|
Felsefi öncel ve temel ayrım Doğru anlayışa bağlı olarak doğru sonuçlara gitmek için, temel sınıfsal bakış açısına sahip olmak zorunludur. Bu bakış açısı, proleter sosyalist teorinin üçüncü nitel gelişme aşamasını ifade eden Maoist evrenin bilimsel bakış açısıdır. Diyalektik ve tarihi materyalist dünya görüşünü temel alan proleter sınıf ideolojisi ya da buna dayalı Maoist felsefe, ana bilim olarak elimize anahtar verip tüm sorunların çözümünü olanaklı kılmaktadır. Özel mülk dünyası toplumlarındaki her sorun, sınıflı toplum yapısının ürünü olarak vücut bulur. İki ana sınıfa bölünmüş dünyada, sınıflar ötesinde sosyal-toplumsal bir tek sorun tarif etmek mümkün değildir. İstisnasız olarak her sorun sınıf niteliği taşır ve sınıf zemininde çözülür. Tüm sorunlar sınıf karakteri taşıdığına göre, son tahlilde sınıf mücadelesi tarafından köklü biçimde çözülürler. O halde sınıf çelişkisi toplumsal her sorunda görülüp yankı bulur ve buraya ait her sorun sınıf mücadelesinin konusu olarak ona tanıklık eder. Her yerde süren çatışma sınıf mücadelesinin bir türü ve yansımasıdır. Sınıflı topluma ait her şey istisnasız olarak bir sınıfın damgası taşır. Nitelikleri ve çözüm metotları farklı da olsa bütün sorunların özünde yatan ortak yan çelişkidir. Bu çelişkinin evrenselliğidir. Çelişki her yerde ve her şeyde ortak öz olarak karşıtlığı ifade eder. Böyle de olsa, çelişkinin niteliği ya da özelliği değişir. Çelişkinin niteliği denen şey; antagonist olanla olmayan çelişki biçimindeki iki özelliktir. Birinci niteliktekinin çözümü şiddete dayalı-kanlıdır, ötekinin çözümü şiddeti reddeden-kansız veya barışçıldır. Niteliği ne olursa olsun, bütün çelişkiler iki yerde toplanır: Düşmanlar arası çelişki ve dostlar arası çelişki. Yani düşmanla aramızdaki çelişkiler ve kendi aramızdaki çelişkiler olarak iki ana kategoriye ayrılırlar. Kısacası, insan toplumuna ait olan her çelişki bu iki havuzda birikir-bulunur. Ancak, bu iki çelişki niteliğinin temelden farklı doğaya sahip olduğunu, çözüm muhtevalarının da mutlak şekilde ayrı nitelikte olduğunu eklemek gerekir. Sorunların çözülmesinde bilimsel olan en genel prensip, doğru-yanlış/haklı-haksız arasında ayrım yapma kuralıyla belirlenir. Sorunlar haklılık temelinde doğrulara bağlı kalınarak çözülür-çözülebilirler. Yanlış atılır doğru sahiplenilir, haksızlık mahkum edilir, haklılık yüceltilir. Haksız ve yanlış olan geridir ya da esasta gericiliğe aittir. Haklı ve doğru olan ise ileridir ya da ilericiliğe aittir, devrimcidir. Yanlış ve haksızlık dost sınıf kesimleri veya parti içinde de gündeme gelir-gelebilir. Bu kapsamdaki gerilikler ya da yanlışlar gerici-gericilik olarak adlandırılamaz, atfedilemez. Böyle de olsa, hatalar ve geri yaklaşımlar sınıf etkileşiminin birer etkisi olarak ideolojik mücadele konularıdır. Düşmanla aramızda geçerli olan haklı-haksız/doğru-yanlış meselesi, farklı nitelikte de olsa, içte de geçerlidir. Tüm mücadelelerin temeli budur bir anlamda. Düşmana karşı süren mücadelenin asıl çehresi siyasi mücadele iken, dost ya da devrimci sınıflar arasındaki mücadelenin en ileri çehresi asla ideolojik