele alırlar. İşte ulusal hareketin kırılma yaşadığı en temel noktalardan biri budur. Ki bu, burjuva milliyetçi ideolojik dokusundan bağımsız değildir. Nitekim tüm gelişmeler bu temelden beslenirler.

 
Share