Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Emperyalist Hegemonya ve Arap Baharı Gezisi

Arap halklarının, yıllardır başına çöreklenmiş diktatörlüklerine karşı biriken öfkelerini, emperyalistlerin çıkarlarına yedeklemek için son halife Erdoğan en öne fırladı. Halkların bundan sonra uğrayacakları katliamlarda “eşbaşkan” olma rolünü efendilerine en iyi düzeyde iknaya dönüştürmek için de Obama ile görüşerek “Arap baharı” turunu bitirdi ve emperyalizmin bölgedeki ileri karakol bekçiliği için kolları sıvadı

Emperyalist-kapitalist sistemin iktisadi ve siyasi olarak bunalımlar ve krizler yaşadığı günümüz dünyasında, başını ABD’nin çektiği emperyalist güçler, işbirlikçi hâkimiyet kurumlarını da harekete geçirerek, dünya halkları ve ezilen mazlum uluslar üzerine yeni zulüm siyasetlerini şekillendirmenin hummalı çalışması içindedirler. Bu çalışmanın içinde yer alan emperyalist ülkeler ve sömürge, yarı-sömürge ülkelerdeki işbirlikçi-uşak iktidarları, çapları oranında bu hesapta pay sahibi olma çabasındadır. Süren ve yaşanacak çatışma ve savaş bölgelerinde görev almak, çıkacak duruma göre çıkarları ekseninde ganimete ortak olmak, girilen tüm ikili veya genel görüşmelerde meselelenin esasını teşkil etmektedir. Süreç her yönüyle yeniden şekilendirilmektedir. Emperyalizm, dünyanın enerji kaynaklarını denetimi altına alarak, emperyalist tekel sermayesinin kuralsızca dolaşımını sağlamayı hedeflemektedir.
Süreç her yönüyle dünya ezilen halklarına zulüm ve terör uygulayan bir süreç olarak örgütleniyor. Ekonomik ilhaklarla, askeri işgallerle, iç çatışma ortamını kışkırtmakla dünya gericiliği, zulüm karşıtlığı adı altında terör estirmekte; gerici iktidarları altında ezilen kitlelerin demokrasi, insan hakları taleplerini kan gölüne çevirdiği coğrafyalarda kendi iktidarlarını şekilendirmenin aracı haline getiriyorlar. Ekonomik ilhak, askeri işgal ve siyasal hegemonya, kültürel ve ideolojik hegemonyayla birleşmekte, en ilerici savaş mevzisindeki devrimci güçlerden, en basit ekonomik demokratik hak talepli örgütlenmelere karsı tam bir kuşatma seferlerine dönüştürülüyor.
Siyasette uşaklık ilişkisi
Sürecin en aktif jandarma rolünü efendilerinden kapmanın peşinde olan Türk hâkim sınıfları da, başbakanları Erdoğan ve yanındaki hükümet kabinesiyle Kuzey Arap yarımadasında başlattıkları ziyaretler zincirini, efendisinin huzuruna çıkarak onaylattı. Efendisine hizmette emre amade olduğunu dünya kamuoyuna ilan etmiş oldu.
Tunus, Mısır, Libya’da çıkan halk isyanlarıyla birlikte, bu bölgeyi kendi lehine çevirmenin planlarıyla meşgul oldular. Yeni uşaklık ilişkileriyle de süreci devam ettiriyorlar. Emperyalist gericiliğin bu planlamada ortak zeminde olması meselenin bir yanıyken, diğer yanı da bu planın parçaları olan ABD ve AB emperyalistleri arasındaki çıkarlçatışmalarınıın olduğudur. Ama elbette bu çelişkiyi de kıssadan hisse bir orta yola getireceklerdir. Ama esas olarak Türk hakim sınıfları, ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarının bayraktarlığını yapacağını, son hareket tarzıyla bir kez daha teyit etti. Türk devletinin Başbakanı Erdoğan, bu eksende efendilerinden aldığı icazetle, Kuzey Arap yarımadasında “gürleyerek”, bölgeyi yeniden sekilendirmede “model ülke” olma pozuna girdi. Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan ABD’deki temaslara kadar dillendirilen tüm “çözümler” ve “laik anayasa, laik devlet” vurgusu üzeriden şekillenen model, başını ABD’nin çektiği emperyalistlerin bölgeye ilişkin hâkimiyet politikalarıdır. Tabi arap dünyasını ikna etme görevini alan Erdoğan da bu hizmetinin karşılığını mutlak suretle alacaktır. Müslüman’lardan ateistlere kadar tüm inanç gruplarının haklarının savunucusu olduğunu, bölgedeki Hıristiyan topluluklarında yasam garantörü olduğunu ifade etmesi ve son çatışmalarda üyelerinin katledildiği Kipti Cemaati lideri Papa Senada ile özellikle görüşmesi, başından beri güttüğü takke siyasetinin pratik sonuçlarıdır.
