Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Pratik Yönelimde Devrimci Yöntem Esastır

Doğru yöntemle ele alınmayan hiçbir politikanın günlük yaşamda bir karşılığı olmaz, olamaz da. Subjektif yargılarla, olay ve olgular kavranmadan, toplumsal çelişkileri kavramadan belirlenen bir politik yönelim tamamen kurgusal olup gerçek yaşamla bütünleşmeyecektir

Şeyler hiçbir zaman göründükleri ya da yansıtıldığı gibi değildirler. Görülmeyen ve perdenin arkasında kalan veya özellikle geride tutulan başka yan ve özellikleri vardır. Şeylerin derin içyapısı ve çelişkileri her durumda görülmezler. Olaylar, olgular ve tüm süreçler istisnasız olarak bu özgün yanlarıyla birlikte vardırlar. Fikirlerin veya planların ekseriyetten eksik kalması bu diyalektiğin sonucudur. Yeri gelmişken, sonuçlarla alakalı olup, sonuçları yaratan sebeplerle alakalı olmamanın temel bir kusur olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Bu doğada ve toplumda her şey için geçerliyken uygulanan politikalar için kısacası yaşamın her saniyesinde geçerli olan temel bir belirlemedir ve bizim öznel istemlerimizle açıklanamaz. Nesneldir, bilimseldir. Süreçler, olaylar ve olgular bu temele, esasa göre ele alınmak ve değerlendirilmek durumundadır. Eğer gelişmeler bütünlüklü olarak görülmez ve arka planında yatan nedenler ve çelişik yanları açığa çıkarılmadan sonuca varılırsa ortaya çıkacak politka ya da belirlemeler hatayı koşullayacaktır.
İnceleme konusu olan şeye mümkün olan yeterlilikte vakıf olunmadan; onun özelliklerini ve içsel durumunu anlamadan, kavramadan yapılacak yorumlar ve yürütülecek fikir, yetersiz ve bütünü yansıtmaktan uzak olacaktır. O halde bir konu, olay ya da olguya yönelik yapılacak her türlü yorum ve yürütülecek fikirler, yapılacak değerlendirmeler onu tüm yönleriyle etraflı bir biçimde incelemeyi ve çelişkilerine hakim olmayı gerektirir. MLM yöntem ve tutum bunu emretmektedir. Diyalektik yöntem her şeyden önce bunu salık vermektedir. Bizler anti bilimsel, idealistler değiliz. Bilimimizin emrettiği doğrultuda yapacağımız tüm değerlendirme ve yaklaşımlar ve bunun yön verdiği tasarım ve planlar doğruya hizmet etmelidir. Bu yöntemin rehberlik etmediği her yaklaşım hatalı olmakla birlikte, yanlış sonuçlara çıkacaktır. Doğru düşünmek, düşünce yöntemindeki izleyeceğimiz doğru bir kavrayışla mümkündür ve anlamlıdır.
Analiz-sentez, doğru olan budur. Olaylar ve olgular incelenirken onun ne’liği incelenmeden, ortaya çıkaran nedenleri anlamadan kısaca neden-sonuç ilişkisinden bakmayan bir yöntem yanlışların içerisinde yüzmekten kurtulamaz. Biçim her ne kadar özün bir yansıması olsa da her zaman özün özelliklerini yansıtmaz. Doğal olarak yaşanılacak yanılsama daha başından bellidir. Salt biçimle yetinmeden iç yapı ve gerçeğin tümünü açığa çıkarıp tamamını kavramayı merak ediniriz. Bütünün tüm parçalarını ele alarak bir araya getirir, kolaycılığa kaçan kaba metoda karşın daha azametli ama ilmi olan yolu benimseriz. Kulaktan dolma bilgi, duyum ve somut olmayan varsayımlarla veya ihtimal ve olasılıklardan hareketle asla somut itham ve iddialarda bulunmayız. MLM’nin temel kurgusu, nesnel gerçeği tanıyarak bilimsel kanıtla somut sonuca gitmek üzerine kuruludur.
