|
Faşizmin karakteristik histerileriyle bütün farklılıkları tırpanlamaya çalışan, işçiler, yoksul köylüler ve tüm ezilen emekçiler üzerinde tam bir faşist zorbalık tesis eden TC devleti, ırkçılığı da zora düştüğü her an kullanmak için rezervleyerek yedeğinde bulundurmuştur
Sınıflı toplumlarda ezen ile ezilen arasındaki mücadele çok çeşitli araç ve yöntemlerle süregider. Siyasi, ekonomik, askeri, kültürel her alanda çatışma içerisinde olan sınıflar birbirilerini yenmek ve kendi sınıf iktidarını tesis etmek için amansız bir mücadele verirler. Hakim olanın kendi iktidarını koruyup, güçlendirme perspektifiyle hakimiyeti altında olanlara yönelik uyguladığı baskı ve sömürü mekanizması iktidar olmanın getirdiği avantajla meşru gösterilirken, ezilenin, sömürülenin kendi sınıf iktidarını tesis etmek için hakim güçlere karşı verdiği mücadele ise terör demagojisiyle itibarsızlaştırılmaya, marjinalleştirilerek taban bulmasının önüne geçilmeye çalışılır. Geçmişiyle beraber burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf mücadelesinde bu durum daha da belirgin olarak kendisini var etmektedir. Burjuvazinin zor ve baskıya dayanan, mülkiyetin sahipliğiyle tesis ettiği gerici-zorba iktidarına karşı proletaryanın emeğiyle, nasırlı elleriyle yarattığı gücüne dayanan haklı davası sürekli bir çatışkı içindedir. Bu çatışmada sınıf perspektifi yani ideoloji tayin edicidir. Proletaryanın bütün kazanımlarına rağmen iktidar hedefli sınıf mücadelesi dışındaki tüm çabaları dönüp dolaşıp burjuvazinin sınırları içerisinde yok olmaya mahkûmdur. İşte bu mahkûmiyeti giderecek yegâne çözüm yolu doğru bir ideolojik hat, iktidara giden yolun ve araçların en doğru tayini ve sabırlı, kararlı bir politik-pratik mücadeledir. Devrim iddiasıyla boy gösteren fakat öz itibariyle burjuvazinin değirmenine su taşıyan reformist-revizyonist ve bilumum anti-MLM hastalıklar kökünden kazınıp işçi sınıfı içerisinden atılmadıkça iktidar mücadelesi de bir o kadar zaafa uğrayacaktır. Burjuvazi geniş kitleleri yönetmek için en etkin araçlarından olan böl-parçala-yönet politikasına tarihin her sahnesinde dört elle sarılmıştır. Sınıfsal çelişkilerin gün yüzüne çıkmasını engellemek için dil, din, mezhep, cins, coğrafi farklılıklar gibi esasında insanlığın zenginliği olan farklılıklarını kullanarak kendi iktidarına yönelmesi gereken enerjiyi birbirlerine yönelterek hakları düşmanlaştırmakta ve bu sayede hem daha fazla palazlanmakta ve hem de kendi gerici iktidarını daha sağlam temeller üzerine oturtmaktadır. Dünya üzerinde Batı’nın Doğu’ya, Müslüman’ın Hristiyan’a, beyaz’ın siyah’a, erkeğin kadına… düşmanlaştırılmasıyla burjuvazi politik olarak elini daha fazla güçlendirmektedir. Bu yapay düşmanlaştırmalar sanki kendi marifeti değilmiş gibi bir de belirli bir aşamadan sonra oyuna dahil olarak ‘demokrasi’, ‘özgürlük’ safsatalarıyla kitlelere kendi iktidarını telkin edip, hayata geçirmeye çalışmaktadır. Geçmişten günümüze yüzlerce örnekle ispatlanmış olan bu durum sınıfların ve sınırların ortadan kaldırılıp insanın insanca yaşadığı bir dünya kurulana kadar devam edecektir. Böylesi bir dünyanın kuruluşu da ancak ve ancak komünist ideoloji temelinde verilecek olan uzun soluklu, zorlu bir mücadeledir. Kardeşlik söylemi ve gizlenen gerçekler Emperyalizmin karakteristik özelliklerinden olan dünya pazarına hakim olma hırsı, ayak basılmadık, sömürü çarkına alınmadık tek bir karış toprağın kalmadığı gerçekliğinin de sebebidir. Bu realiteden ülkemiz de muaf değildir. Kuruluş sürecinde emperyalizmin desteği ile bu sistem içerisinde kendisine yer edinen