mücadeleyi aşmaz. Gericilikle aramızdaki sorun devrimci çözümü gerektirir. Gerici sınıf niteliğinden uzak, devrimci halk sınıfları içindeki geri-gerilikle teşekkül eden sorunlar iç sorunlar kapsamındadır ve çözümleri ikna eğitim esasına dayanır. Burada, tarihsel bir zorunluluk olarak demokrasi kuralı geçerlidir. Aynı biçimde parti içi sorunlar da çoğunluk iradesine uygun olarak aşılırlar. Ama bu, amaca bağlı ideolojik-teorik temel ilkelerin tayin edilmesinde bağlayıcı şart değildir. Burada temel niteliğe uygun hareket etmek kaçınılmazdır, nicelik bağlayıcı olamaz. Bunun gibi, “parti-örgüt mü, kişi-azınlık mı tercih edilir” sorusu anlamsızdır. Parti-örgüt esastır, fakat bu, doğru-yanlış ayrımına göre irade belirlemeyi engelleyemez. Siyaset ve ya taktik unsurlarda parti esas alınıp parça-birey feda edilir. Sorun ana ilkeler meselesi ise, ya da doğru-yanlış noktasında irade beyanıysa, tarafımız tereddütsüz olarak temel ilkeler ve irademiz ise doğrudan yanadır. Bir sorunda yapılan tercih ve sergilenen irade tutumu, bütünüyle yapılmış bir tercih sayılamaz. Yani, tercihimiz, bireye karşı örgüt-azınlığa karşı çoğunluktur, ancak bu, somut sorunda doğruyu temsil eden bireyin haklı görülmemesi anlamına gelmez. Bireyin haklı görüldüğü durumda, “partiyi mi, bireyi mi esas alıyorsun” sorusu anlamsız ve dayatma eğilimidir. Kabul edilemez. Bütün sorunlar devrim lehine, dolayısıyla devrimci sınıflar yararına ve devrimci ideolojiye uygun çözülürler. Dünya halklarının sınıfsız-sınırsız dünyaya doğru özgürlük yürüyüşünü komuta eden tek kuvvet MLM ideolojisidir. Bunun açıkladığı değişmez ilkeler; devrimin zora dayalı gerçekleştirilmesi, proletarya diktatörlüğünün kaçınılmazlığı, Maoist partinin devrimde önderliği ve devrimin Proleter Kültür Devrimleriyle sürdürülmesi olarak somutlanırlar. Proletaryanın burjuvaziye-hakim sınıflara karşı devriminde kullanacağı biricik silah-araç örgütten başka bir şey değildir. Ne idealizm ne de kırması revizyonist-reformist ve anarşist-ekonomist gibi temel akımlar ile bilumum tasfiyeci oportünizm MLM’ye karşı çare olarak sunulamazlar. İki ulus arasındaki sorunun çözümü İki ülke veya iki ulus arasındaki sorun, herhangi birinin lehine değil, ikisinin lehine ve demokratik normlara göre çözülmelidir. İkisinin eşitliğine dayalı, eşitlik ilkesine göre ve her türlü imtiyazı kaldıran eşit haklar temelinde çözülmelidir. Taraflardan herhangi birinin üstünlüğü kabul edilemez. Ulusal bağımsızlık ve özgürlük hiçbir şarta bağlanamaz. Bunlar söz konusu ulusun kendiliğinden ulusal haklarıdır, birer nafaka ya da herhangi bir erkin tekelinde ve icazetinde değildir. Bir ulusun diğerine vereceği hak değil, her ulusa ait haklardır bunlar. Bütün uluslar tam hak eşitliğine sahiptir. Her ulusun kendi iradesi tek belirleyici unsurdur. Ülke veya uluslararasındaki ilişkilerde; bağımsızlık, demokrasi ve özgürlüklerin teminatı herhangi bir ulus olamaz. “Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı” her ulus için geçerli olup, kayıtsız şartsız sahip olunan bir haktır. Milliyetçi, şoven ve burjuva olmayan yaklaşım budur. En nihayetinde, iki ülke ya