Zamanla gerçekleşecek her türlü pratik adım somut olgulardan yola çıkarak kendi yönünü çizer, çiziyor. Sorun, pratik meselede olsun teorik düzlemde olsun yolun tayin ediciliğini ihtimaller üzerinden kendiliğinden bir seyre bırakma meselesidir. Devrimci ve komünistlerin izleyeceği bir yol ve yöntem olmadığı gibi sonucu olumlu yansıyan ama aslında olumsuzluğu bağrında taşıyan bir yöntemdir. Çelişiktir, anti bilimseldir ve toplumsal çelişkileri ve ilişkileri kavramaktan uzaktır. Onun içindir ki yenilgilere davetiye çıkarır. Bu tarz sınıf mücadelesinin gelişimine değil göreli ilerlemeler içerisinde gerilemesine hizmet eder.
Doğru yöntemle ele alınmayan hiçbir politikanın günlük yaşamda bir karşılığı olmaz, olamaz da. Subjektif yargılarla, olay ve olguları kavramadan, toplumsal çelişkileri kavramadan belirlenen bir politik yönelim tamamen kurgusal olup gerçek yaşamla bütünleşmeyecektir. Yukarıda sıraladığımız doğru ve yanlış, öz ve biçim ve toplumsal süreçleri ele alış biçimi her politikanın özgün yönlerini ortaya çıkarır. Bu yaklışımın dışında kalan tespitler ve belirlenen yönelimler subjektivizmin bataklığına yuvarlanacaktır.
Özel mülkiyetin hüküm sürdüğü bugünkü toplum, sınıfsal çelişkiler ve ilişkilerin sarmalında dengesiz bir gelişim ve seyir içerisindedir. Hem devrimci dinamikler hem de karşı devrimci dinamikler bu toplumsal formasyonun içerisinde sürekli bir devinim içerisindedir. Bu devinim karşılıklı birbirini alt etme çatışkısını her daim sürdürür. Bu süreğen durum içerisinde birbirini karşılıklı gözeten taktik hamleler yaparak iktidar mücadelesi verirler. Bu çatışkı içerisinde sürekli olan bir ilişki söz konusudur. Birbirini alt etme üzerine kurulu olan bu ilişkileniş içerisindeki çelişkileri doğru ele almak ve yapılacak doğru bir belirleme sürecin kazanımına hizmet eder, aksi olana değil.
Doğru yöntemle ele alınan poltika ancak ve ancak doğru araçlarla sürdürülebileceği gerçeği de işin başka bir yönüdür. Eğer ki doğru hamleler, doğru bir araçla yaşamın öznesi haline gelmezse başarıya gidecek yol infilak edecektir. Somut olgularda ortaya çıkan soyut doğrular kendisini toplumsal pratik içerisinde ispatlayacaktır. Bu ispat ise elindeki araçları doğru şekilde yaratmak ve sürecin ihtiyaçları içerisinde kurumsallaştırmakla sınama şansı bulacaktır. Ve bu soyut doğrular işte bu süreçle birlikte somut birer olguya dönüşecek, kendini yenileme ve gelişme şansı bulacaktır.

