|
Emperyalizm devrimci işçi sınıfının, halkların ve ezilen ulusların düşmanıdır. Devrimci geleceği büyük fedakarlık ve bedellerle ancak ve ancak kendi ellerimizle yaratabiliriz. Gerçekten barış ve kurtuluş istiyorsak savaşmayı öğrenmeliyiz!
Burjuva eko-politikçiler 20.yüzyılın son yarımını dünya kapitalizminin altın çağı olarak değerlendirirler. Haksız sayılmazlar! Fakat aynı burjuva liberaller bu altın çağın hangi büyük vahşet, ölüm, işkence, soykırım, uluslar ve halkların baskı altına alınıp sömürülmesi pahasına korunduğundan hiç bahsetmezler. Oysa altın çağın ışığı çoktan söndü… Zenginliğin bir avuç şirket ve tekelci devlete aktığı yoksulluğun ise dünyanın yüzde 80’nini oluşturan ülkelerin halklarına “bahşedildiği” sistem son sınırına vardırılmıştır. Dünya kapitalizminin doymak bilmez içsel karakteriyle beyni patladı. 2008’de ABD’de başlayan ekonomik krizin kapıya dayandığı, kitlesel işsizliklerin uç vermeye başladığı koşullar her geçen gün artıyor ve kitlesel isyanlar dünya tarihinde hiç olmadığı kadar hızla birbirine esin kaynağı oluyor. Evet, açlığın rengi yoktur, dili dünyanın her yerinde aynıdır ve dünyanın ezilen sınıfları kulaklarını açmış birbirlerini ilgiyle dinliyor. İsyan, mücadele ve gerilla savaşları kendi dilinden dünyayı dolaşarak birbirleriyle buluşacaktır. Avrupa demokrasisi ve altın çağı kanlı zalimce temel üzerinden yükselir. Egemen felsefi düşüncesini anti-komünizm üzerine kuran emperyalist dünyasal sistemin bugün AB demokrasisi olarak dünya ezilenlerine eşitlik ve özgürlük merkezi biçiminde sunulmasının cazibesi sonlanmıştır. İşgalci müttefik ordular ve NATO, AB demokrasisini, diğer deyişle tekelci burjuvazinin düzenini koruyabilecek mi? Unutmayalım emperyalist devletler sömürgeci geleneğini asla bırakmadılar, sadece mali sermayenin küresel değişen ve gelişen ekonomik sistemi içerisinde daha vahşi ve acımasız hale geldiler. ‘Demokrasi’ ve ‘özgürlük’ maskesiyle dünya halklarına bahşettiklerini iddia ettikleri azgın saldırılarının kılıflanmasına kananların aksine emperyalist saldırganlık bugün daha pervasızca sürmektedir. Avrupa’nın en yoksulu sayılan Portekiz bile 1960’lı yıllarda Afrika’da ulusal kurutuluş mücadelesi veren gerillalara karşı savaşmaktaydı. Sadece Gine ulusal mücadelesi birçok vahşeti açıklar. Belçika’nın Kongo sömürgeciliği, filmlere konu oldu. Yine Güney Afrika’nın bağımsızlık mücadelesini vahşetle bastırmak için her yönteme başvuranlar kimlerdi? Fransa’nın 1960’larda Cezayir’de sömürge rejimi altında, bağımsızlık savaşı veren Cezayir halkına soykırım uyguladığını ne çabuk unutuyorlar. Kara Kıta’da Mozambik, Angola ulusal hareketlerinin sosyalizmden etkilenmelerinin karşılığı ABD’nin ortak müdahalesiyle kanlı, vahşi bastırmalara dönüşmedi mi? Peki bugün açlık soykırımına uğratılan Somali’nin geçmişinde ve günümüzde emperyalizmin rolünü hatırlayan var mı? Emperyalizm dünya halklarının düşmanıdır Fransa, İngiltere, Portekiz, ABD’nin, Afrika ve Asya’da ulusal bağımsızlığa ve komünist, devrimci gerilla hareketlerine karşı bir bütün olarak halk kitlelerini hedef haline getirdikleri yakın tarih bütün canlılığıyla yanı başımızda hafızalarımızdaki yerini koruyorken burjuvazi tüm bunları unutturmaya çalışmaktadırl. Cezayir, Etiyopya, Angola, Mozambik, Somali, Kongo, G.Afrika vs. ülkelerde tekelci burjuvazinin düzenini sürdürme amacı doğrultusunda soykırımcı-kanlı bastırma tarihi asla unutulmamalıdır. Asya’da Vietnam, Laos, Kamboçya’da emperyalizmin ‘demokrasi’ adına 1945-75 arası Fransa’nın, sonrasında ise ABD’nin doğrudan savaşa girerek öldürdükleri Vietnamlı sayısı iki milyonu geçmiştir. Kullanılan kimyasal silahlarla sadece savaşan gerillalara karşı değil, bizzat Vietnam halkına karşı topyekün savaştıklarını bir kez daha dünyaya göstermişlerdi. Barbarca saldırıya karşı Vietnam halkı emperyalistleri yenilgiye uğrattı. 