Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Devrime tutunarak yürümek

Varlık gerekçelerini unutanlar zor basamaklarında yenilirler!

Şu hataya genellikle ve sık sık düşülür; bir yanla ilgilenirken diğer yanı unutmak! Ya da klasik deyimiyle, “sola bakarken sağa düşmek”, tersinden “sağa bakarken solu gözden kaçırmak!” İşte bu, en yaygın yapılan hatalardandır. Dolayısıyla bu hataya karşı kendi kendini kontrol biçiminde bir uyarıcılığı ve uyanıklığı işletmek önemlidir.

Büyük bir tasfiyeci dalgalanmanın yaşandığını gözü-kulağı olan ve düşünebilen herkes bilir. Bu tasfiyeciliğin esasta karşı-devrimin geliştirdiği stratejik plan veya yürüttüğü emperyalist süreçle anlam kazandığı, inkar edilemez bir doğrudur. Bu bakımdan devrimci cephenin mücadele dikkatini buna yöneltmesi ve yoğunluk merkezini buraya çevirerek strateji ve taktikler belirlemesi devrimin mantığına uygundur. Nitekim nitelikli devrimci cephe gücü oranında bu hedefte odaklanmış durumdadır da. Fakat bunu yaparken gözden kaçırdığı veya yeterince eğilmediği bir yan var. Şöyle ki, bu tasfiyeciliğin kendisine etkilerini tam olarak hesaplayamamış ve karşı önlemler almada zayıf kalmıştır. Yani, içe dönük ideolojik duruşu pekiştirme görevini zayıf bırakarak, tasfiyeciliğin çok daha sinsice kendisini vurduğunu fark edememiş ve gerekli önlemleri alamamıştır. İçinde peydahlanan bir çok eğilimin tasfiyecilikle bütünleştiğini genel olarak görememiştir.

Mesele şöyle irdelenmelidir: Emperyalist gericilik ile feodal-faşist sınıfların yapmak istediği nedir? Hedefledikleri şey, devrimin ayakları altındaki toprağı çekip alarak, bu devrimciliği düzen içine alıp yutmak değil midir? En özlü olarak, devrimi tasfiye etmek değil midir? Hiçbir kuşkuya yer yok ki öyledir. Devrimi ideolojik-siyasi-kültürel nitelikleriyle koflaştırıp, akabinde pasifize ettiği bu hasmını pratik sahada da sırtını yere getirerek ebedi istirahata çekmek istiyor. Eğer bunlar doğru ise (ki, doğrudur), o zaman devrim saflarındaki her gevşeme, her negatif eğilim, her geri tutum, niyetinden bağımsız olarak karşı-devrimin tasfiye saldırısına hizmet eden bir yerde durur. Bu devrimin de devrimcinin de kendisini inkar anlamına gelir. Bu durumda her şeye karşın devrimde ısrar etmek tek doğru devrimci tavırdır. Unutmamalıyız ki, geriye doğru attığımız her adım karşı-devrimin ekmeğine yağ sürerek tasfiyeci emelini güçlendirir.

Komünist ve Devrimci yapılardaki çözülmenin, gevşekliğin, moralsizlik ve ruhsuzluğun bizzat tasfiyeciliğin başka bir türü olup, egemen sınıfların elindeki tasfiyeci süngerin vantuzları olarak içimize sirayet ettiği, maalesef devrimci yapıları sarstığı doğrudur. O halde düşmana karşı silahlandığımız gibi, içimizdeki yaralara da neşter vurup ideolojik savaşı geciktirmeden başlatmalıyız. Tasfiyeciliğe karşı devrime tutunmak elzemdir.

Devrim tüm fedakarlıklara, en ağır bedellerin ödenmesine ve uğruna ölmeye değerdir.

Zorlukları yenmek, hatta “dayanılmaz” şeklinde abartıyla tarif edilen en büyük zorlukları yenmek hem mümkündür, hem de şarttır. Devrimci ve komünistler için öncelikli bir görevdir. Bunu söylemek siyasi düzey açısından en sıkıcı ve en zor olanıdır. Çünkü bu, devrimciliğin abc’sidir ve bunu bir birimize öğütlemek seviyenin düşme yansıması veya geriliğidir. Yazık ki, tekrar etmek zorundayız. Her şey nesnel bir zeminin karşılığı ise, realiteyi görmek durumundayız. Gerçekliği yok sayarak onu düzeltemez veya onu küçümsemekle yetinemeyiz. Küçümsemek hiç doğru değildir. Küçümseyenlerin genellikle kendilerinin küçük olduğu, neredeyse kesin bir doğrudur. Büyük-küçük tüm sorunlar aşılmak, çözülmek, giderilmek durumundadır. Küçüğüne eğilmeyen, büyüğüne kalkışamaz.