Hiçbir doğru yoktur ki salt insan zihni içerisinde toplumu değiştirsin. Doğruların kendisini somutlaştıracağı ve toplumsal değişimi yaratacağı yer bizzat toplumsal pratiğin kendisidir. O toplumsal pratiktir sınıflar arasındaki çelişkilerin kıyasıya savaş içerisinde olduğu arena. Meselenin özü de o arena içerisinde olup olmama meselesidir. Kendini pratikten soyutlayan bir değişim ve gelişim mümkün olmamıştır, olmayacaktır.

Sürecin öne çıkan yönelimleri

Bu kavrayışla sınıf mücadelesinin somut görevlerine ve gelişen saldırılara dikkat çekmek önemli bir yerde duruyor. Dünya halklarının gelişen hoşnutsuzluğu, emperyalist kapitalist sistemin saldırılarının pervasızlaşmasını da beraberinde getiriyor. Ortaya çıkan kitle hareketlerinden tutalım da hakim sınıflar tarafından gelen saldırılara kadar her bir yönelimi doğru bir analizle ele almak ve yorumlamak, buradan hareketle de görevlerimize dört elle sarılmak zaruridir.
Dünya, emperyalizmin dönemsel ihtiyaçları çerçevesinde siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri olarak yeni sürece uyumlu hale getirilmeye çalışılıyor. Bu değişim esasında kapitalizmin kendisini tekrar eden krizlerine çare için günü kurtarma reçeteleridir. Küresel ölçekte kendi sınırlarını aşan sermayenin somut ihtiyaçları çerçevesinde yapılan bu sürece direnebilecek ne kadar dinamik varsa sistemin çarkları arasında kıyasıya ezilerek kendi çizdiği sınıra, çerçeveye mahkum edilmek isteniyor.
Dünyayı sarmalına alan emperyalist kapitalist sistem devrimci gelişmeleri ve dinamizmi yok etmek için kıyasıya saldırıyor. Bu saldırı furyası içerisinde kendisine tehdit olarak gördüğü ne varsa yok ediyor ya da kendisine benzeterek tehdit olacak yönünü tasfiye ediyor. Yerkürenin lanetlileri olarak bizlerin yaşamlarında küçük bir değişimi dahi kendi potalarında sınıfsal ihtiyaçlarına göre biçimlendirerek, yok ediyor.
Ucuz işgücü ve yeni pazarlar
Ekonomik krizin bu denli derinleştiği ve dünya finansal sisteminin çöküntü içerisinde olduğu göze çarparken, bu sürecin meyvesini ABD tekellerinin toplayacağı da aşikâr. Birkaç ay önce yapılan G-8 zirvesi, önümüzdeki günlerde yapılacak olan G-20 zirvesi bu sürecin ekonomik şekillenişini belirleyecek. Ve ortaya çıkan pürüzler bu toplantıda masaya yatırılarak paylar dağıtılacak.
Ülkemiz, bağımlı uşak ilişkisinden dolayı dünyadaki bu yapılandırmanın doğrudan parçası haline geliyor. Emperyalist sermayenin temel ihtiyaçlarının doğrudan hedefi olmak yolunda ilerleyen uşak-hakim sınıflar yeni düzenlemelerle bu süreci ivedi bir şekilde hazırlıyor.
Sanayiye dayalı büyük üretimin çok sınırlı olduğu esasta da montaj sanayiye dayanan ve büyük bir oranda da tarım üretimi olan bir siyasal coğrafyada yaşanan dönüşümler de buna uygun olmaktadır ve süreç içinde var olan tüm değişimler bir bütünlük içinde algılanmalıdır. İthal-ikameci politikalardan ihracata dönük büyüme politikalarına geçişi de ifade eden bu süreçte esasta emeğin ucuz olmasından kaynaklı nitelik gerektirmeyen işlerde ülkemize doğru yoğun bir akış yaşandı.
Sermayenin küresel ölçekte rekabet koşullarını arttırmak için serbest piyasa sistemi yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Emek pazarının esas olarak da ülkemiz gibi yarı-feodal yarı-sömürge ülkelerin iç yapısı (devlet bürokrasisi ve kurumsal işleyişler dahil) ucuz işgücü imkanlarının olduğu siyasal coğrafyalar sürece uygun yeniden düzenlendi ve bu düzenleme halen devam etmektedir. Bunun ilk adımı 24 Ocak kararlarıyla atıldı. Sonrasında 1994’teki 5 Nisan kararları, Derviş yasalarıyla devam eden süreç son olarak AKP hükümetleri ve en önemlisi de son seçimler sonrasında oluşan 61. Hükümetin programında yer alan düzenlemeler bu yapılandırma hamlelerinin eşik noktaları olarak ifade edilebilir.
Son AKP hükümeti net olarak  “işgücü piyasasının esnekleştirilmesi” ve “işgücü piyasasının katılıklarının” giderilmesi noktalarında kendisine biçilen misyonu yerine getirmenin hesabını yapmaktadır. Kıdem tazminatı da  bu açıdan önemli bir yerde durmaktadır. Sermaye kendisi açısından özellikle işçi alımı ve işten çıkarma serbestliği noktasında önemli bir yükten kurtulmuş olacaktır. Bu da sermayenin emek gücü üzerindeki kontrolünü arttıracaktır.