TC, aradan geçen 88 yıllık tarihinde efendilerine hizmette ve bu hizmetin tabi sonucu olan halka karşı baskı ve zorbalıkta oldukça iyi bir karneye sahiptir. Faşizmin karakteristik histerileriyle bütün farklılıkları tırpanlamaya çalışan, işçiler, yoksul köylüler ve tüm ezilen-emekçiler üzerinde tam bir faşist zorbalık tesis eden TC devleti, ırkçılığı da zora düştüğü her an kullanmak için rezervleyerek yedeğinde bulundurmuştur. Kardeşlik söylemi Türkiye-Kuzey Kürdistan halkının en çok duyduğu kelimelerden biridir. “Yurtta sulh cihanda sulh” söyleminin faşizmin kurucu unsuru Mustafa Kemal tarafından sarf edilmesi ve bu barışın esasında “toprak ağalarıyla, komprador güçlerle, emperyalist efendilerle barış, halka savaş” şeklinde okunması gerektiği de çok geçmeden anlaşılmış olacaktı. Zira İttihat ve Terakki zihniyetinin çocuğu olan TC, babasının Ermenilere reva gördüğünü Kürtlere, Alevilere, Rumlara uygulayarak nasıl da ‘barışsever’ bir devlet olduğunu kayıt altına aldırtıyordu. Ülkemiz halkı bu barış simsarlığını Ağrı’da, Amed’de, Dersim’de, 6-7 Eylül’de, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de, 19-22 Aralık’ta kanı ve canı pahasına öğrendi, sınama şansı buldu. Devlet tüm bu katliamlarını bazen ordusu, polisi, kontrgerilla güçleriyle bizzat yaparken bazen ise faşist ideolojisiyle bilinçlerini körelttiği Türk-Sünni halka yaptırdı. Maalesef faşizmin milliyetçi-ırkçı damarı bu ülke topraklarında güçlü bir kanal bulmuştur kendisine. Zamanında ‘anarşizm’ tehdidiyle korkutulan, sindirilen halk kitleleri özellikle son otuz yıldır ise ‘vatan bölünüyor’ korkusuyla şekillendiriliyor, aldatılıyor. Devletin Kürt ulusu üzerindeki imha ve inkar politikası reel olarak gelinen aşamada iflas etmiştir. Fakat oynanan yeni oyunlar Kürt ulusuna adeta şekere bulanmış kurşunlarla geri dönmektedir. İnkar edemediği gerçekliği çarpıtmaya, imha edemediği gücü teslim alıp tasfiyeye çalışarak işin içinden sıyrılmaya çalışılmaktadır. ‘Her bir bireyin, ister Kürt ister Alevi olsun, bu ülke topraklarında eşit olduğu, her türlü haktan yararlandığı’ yalanları tüm ‘açılımlara’ rağmen her doğan gün ve yaşanan her olayla beraber bir kez daha gün yüzüne çıkıyor. ‘Hepimiz eşitiz, kardeşiz’ söylemlerinin yerini sınırlara dokunulduğu an ‘terörist, vatan haini’ söylemleri almaktadır. Faşizm günlük yaşamımıza öylesine sirayet etmiş ki söylenen bir söz, hayata geçirilen bir olgu, konuşmadaki yüz ifadelerinden bile net olarak anlaşılmaktadır. Tüm bu anlattıklarımızı somutlamak için şimdi devletin kendini aklama adına birkaç tetikçisini ‘cezalandırmasına’ sebep olan o meşhur 90’lı yıllara gitmeye gerek yok. Ya da tüm iyi niyetlerine rağmen devlet içindeki statükocu güçler engellediği için demokrasiyi bir türlü tesis edemeyen AKP’nin ilk yıllarına laf etmeye de gerek yok. Zamanı iki hafta öncesine alarak ülkemizde yaşananlara baktığımız taktirde nasıl bir faşizmle karşı karşıya olduğumuzu da daha iyi anlamış olacağız. ‘Kürt sorunu’ çözüldü mü? ‘Ateşkes-ateşe devam’ paradoksuyla karşılıklı hamlelerine tanık olduğumuz Kürt ulusal meselesinde PKK devletin tüm saldırı, imha ve teslimiyet-tasfiye saldırılarına rağmen diri yanını koruyarak taktik üstünlüğü ele geçirmiştir. 12 Haziran parlamento seçimleri öncesi alınan ateşkes kararı ve ‘Kürt sorununun’ bu sefer çözüleceğine yönelik artan umutlara rağmen, AKP seçim sonrası ve devamında da anlaşılacağı üzere; (MİT-PKK görüşmeleri basına sızdırılmıştı) masada vermiş olduğu vaatleri yerine getirmemişti. 