20. yüzyılda orduların ordulara karşı savaşma geleneğinin terk edildiği; emperyalist güçlerin ordulara karşı değil ülkeleri ve halk kitlelerini topyekün hedef haline getirip biyolojik ve teknolojik savaş araçlarıyla halkları soykırıma uğratma seviyesine vardırdığı örneklerden bir tanesidir Vietnam. BM dünyadaki durum (1983) verilerine göre 1945-53 yıllarında ABD’nin doğrudan savaştığı, Türk devletinin de asker yolladığı Kore savaşında öldürülen 4 milyon Koreli tekelci kapitalizmin altın çağının madalyaları olarak tarihe kaydedildi. Bu sınıfsal vahşetin amacı Kore’de komünist güçleri ne pahasına olursa olsun ezmek, 1949’da Çin’de zafer kazanmış devrimin genişlemesini durdurmaktı. 20. yüzyılın son yarımında tekelci kapitalizm stratejisi anti-komünizme karşı savaşta kitlesel katliamlarla karakterize oldu. Elbette 1945’te Japonya’ya atılan atom bombalarını da unutmamak gerekir. Darbe rejimleriyle kitlesel kıyımları yapmayı başardılar. Ülkeleri doğrudan kimyasallarla bombaladılar. 1960-70’li yıllarda zirve yapan vahşi bir politika ve uluslararası komünist hareketin bastırılmasının küresel biçimi halini almıştır. 1965’te Endonezya’da emperyalist patentli askeri darbeyle yarım milyon insan komünist ya da komünist olduğu ileri sürülerek kitlesel bir şekilde öldürüldü, katledildi. Elbette küresel politikadan Türkiye-Kuzey Kürdistan ezilen sınıfları da payına düşeni aldı. Askeri darbelerde komünist, devrimci, yurtsever halk kitlelerinin yüz binlercesi işkenceden geçirildi, binlercesi katledildi. 20. yüzyılın son elli yılına baktığınızda, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’da faşist askeri darbelerin başlıca yönetim biçimi olduğu görülecektir. Dünya boyutunda darbe politikasının amacı sınıf hareketinin silahla, zorla ezilmesi, ulusal hareketlerin bastırılması; tekelci burjuvazinin ve yerel işbirlikçilerinin çıkarlarının korunmasıydı. Kürt ulusu ise dört ayrı ülkede ayrı faşist rejimler altında parçalanmış, Vietnamlılardan sonra kendilerine kimyasal gaz kullanılan tek ulus olma özelliğini taşıyor. Emperyalizmin 1988’de Saddam’a verdiği gazlarla Kürtlere Halepçe katliamı olarak bilinen saldırı başlatıldı ve toplam olarak 200 bin Kürt katledildi. Bu modern çağın vahşi soykırım biçimiydi. Kürt mücadelecilerin emperyalizm olgusunu çok erken unutur oldukları günümüzde tarih iyi bir öğretmen olabilir. Saldırıların maskesi;‘demokrasi’ 21.yüzyıl barışa değil bilakis 1929 ekonomik krizi sonrası emperyalistlerin birbirini takip eden işgalleriyle dünyayı içine çeken kapitalizm ile sosyalizm arasındaki savaşa varılan ikinci paylaşım savaşı öncesi koşulları anımsatırcasına işgaller ve bölgesel savaşlara, emperyalist devletlerin kutuplaşmasına açıldı. Ortadoğu ve Afrika yeniden şekillendiriliyor. Afganistan, Irak’ın işgal edilmesiyle yetinilmedi. Libya bombalanıyor, Suriye’yi ne zaman bombalayacaklarına karar vermeleri an meselesi… İran işgal planının devreye girmesi uzun sürmeyecek. İşte 21. yüzyılda demokrasinin temsilcileri olduklarını ileri süren bir avuç emperyal devlet eliyle 1960-70’lerde “komünizmden korumak için”, bugün ise “diktatörlerden halkı korumak için” halkı bombalıyorlar! Ekonomik krizin ezilen sınıfları yüzde 50 daha yoksullaştırdığı ülkemizde hükümet İsrail ile savaşa tutuşacakmış gibi dikkatleri başka yöne çekmeyi başarıyor. Milliyetçiliği körükleyerek Kürtlere karşı savaşı daha da tırmandırıyor. Kürt ulusunu dört parçaya bölen emperyal güçler 21. yüzyılda da sağladıkları teknoloji ve verdikleri onayla kukla işbirlikçi devletlerle Kürtleri