Saldırılara karşı örgütlü mücadeleye

Bugün bu neo-liberal saldırıların sonuçlarını, hayatımızda, birçok yönüyle hissediyoruz. Özelleştirmelerle devlet teşebbüsü olan birçok işletme sermayeye altın tepsilerde sunuldu. En önemlisi de bu işletmelerdeki işçi ve emekçiler mağdur edildi.
Sosyal güvenlik politikalarındaki değişiklikler ve özellikle eğitim gibi diğer devlet tarafından zorunlu olarak sunulan hizmetler, yapılan ve halen gündemde olan yeni düzenlemelerle artık devletin sunduğu değil de çalışanların özel olarak parayla aldıkları hizmetlere dönüştü. Ki ülkemiz egemenlerinin taahhüt ettikleri gibi GATS (General Agreement on Trade in Services-Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) anlaşması çerçevesinde devletin ücretsiz olarak sunduğu tüm hizmet alanlarını sermayenin yeni birikim sofralarına sunmak için elinden geleni yapmaktadırlar. Burada (1-Mesleki Hizmetler, 2-Haberleşme Hizmetleri, 3-Müteahhitlik ve İlgili Mühendislik, Mimarlık Hizmetleri, 4-Eğitim Hizmetleri, 5-Çevre Hizmetleri, 6-Mali Hizmetler, 7-Sağlık İle İlgili ve Sosyal Hizmetler, 8-Turizm ve Seyahat İle İlgili Hizmetler, 9-Ulaştırma Hizmetleri) ana başlıklarını sunduğumuz birçok düzenleme zaten özellikle sağlık ve eğitimin artık ülkemizde ücretsiz olduğu yalanını ortaya çıkarmaktadır. Ve henüz finali de görmüş değiliz.
Kamu emekçileri boyutuyla çıkarılan yeni yasalar ve personel rejimiyle ilgili halen üzerinde çalışılan ve önümüzdeki süreçte hayata geçirilecek olan düzenlemelerle bu alanlarda çalışan emekçiler açısından da zorlu bir sürecin kapıda olduğu gerçeğidir. Ülkemiz emekçilerinin sadece emek güçlerini satarken değil de aynı zamanda tüketim sürecinin sonucunda da ciddi bir şekilde yoksullaşıyor olmalarıdır.
Devlet, kayıt dışılığı işaret ederek kıdem tazminatı ve diğer kazanılmış haklara saldırıyor. Kayıt dışı demek işçi sınıfı için sömürünün katmerleşmesi demektir. Sermaye açısından da daha fazla kar demektir. Eğer kayıt dışılık ortadan kaldırılmak isteniyorsa işçilerin kazanılmış haklarına değil bu sorunu ortaya çıkaran nedenlere saldırmak gerekir. Ancak yapılan bu değil. Ki zaten hedefde sermayenin kayıt dışına kaçmasına neden olan ve özellikle istihdamla ilgili yüklerin ortadan kaldırılmasıdır. Yani kayıt dışılığı toplumsal bir olgu haline getirme çabasıdır.
Elbette ki sürecin buraya kadar gelmesinin birçok nedeni var. 12 Eylül’le başlayan saldırı dalgaları dönemsel olarak püskürtülse de 2000 hapishaneler saldırısıyla birlikte önemli bir noktaya kadar devrimci hareketleri geriletti. Esas olarak da gerileyen emek cephesiydi. Sendikaların, meslek kuruluşlarının ve diğer demokratik kitle örgütlerinin durumu da devrimci harekete bağlı olarak şekillenerek geldi. Bugün belirleyici olan ise devlet güdümlü sendikacılık ve devlet uzantısı anlamına gelen sivil toplumculuktur. Dışında kalan kesim ise daha çok reformizmin etkisindedir.
Birleşik, etkili, devrimci-militan bir mücadele anlayışıyla hareket edilmediği sürece sonuç almak zorlaşacaktır. En önemlisi de üretim alanlarını, üretim sürecini etkileyen mücadele anlayışı belirlenmelidir.
Sendikaları veya meslek kuruluşlarını sadece eleştirmekle süreç tersine çevrilemez. Özellikle devrimci öznelerin işyerlerinde yapacakları çalışma ve bunun çeşitli araçlarla birleştirilmesi önemlidir.  Kıdem tazminatıyla birlikte tüm hak gasplarına karşı en etkili mücadele bu noktalardan yükselecektir. Tarihsel tecrübeler bunu göstermektedir.

 
Share