ABD ve Avrupalı emperyalistlerin basın ve yayın organları, Erdoğan’ın bölgedeki gezisini,“yeni halife”, “zafer turu”, “Arap baharının kalbinde lider rolü oynayan TC Başbakanı, laik devlet çağrısı yaptı” gibi ajitatif manşetlerle vererek, bölge üzerinde daha etkin kılmaya çalıştılar. Arap halklarının yaşamlarında ve bilinçlerinde özel bir yerleri olan eski Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abil Nasir’in Mısır halkına yönelik konuşmasında, sadece Arap dünyasında değil, dünya mazlum halklarının bilincinde ayrı bir yeri olan Ömer Muhtar’ın Libya konuşmasında ayrıca anılması, Türk hâkim sınıfları başbakanının, “usta”ca bir hamle yaptığı kuşkusuz. 80 yıl önce, büyük komutan, büyük özgürlük lideri Libya halkının kahramanı Ömer Muhtar’ın düşmanının önünde diz çökmeyerek ve özgürlük sloganları atarak ölüm şerbeti içtiği yerde, onun adını zikrederek Libya halkına emperyalist kölelik zincirlerini “kurtuluş” umudu olarak sunması, gericiliğin sınıf karakterindeki riyalıktır.
“Mavi Marmara”, “Gazze sorunu” merkeze alınarak, bölgedeki saldırgan tutumuyla hedefine koyduğu İsrail’e karşı aldığı tavır ve “one minute” çıkışının benzeri çıkışlar da ardından gelen başka dümen suyuydu. Türk devleti çıkarları ekseninde bugün İsrail ile belirli sürtüşmeler yaşasa da, belirleyici olan ABD komutanlığında İsrail ile var olan stratejik ortaklıktır. Bu stratejik ortaklığı bozmaya yönelik bir düşüncesi olmamasına karşın, Müslüman Arap halkının sempatisini kazanmak için sergilediği anti-İsrailci tutum, aynı anda yapılan açıklamaların farklılığı kadardır. Bir yandan “özür dilenmedikçe, tazminat ödenmedikçe ve Gazze’ye olan ambargo kalkmadıkça İsrail ile ilişkiler düzelmeyecek” diyeceksin, ama aynı açıklamanın devamında,“6 tane insansız hava aracının“ zamanında onarılıp geri iade edilmemesine ilişkin süt dökmüş kedi misali yakınmalarda bulunacaksın.
Kuşkusuz İsrail karşıtlığı söylemlerle hedeflenen sadece Müslüman halkının sempatisini kazanmak değildir. Aynı zamanda İsrail’le bölgedeki jandarmalık görevinin rekabeti mevcuttur. Hem bu rolü oynama ve hem de ABD emperyalizmiyle masa başı pazarlıklarda kendisini daha güçlü zeminde ortaya koyması için, mevcut siyasetini kullanmıştır.
Arap dünyasına “Filistin bayrağını en kısa zamanda göndere çekelim çağrısı”, daha sonra Filistin Başkanı Mahmut Abbas’ın BM’ye başvurusu, bölgedeki hâkimiyete dönük bir siyaset olduğunun ilanıdır. Bölgede “adalet” ve “barışın” simgesi olacak bir bağımsız Filistin, emperyalist laboratuvarlarda çerçevesi ve niteliği belirlenmiş bir Filistin değildir. Bu tamamıyla bölgede kanayan yaralara dönüşmüş sorunlarda, ezilen mazlum halkları ve ulusları beklentiye sokarak, peyderpey bölgede sermayenin, tiranlığın çıkarlarını örgütleme amacıdır. Yoksa Bağımsız Filistin emperyalistlerin lütfuyle kurulacak bir devlet değildir.
Suni gerilimlerle prim yapılıyor
Bütün bu eksende dış ve iç politikasına yön vermeye çalışan Türk devleti, İsrail, Kıbrıs Rum kesimi nezdinde Yunanistan ve Suriye ile ilişkileri germiş, ilk elden daha Amerika’da bulunan Erdoğan, Kıbrıs Türk kesimiyle “anlaşma” yaparak, Rum kesiminin enerji sondaj çalışmasına cevap olmuştur. Akdeniz’de savaş gemilerinin ve savaş uçaklarının sefere çıkarılması, ardından K.Piri Reis gemisine tarihsel bir görev biçilerek denize açılması bu gerginlik sürecinin devamıdır. Eş zamanlı Suriye askeri taşımacılığına karşı hava sahasının kapatılması aynı sürecin pratik örgütlenişidir.