bombalamakta, katliamlarla tehdit etmektedirler. Emperyalist efendilerinin özel istihbarat örgütlerince yetiştirilen kukla-uşak iktidarlar tıpkı efendileri gibi ezilen halka karşı saldırılarını aynı sinsi ustalıkla, manevralarla sürdürmeye devam ediyor. ABD emperyalizminin öncülüğünde NATO şemsiyesi ile yapılan Afganistan ve Irak işgallerinde bura halklarına götürülen demokrasi ne ise, TC tarafından ezilen Türk, Kürt emekçilerine vaat edilen de aynı demokrasidir. ABD’den aldığı icazet ile Ortadoğu’da kahramanlık turları atıp bura halklarına diktatörlere, zorbalara karşı savaşmaları gerektiği naraları atan Erdoğan’ın Kürt ulusuna yönelik ise ‘kadında olsa çocukda olsa gereken yapılacaktır’ desturu tıpkı efendileri gibi uşaklarının da gerçek mahiyetlerini anlama noktasında iyi bir örnektir. Bölgede ‘komşularla sıfır sorun’dan neredeyse bütün komşu devletleriyle sorunlu bir evreye ulaşan dış politika, içte de halka bol demokrasili nutuklar eşliğinde sınırsız saldırı furyası olarak hayata geçiyor. Sadece son bir yıl içinde ezilen-emekçilerin en ufak bir hak alma talep ve eyleminin dahi zorbalıkla bastırıldığı, Kürt ulusal hareketine yönelik binlerce tutuklama, onlarca öldürme, katliam olaylarının yaşandığını göz önüne getirilince ‘açılım’ safsatalarına kanıp faşist devlet gerçekliğini görmeden, buradan barış ve demokrasi beklentisi içine girenlerin de içinde bulundukları acı durumu görmeleri lazım.
Egemenlerden çözüm beklemek devrime ihanettir
Dünya üzerinde emperyalizmle ilişkilenmeyen hiçbir olay yoktur. Nasıl ki dünyanın herhangi bir yerinde baş gösteren devrimci-komünist bir hareketlenme doğal olarak emperyalizme darbe vurup, emperyalist-kapitalist sistemin çıkarlarını zedeliyorsa, aynı şekilde emperyalizm de uşak iktidarları aracılığıyla dünyanın dört bir yanını kontrol altında tutmaya çalışıyor. Emperyalizmle dünya halkları arasındaki bu objektif çelişkili durumdan beslenmeyen, bu gerçekliği görmeyen her hareket yerel bir başarı kazanıp, kendi iktidarını kursa dahi nihai olarak emperyalizmin kucağına düşmek durumunda kalır. Ülkemizde dünden bugüne yaşanan her gelişmenin de emperyalizmle direkt bağı vardır. Kuruluşu itibariyle emperyalizme göbekten bağımlı, yarı-sömürge yarı-feodal yapı üzerine bina olan iktidar gerçekliği mevcutken dün yaşanan bazı gelişmelerle bugün AKP tarafından hayata geçirilenleri alkışlayıp, kahramanlık olarak övenler emperyalizm gerçekliğini göz ardı eden liberallerin etkisinden kurtulamayan aklı evvel ‘devrimcilerimizdir.’ Burjuva iktisatçıların dünya ve ülkedeki duruma ilişkin şişirilmiş, yalan-yanlış bilgileriyle gökyüzüne saldıkları balonun patlaması an meselesidir. Unutmamak gerekir ki emperyalist-kapitalist sistem yaşadığı her kriz sonrası dünya halklarına daha azgınca saldırmaktadır. Böylesi bir realite mevcutken hala emperyalizmden medet umanları bir kenara bırakarak, devrimci-komünist mücadelenin ivmelenerek dünya halklarına yol göstermesi gerekmektedir. Tüm tarihsel gerçekliklerden hareketle Kürt ulusal sorunu da bir an bile emperyalizmden bağımsız düşünülemez. Yerküre kaynıyor, uğuldayan sesler daha da netleşecektir. Komünist hareketin mücadeleyi geliştirmesi için şartlar her zamankinden daha olgunlaşıyor. Egemenlerden çözüm beklemek devrime ihanettir. Ulusların kardeşçe birliği; Kürt, Türk halkının kurtuluş yolu devrimci iktidardan geçer. 1980’lerden sonra ulusal kurtuluş savaşları, gerilla ve halk savaşlarının tamamının sömürge ve yarı sömürgelerde olması ve 30 milyona yakın insanın öldürülmesinin tarihi anlamı vardır. Devrimci geleceği büyük fedakarlık ve bedellerle ancak ve ancak kendi ellerimizle yaratabiliriz. Gerçekten barış ve kurtuluş istiyorsak savaşmayı öğrenmeliyiz!
|