Komünist devrimcilerin gerici düzen ve siyasi iktidarı yıkma hedefi olduğunu herkes bilir. komünistler, hatta devrimciler, bu azami görevle yola çıkar ve bunu bilimsel düzeyde açıklayarak gönüllü bir uğraş olarak kabul edip yürütürler. Fakat buna kalkışırken öncelikle kendilerinden başlamayı, kendilerini dönüştürüp geliştirmeyi ön adım olarak görür, unutmazlar. Komünistlik veya devrimciliğin olağan doğası buradan başlar. Kendilerini hazır hissederek ve örgütleyerek çevresini örgütler ve oradan siyasi iktidar hedefine uzanarak devrimi örgütler. Bütün bunların zorluklardan azade kolaylıklar içinde olacağını varsayan bir komünist ve devrimciye rastlanmaz.

Gel görki, meselenin hepsi bu değil, bu kadar basit değildir. Bu da işin doğası dışında değildir elbet. Bilimsel inançları bu olan komünist devrimciler, pratiklerinde her zaman bu teorik doğruya ayak uyduramazlar. Yani, zoru alt etme (veya “gerçekçi olup imkansızı isteme”) teorik bilinciyle hareket ettikleri halde, sosyal pratiğin karşısına çıktıklarında maalesef teorik doğruya ters düşülüp, pratik olarak bu doğru değiştirilmektedir. Özcesi, teori-pratik/söz-eylem birliğini kurmakta zorlanır, başarısız kalan da olur. Bütün bunlar bir yere kadar anlaşılır olan şeylerdir. Fakat anlaşılır olmayan veya anlamakta zorlanılan bir durum var ki, bu son derece gariptir. Şöyle ki, devasa devlet makinesine, ordularına, zor ve şiddetine meydan okuyan bu devrimci cevher, sıra kendi zorluklarını yenmeye geldiğinde büyük bocalamalara girmektedir.

Kısacası, düşman ile doğanın tüm zorluklarına yiğitçe göğüs geren o bazıları, yoldaşlarının veya içinde bulundukları mekanizmanın barındırdığı sorunlar zorluğuna göğüs gerememektedirler. Bunda, sorunu elbette ki etraflı görmek, öyle tartışmak gerekmektedir. Bireylerdeki kusurlar kadar, onları sarmalayan kolektif ortam ve koşullar da kuşkusuz rol oynarlar. Toplumsal şartlar, komünist-devrimci hareketin konjonktürel şartları, somut hareketin koşulları vb vs kapsamlı tablo kesinlikle etkendir. Dolayısıyla, mesele söz konusu bireyleri suçlamak ve sorunu böyle izah etmek değildir. Lakin, komünist devrimcilerin dış etkenlere karşı direncinin olmaması veya belirgin biçimde zayıf olması kabul edilemez. Şartların esiri olan devrimci kişilik açık ki, devrimci açıdan sorunludur. Anlaşılması güç olan şeylerden biri, düşmana karşı mücadele dirayeti gösterilmesine karşın, ideolojik düşmana karşı veya iç sorunlara-zorluklara karşı mücadele basireti gösterilmemiş olmasıdır. Bu neyi açıklar? Düşmana karşı gösterilen dirayetin görüntüde olduğu, özünde ise bunda zayıf olunduğunu açıklar. Sınıf kinimizin, bilincimizin, devrime inancımızın zayıf olduğunu kanıtlar bu. Aksi halde kendi sorunlarımızla boğuşmaktan yorgun düşmemiz, tasavvur edilemezdi. Devrimci donanımın sağlam döşenmesinin gerekliliği görev olarak açığa çıkar burada.