Türk Hâkim sınıfları Başbakanı Erdoğan, bu süreçte bu gibi meseleleri, emperyalist planın bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı etmek için kullanacaktır. Tüm gerici egemenliklerin ortak noktası, sömürü ve baskı aygıtlarıyla yürüttükleri iktidarlarında ırkçılık ve şovenizm her zaman kullandıkları temel kaynak olmuştur. İç düşman korkusu, dış düşman, dış tehlike,“şehitler“ olgusu, ırkçılığı ve şovenizmi hortlandıran temel argümanlardır. Bu anlamıyla, İsrail karşıtlığı, Arap dünyasındaki diktatörlükler’karşıtlığı, Filistin ve Gazze sorununa sahip çıkma, hatta Somali’deki açlığa “çare” olma iddiasıyla Arap dünyasında prim yapmaya çalışacak, bunlarla birlikte, Kıbrıs Rum kesimi nazarında Yunanistan’la, Suriye ve Kürt ulusal mücadelesine karşı tutumuyla da, iç kamuoyunu arkasına almaya çalışacaktır. Son tarihsel kesitte sürdürdüğü ve daha ileride devam edeceği politikasının maddi temeli bu öğeler üzerinden şekillenecektir.
Böylece son halife Erdoğan Müslüman Arap halklarının yıllardır başına çöreklenmiş diktatörlüklerine karşı biriken öfkelerini, emperyalistlerin çıkarları ekseninde işler hale gelmesi için en ileri mevzide görev almak için en öne fırladı. Halkların bundan sonra uğrayacakları katliamlarda “eşbaşkan” olma rolünü efendilerine en iyi düzeyde iknaya dönüştürmek için de Obama ile görüşerek “Arap baharı” turunun son şeklini verdiler ve yola koyuldu. Savaş naraları eşliğinde, bu savaşın baş rolünde yer almak isteyen, kahraman olma “sevdasıyla”, ABD’nin ve diğer emperyalist ülkelerin bölgedeki ileri karakolluğuna soyunan, Kürecik’te kurulması tasarlanan NATO Füze Kalkanı-Erken Uyarı Radar Sistemi projesine evet diyerek, masa başında efendilerinden alacağı emirleri beklemeye koyuldu.
Ortaklığın baş aktörleri barbarlığın temsilcisi ABD ve uşağı Türk devletidir. Ortaklığın konusu, bölge ve dünya ezilen halkları üzerinde var olan sömürü sisteminin hangi zulüm araçlarıyla nasıl yürütüleceği, Kuzey Arap yarımadasında şekillenecek süreci emperyalist çıkarlara göre tesis etmekte verilen rollere amade olmak… Özel olarak Iran‘ a karşı birlikte tutum almak, Suriye’ye saldırmak, İsrail’i korumak… Ülkeyi ABD öncülüğünde sürdürülen bölgesel savaşlarda gerici iktidarların üssüne çevirmek, bölgede ABD’nin stratejik kölesi olmak.
Gezi boyunca ABD’nin bir numaralı adamı olarak hareket eden ve emperyalistlerin savaş stratejisine en kısa zamanda en ileri uyumu sağladığı edasıyla üslup ve politik argümanlar kullanan Erdoğan ve temsil ettiği hakim sınıfların mevcut gericiliklerine, bu sorular çoğaltılabilinir. Ama bu zulüm tüccarlarının bu sorulara verebilecekleri tek bir onurlu cevapları yoktur. Yalan söylemeyi kendilerine onur olarak saymazlarsa. Geçmişten gelen uşaklık ve bekçilik, bugün “güçlü, model ortaklık”la devam ediyor. Anlamı açıktır. Emperyalizmin stratejik savaş planlarının köleliğidir. Büyük efendilerinin yakıp yıktığı yerlere bir fedai cakasıyla koşmak, olur da payıma ne düşer keşmekeşliği içinde akbabalığa soyunmak.