14 Temmuz’da Amed-Silvan’da yaşanan çatışmada Türk ordusunun onlarca kayıp vermesi sonrası, ‘kardeşlik’ ve ‘barış’ umutlarının yerini bir anda PKK’nin tümden yok edilmesi konsepti almıştı. Aslında devletin son aylarda yapmış olduğu hazırlıklar bir imha operasyonunun hazırlığına işaret etmekteydi. 14 Temmuz sonrası fiili olarak bozulan ateşkes ertesinde PKK’ye bağlı gerilla güçleri yaptıkları eylemlerle hem kırsal alanda hem de şehirlerde taktik üstünlüğün kendisinde olduğunu pratikte göstermiş oluyordu. Sonraki üç aylık zamanda HPG tarafından yapılan eylemlerde onlarca Türk askeri ve polisi öldü, onlarcası yaralandı. HPG tarafından yapılan en etkili eylem ise 19 Ekim tarihinde Çukurca’da gerçekleşti. Sınırda yapılan operasyonlarda üç üst düzey yöneticisinin arasında olduğu 7 üyesi şehit olan PKK, 19 Ekim tarihinde Çukurca’da aynı anda 8 ayrı devlet kurumuna eylem yaparak onlarca Türk askeri ve polisini öldürdü. Birkaç gün öncesine kadar devlet içindeki sözde ‘ılımlı’ şahsiyet olarak lanse edilen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sınır birliklerini teftiş ederek asker elbiseleriyle Kandil’i işaret etmesi ve ordunun burjuva-feodal medya üzerinden şov yapması ertesinde gerçekleştirilen bu eylem devleti şoke etti. Kendisi en güçlü olarak lanse ettiği bir anda böylesi bir darbe yiyen TC devleti, cumhurbaşkanından başbakanına, devlet bakanlarına kadar ‘intikam’ yeminleri ederek ‘PKK’nin kökünü kazıyacakları’ vaadinde bulundular bir kez daha. Çok az kayıpla böylesi başarılı bir eylem gerçekleştiren PKK’ye karşı etkisiz kalan TC, her zaman ki gibi sürekli “demokrasi tarlamız olan meclise” davet ettikleri BDP’yi hedef tahtasına oturtarak faşist saldırıların da ilk işaret fişeğini çakmış oluyordu. Başbakan’ın Kürt ulusuna yönelik sarf ettiği nefret söylemleri, burjuva-feodal medyada koro halinde seslendirilen ırkçı-faşist söylemler ve ardından her zaman ki gibi meydanlara doluşan, ellerinde türlü figürleriyle Türk bayrakları olan, intikam yeminleri eden, askere alınmak için başvurularda bulunan ‘vatansever’ memleket insanımız… Daha birkaç gün öncesine kadar ‘bu toprakların ve devletin ortağı olan, terör örgütüyle ayrıştırılıp kardeşçe kucaklanan’ Kürtler bir anda topyekûn düşman ilan edilerek linç gösterileriyle “kardeşçe” kucaklanıyordu. Bizzat devlet kontrolünde geliştirilen bu faşist saldırılarda, belirlenen sınırı itinayla korunduğu da belirtilmesi gereken başka bir gerçekliktir. Önceki saldırılardan farklı olarak bu kez hedefler daha özenli seçilerek özellikle belirli bölgelerde yoğunlaştırılıyordu. İstanbul 1 Mayıs Mahallesi, Elazığ Hozat Garajı gibi dünden bugüne devrimcilerin etkin olduğu ve Kürt-Alevi insanların yoğun olarak yaşadığı bölgelerin seçilmesi tesadüfi olmasa gerek. Birçok ilde BDP il binalarına yapılan saldırıların yanında özellikle bu iki bölgede günlerce süren saldırılarda verilmek istenen mesaj ise gayet açıktır; ‘taraf olmayan bertaraf olur’. Buradaki taraf olma hali ise Erdoğan tarafından tarif ediliyordu; “Bu ülkede siyaset yapacaksınız bu ülkeden oy isteyeceksiniz sonra bu milletin kan ağladığı bir günde bu ağır insanlık suçunun adını koyamayacaksınız. Bunun izahı yoktur. Milletimiz bu alçaklığı lanetleyemeyen zihniyeti asla unutmayacaktır.” Evet, halkın kimleri nasıl anıp kimleri unutup unutmayacağı dün olduğu gibi bugün de bellidir. Koyun postuna bürünmüş kurt misali yine ilk kuzuyu gördüğünde dişlerini bileyip saldıran kurdun gerçekliğiyle, ‘açımlımlar’ adı altında halkımıza ‘demokrasi’ vaadinde bulunan hakim sınıflar da böylesi olaylarda yüzlerindeki maskeyi yırtıp atarak gerçek-faşist yüzlerini daha net bir şekilde göstermektedirler.