Düşmanı yenmek için azmedeceksek, kendimizi “yenmeyi” de başarmalıyız. Nasıl olur da ilerletme, geliştirme ve değiştirme göreviyle yükümlü olduğumuz hatalarımızı veya zayıflıklarımızı devrimci mücadelenin önünde bent görebilir ve bu gerekçeyle dümeni burjuva yaşama çevirebiliriz? Komünistlik veya devrimcilik bu kadar kaba-saba biçime sokulup basite indirgenemez. Tabii ki, düzeltilmesi gereken hatalar, aşılması gereken yetersizlikler vardır. Pek tabi ki, bütün bunlar kolektif planlamalar temelinde ele alınıp aşılacağı gibi, devrim ve parti karşısında sorumluluk sahibi her bireyin de çabasını gerektirir. En önemlisi de, bunların giderilmesi belli bir emeği, zamanı ve bilinçli devrimci çabayı gerektirir. Nasıl ki ortaya çıkan gerçek belli bir süreç ve gelişmelerin neticesinde gündeme gelmiş ise, giderilmesi, değiştirilip dönüştürülmesi de öyle belli bir süreci gerektirir. Bundan daha tabii olan ne olabilir ki?

Devrimciler, özellikle de komünistler, hiçbir zaman sorunsuz, sütliman kolay koşullar düşünme gafletiyle hareket etmezler. Çelişkinin evrenselliğini kavrayarak, onun her şeyde, her organizmada, her yerde olacağını bilirler. Bu, sorunsuz, kusursuz, dört başı mamur tam bir gerçeğin asla olmadığı-olamayacağının kabulü anlamına gelir. O halde mükemmeliyetçi, hata kabul etmez ve ideal koşulları idealize etmenin temelsiz olduğu; bunun da karamsarlığa dönüp ters tepeceği açıktır. Gerici feodal-faşist sınıflar ve hatta emperyalist dünya gericiliğinin siyasi temsilcileri ve akla gelebilecek her yaşam statüsü, istisnasız bir şekilde sorun ve çelişkilerle yüz yüze varlıklarını sürdürürler. Türk hakim sınıfları aralarındaki klik çatışmalarıyla büyük çatışkı ve sorunlar göbeğindedir örneğin. Ancak tüm bunlara rağmen, bu sınıf kliklerinin siyasi iktidarları yönetmeyi terk etmemekte, düzenini bozmamaktadır. Ya da feodal-faşist düzenin koşullayarak darboğaza sürdüğü esnaf, can çekişen çiftçi-üretici üretim faaliyetini terk etmiyor. Ta ki, bir askeri darbe olup “şapkasını alıp gitmek” zorunda kalana kadar ısrar devam eder. Gerici sınıflar ve küçük-burjuva kesimler bu dirayeti gösterdikleri halde, ideolojik-siyasi olarak devrimci olan yoldaşların tüm esaslarda birleştikleri yoldaşlarının kabahatlerinden ötürü, kendilerinin de hedeflerinden kolayca vazgeçmesi olağan olabilir mi? Bir devrimcinin kendi doğal vazifelerini kendisine engel görerek yelkenleri indirmesi talihsiz bir an, anlaşılmaz kadar kötü bir tutumdur.

Nerede mükemmel olan bir şey vardır? Çelişki olmayan bir tek yaşam, bir tek fenomen var mıdır? Sorunlar barındırmayan bir tek organizma icat edilmiş midir? Açık ki böyle bir rüya gerçek değildir. Dolayısıyla sorunlardan dolayı paydos veren anlayış tepeden tırnağa çürüktür. Dahası, “sorunlar” gerekçesi, bu paydosçu anlayış için kılıftır esasta. Kendi sorunlarına ve yoldaşlarına tahammül etmeyerek geri adım atan tutum asla düşmana karşı savaşamaz. Bu anlamda devrimcilik ölçülerinde de koca bir yetersiz öğe vardır. Bunların tavrı, “gözünün üstünde kaşın var” diyerek kavga edenlerin tavrına benzer özünde. “Sorun var, yetersizlik var, hata var” diyerek, mücadeleden geriye düşme tavrı tam da buna benzer.

Paralı askerlik yapmıyoruz ki şartları iyi değil diye askerlik yapmaktan vazgeçelim. “Komutan niye hata yapıyor”, “şartlar niye iyi değil” diyerek “işimize gelmedi” deme hakkımız yok. Çünkü, kendi ordumuzda, kendi işimizi yapıyoruz. Hele sorunları dile getirme, eleştirme, müdahil olma gibi tüm demokratik haklarımız ve işin objesi olma olanaklarımız varken “ben yokum” demenin tutarlı bir tarafı olamaz.