Bu ortaklığın Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası açısından da özel bir önemi vardır. Yıllardır inkâr ve imha üzerine şekillenen Kürt ulusu ve onun ulusal önderliği PKK”yı tasfiye etmede ABD ve emperyalistlerin savaş kapasitesini daha kapsamlı kullanmak. Öncelikli olan bu amacın paralelinde coğrafyamızda özellikle gerilla savaşı veren devrimci hareketler olmak üzere, tüm demokrasi ve sosyal kurtuluş mücadelesi veren örgütlenmelere saldırmak, siyasal iktidarlarıyla coğrafyaya hâkim olmak. Bir yandan “anayasa değişikliği”, “siyasal çözüm”, “barış” vb gibi söylemleri dilinden düşürmeyen hâkim sınıflar, diğer yandan da askeri operasyonlarından hız kesmeden devam etmektedirler. BDP, DHF ve daha birçok demokratik örgütlenmelere saldırıp sayısı binleri bulan gözaltı ve tutulamalar yaparken esasta imha ve katliam üzerinden siyaset belirlemektedirler. Onlar bu ikiyüzlü siyasetleriyle kendilerini kandıra dursunlar, Kürt coğrafyasında gerillanın eylemlerdeki başarısı, stratejik üstünlüğün yanında taktiksel üstünlüğü de eline geçirmiş durumdadır.

Görev savaş siperlerini doldurmaktır

Türk hâkim sınıfları başbakanının emperyalistlerle pazarlık masasına koyduğu esas konu budur. “Evet biz bölgede jandarmanız olacağız. Ama bizim bu rolümüzü oynamamız için Kürt sorununda, iç toplumsal muhalefet sorununda askeri, siyasi, lojistik, istihbarı konularda bize tam destek vereceksiniz“. Bu sürecin pratik adımları belirlenmiştir. NATO kılıfı altında halk nezdinde kabul edilebinir düzeyde ifade edilen ABD radarları, İsrail kalkanları… Gerillaya karşı insansız ve füze atabilen PREDATÖR uçaklar… ABD ile gerillaya ve toplumsal devrimci muhalefete karşı işbirliği hücresi… Askeri donanımda açık ve kapsamlı destek, siyasi ve ideolojik hegemonyada var olan sivil ve askeri kurumlarla kapsamlı çalışmalar. ABD verdiği bu sözlerin ne kadarını Türk hâkim sınıflarına verir, bunu önümüzdeki süreç belirleyecektir.
Süreç açıktır ve süreç kanlı olacaktır. Emperyalist efendilerinden aldıkları “yeni” güçlerle, başta Kürt ulusunun haklı mücadelesi imha edilmek istenmektedir. Sınır boylarına yerleştirilecek özel eğitimli sınır birlikleri, operasyonlar için sağlanan askeri teknik donanım, Kürt illerinde yenilenmeye gidilen karakollar, havadan ve karadan sınır ötesi operasyonlar, Kürt ulusunun meşru haklı davasına karşı topyekûn gerici savaş konseptinin harekete geçmesi verileridir. Demokratik ve ekonomik hak gaspları da bu kanlı sürecin önemli bir ayağını teşkil etmektedir.
Böylesine bir süreçte devrimcilerin ve komünistlerin görevleri en ileri mevzilerde, en ileri savaş siperlerinde olmaktır. Süreç sadece Kürt gerillasını, Kürt ulusal mücadelesini desteklemek değildir. Gerilla gücüyle, demokratik örgütlü gücüyle halkları boğazlamaya çalışan emperyalist güçlere ve onu yerli uşaklarının saldırganlığına karşı savaşma gücünü göstermektir asıl görev. Siyaseti söylem bazından çıkarıp pratik dönüştürücü, geliştirici, hâkim sınıfların kurumlarını yıpratıcı bir güce dönüştürmek, devrimin müttefikleri arasında dönemsel ve eylemsel düzeyde de olsa bir birliğe dönüştürmek, tarihsel görevlerdir.
Emperyalistler ve yerli uşakları ne derlerse desinler, halkların kudreti ve sopası karsısındaki acizlikleridir. Gerillanın coğrafyayı zalimden yana kasıp kavuran eylemlerinin etkileri ortadadır. Halkları emperyalizmin arabalarına bağlamak için emperyalist diktanın rollerini alanlar, geçici olarak isteklerine ulaşsalar da, halklar kendi kurtuluş yollarını, onları da parçalayarak tayin edeceklerdir. Bu bilinç kuşanılması gereken bir bilinçtir. İnsanlığın gelişimi, özgürleşmesi, kardeşleşmesi, maddi üretim araçlarını ve mallarını paylaşması mücadelesinde halkların ilerici mücadelesinin karşısına çıkarılacak her gerici duvar, bu bilincin karsısında hükümsüz kalacaktır.

 
Share