Faşizmin sokak ve medyadaki yüzü
Çukurca eylemiyle sokağa inen faşist güruhların Van depremi dolayısıyla ara vermek zorunda kaldıkları saldırıları burjuva-feodal medya üzerinden spikerleri, program sunucuları almış durumda. Van depremi sonrası ‘oh olsun’ aymazlığıyla deprem bölgesine bilinçli olarak malzeme ulaştırmayan, yardımları engellemeye çalışan, oralarda hiçbir eksiğin olmadığını, PKK’nin bu durumu propaganda malzemesine çevirdiğini zırvalayan devlet yetkililerine yine en iyi cevap daha bir hafta önce medya toplantısı adı altında dizayn edilmeye çalışılan gazetecilerden geldi. Başbakan’ın ve şurekasının aksine kendine saygısı olanlar durumun çıplaklığını yansıtmaya çalıştılar. Kendini devletin hizmetinde görerek kin ve nefretin temsilciliğini yapan ırkçı-faşist zihniyetle faşist güruhların bir hafta önce estirmeye çalıştığı milliyetçi-faşist dalgaya rağmen, Van depremi sonrası ülke genelinden kardeşlik eli bölgeye uzanmış ve devlete rağmen Van halkıyla dayanışma pratiği geliştirilmiştir. Ancak bu yardımlar dahi devletin engeline takılıyor. Ölenler Kürt olunca hem devletin hem de milliyetçi cenahın “yardım eli” geç ulaştığı gibi, onların dışında gelişen yardımlar da yine bu cenah tarafından engelleniyor. Ayrıca yardım kolileri olarak gönderilen kolilerin içinden Türk bayrağı ve taş çıkması, şovenizmin ulaştığı noktayı gösteriyor. Türk şovenziminin kardeşlik çağrısı bu ve benzeri şekilde yaşam buluyor. “Ah bir de Kürt olmasanız”, Türk devletinin ve onun yetiştirdiği toplamın bakış açısının özeti. ‘Kardeşlik’ söylemlerinin yerini ilk andan itibaren ırkçı-faşist söylemlerle tanımlayan devletin Kürt ulusuna yönelik komplike uyguladığı milli zulüm, medya aracılığıyla devam ettirildi. Çukurca eylemi ve Van depremi sonrası burjuva-feodal medyada yer alan şu açıklamalar ise ‘özgür ve bağımsız basın’ safsatasıyla esasında sistemin kendisini nasıl yeniden ürettiğinin en canlı örnekleridir; Habertürk televizyonu spikeri Duygu Canbaş, “Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldük” ATV kanalında program sunucusu olan Müge Anlı, “Herkes haddini bilecek. Yeri geldi mi taş atacaksınız, Mehmetçik'i kuş avlar gibi avlayacaksın sonra zor günlerde canım cigerim deyip, yardım isteyeceksin. O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. O taş atanların eli kırılsın. Askerlerimiz, polislere zeval vermesin” Ve internet ortamında “ilahi adalet”, “PKK’ye gereken cevabı Allah verdi” vb. yorumlar karşısında sözü proletaryanın komünist önderi, büyük usta Karl Marks’a bırakıyoruz; “Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen yeterli.”
|