Bir şey kesindir ki; hiçbir gerekçe, bir tanımıyla çetinliklerle mücadele anlamına gelen devrimden geri adım atmaya yeterli veya haklı sebep olarak gösterilemez. İşte bu hastalık, yani gerekçeler dizerek-eleştiriler yürüterek zora boyun eğip kolayı seçen simaların tutumu; küçük düşünenlerin, küçümseyenlerin, zorlukları göğüsleme dayanıklılığı olmayanların, sol görünümlü sağ eğilim sahiplerinin, hiç de öyle olmadıkları halde keskin dile sığınarak kaçmanın yolunu döşeyenlerin mükemmeliyetçilik kusuruyla kabarttıkları küçük-burjuva sınıfsal tavrıdır.

Bunların görünürdeki keskin devrimci eleştiri pozlarına karşın, gerçek durumlarına bakıldığında derin bir yorgunluk içinde olup, sınırlı devrimcilikte karar kılmış, yetinmeci ufka sahip oldukları gecikmeden görülür. Bu tutumları geri ve tasvip edilir olmasa da, bunlara karşı bir önyargı ve ciddi tepkimiz olamaz. Hatta, geri çekilmelerini karşıt-gerici bir pozisyona taşımadıkları müddetçe, dostlarımız ve hatta yoldaşlarımız olarak da kucaklayabileceğimiz kesimler olarak değerlendirmekteyiz. Hatalarını söyleyip ileri taşınmaları amacıyla eleştirmekten de geri duramayız elbet. Ne “geri adım attığınızdan dolayı sizleri şefkatimize kadir görüyoruz” tavrıyla liberal sularda karşılarız, ne de “geri adımınızdan dolayı sizleri ebediyen aforoz ediyoruz” diyerek sekter tavır takınarak karşılarız. Tavrımız her zaman politik-siyasi ve ideolojik anlamda sınıf tutumu olacaktır.

Koşullar ağır. Bu koşulları göğüslemek elbette sıradan bir iş değildir. Akıma karşı yüzme cüreti, keskin devrimci bilinç ve iki ayağı üzerinde sıkıca yere basarak yönünü tayin edebilen, en önemlisi de sağlam bir ideolojik dokuya sahip bir insan olmayı gerektirir. Koşulların esaretinden en az bu özelliklere sahip olunarak kurtulunabilinir. Belli ki, her kesten bu yetenek beklenemez. Dolayısıyla partinin geçici özgünlüğü de eklenen bugünkü şartların atmosferine kapılarak yaşanan savrulmalar tamamen temelsiz değildir. Ne var ki, her şey dışımızdaki şartlarla açıklanamaz. Yani şartlara rağmen devrimci çizgide ısrar etmek ve devrimciliği egemen tutmak hepten mümkün ve olanaklıdır. Tersini savlamak, önünde sonunda sınıf çelişkilerini ve dolayısıyla sınıf mücadelesini inkar etmekle eşdeğer olup, devrimi tarih mezarlığına gömmek anlayışına denk gelir. Bu ise, mesnetsiz bir yalana kanmak olur. Biz kanmıyoruz. Mesele açıktır; ya devrim saflarında birer devrimci olarak saf tutacağız ya da devrimden dönerek burjuva düzenden yana saf tutacağız. Gerçek devrimcilerin tavrı nettir: Devrim tekerleğinde bir vida olmak her zaman gerici düzene yeğdir!

Öyle görülüyor ki, sınıf mücadelesinin belli sorunları karşısında tökezleyenler, sınıf mücadelesini henüz yeterince tanımıyorlar. Örgütsel sorun ve zayıflıkları devrimde sendeleme hatalarına basamak ediniyorlar. Varlık gerekçeleri olan çelişkili yaşamın doğasındaki çelişkileri yönetme ve en zorundan da olsa çelişkileri çözerek ileri taşıma görevlerini unutarak, onların sadece bir kısmı karşısında ürküp per perişan diz çöküyorlar; “biz hazırlanmamış şartlarda devrimcilik yapamayız” diyorlar. Peki öyleyse, o zaman şartlı yenilginize olumsuzluk ve hataları bahane basamağı etmeyin.

O “düz bulvarı” gaipten bir güç sizlere sunmayacaktır. Onu yaratacak olan devrimci azmin sebatkar üyeleri olacaktır, başkası değil. Bilimsel bağlılıkla kök tutan devrime büyük sadakati başa koyarak; yeteri kadar fedakarlık, yeteri kadar kararlılık, yeteri kadar mücadeleci olmak gerekmektedir. İçten hesaplı devrimcilik tek ayaküstünde durarak yere yıkılmak zorundadır. Geçici duyguların maceracı hobileriyle yürütülen devrimciliğin soluğu uzun koşuya yetmez. Devrimi “kurtaramayanları” devrim kurtaracaktır.

 
Share