da iki ulus arasındaki sorunun doğru devrimci çözümü, haklılık hukukuna uygun olarak tayin edilir-edilmelidir. Birinin güçlü-büyük, diğerinin küçük-güçsüz olması çözümün niteliğine etki yapmaz-yapmamalıdır. Uluslararasında egemenlik olgusu geçersiz ve gericidir. Bütün uluslar aynı haklara sahiptir, eşittir. Her nitelikteki ezen egemen ulus pozisyonu haksız, ezilen mazlum ulus pozisyonu haklıdır. İkisi arasındaki sorun, baskı, hükmetme ve her türden tahakkümün ortadan kaldırılıp tam ulusal hürriyet şartlarının sağlanmasıyla çözülür. Başka ulusun üstündeki egemenlik veya bir ulusun öteki ulus üzerindeki egemenliğine dayalı tek ulus egemenliği, bir ulusun diğer ulusa uyguladığı milli zulüm, talan-sömürü veya tek taraflı imtiyaz, zorla tahakküm altında tutma-ilhak, işgal gibi tüm haksızlıklara son verilerek; yani gerici olanın yıkılıp yerine ilerici olanın egemen kılınmasıyla çözülür. Emperyalizm ve proleter devrimleri çağı ile birlikte, burjuvazi devrimci barutunu tüketmiş, burjuva demokratik devrimler dönemi ve dolayısıyla ulusal burjuvazinin önderliğindeki milli devrimler dönemi de kapanmıştır. Bu devrimleri bağrında taşıyan yeni tipte burjuva demokratik devrimi olan Yeni Demokratik Devrimler dönemi doğmuş-başlamıştır. Burjuva demokratik devrimleri döneminin kapanmasıyla birlikte, burjuva demokratik mesele de proletaryanın omuzlarına yüklenmiştir. Özetle, proletarya tarih sahnesine çıkıp devrimini gerçekleştirdikten sonra, burjuva demokratik devrim sorunu gibi, burjuva demokratik meselenin tümü proletarya devriminin parçası haline gelmiştir. Emperyalist dünya şartlarında tarihsel haklılığını koruyan milli sorun veya devrimler, demokratik devrimle iç içe geçerek proletarya önderliğinde halk devrimi içeriğiyle birleşmiş, bizim gibi ülkelerde Yeni Demokratik Devrimin konusu olup, proleter devrimlerin birer yedeği olarak proleter dünya devrimi cephesinin yedekleri durumundadırlar. Stalin, ‘ulusal sorun toprak sorunudur da’ derken bir anlamda bunu kastediyordu. Sözün özü, ulusal sorunun çağımızdaki yegane ve gerçek çözüm metodu Yeni Demokratik Devrim modelidir. Ezen-ezilen/egemen-tabi iki ulus veya iki ülke arasındaki sorun, ancak ve ancak sosyalist çözüm perspektifiyle Yeni Demokratik Devrim niteliğiyle çözülebilir. Çünkü ulusal sorun sınıflar üstü bir sorun olmayıp sınıfsal bir yan taşır ve son tahlilde sınıfsal meseleye-sınıf mücadelesine bir yerde bağlanır ya da bağlıdır. Yarı-sömürge/yarı-feodal yapıya sahip ülkelerde, tek devlet sınırları içinde ezilen bağımlı ulus niteliğiyle biçimlenen-ortaya çıkan ulusal sorun; ezen ulus burjuvazisi ile ezilen ulus burjuvazisi arasında şekillenir. Bu zemindeki ulusal hareket, somut olarak, ezen egemen ulus hakim sınıflarının gerici-faşist iktidarı durumundaki yerli işbirlikçi-komprador sınıfların iktidarı şahsında emperyalizme yönelmek durumundadır. Bu ülkelerde, emperyalizm yerli uşakları vasıtasıyla-bunlar eliyle tahakkümünü kurar. Yerli uşak sınıflar, emperyalizmin birer maaşlı memuru olarak milli baskı ve zulmü uygularlar. O halde, ulusal sorunun çözümü, bu uşak sınıf iktidarının tasfiye edilmesiyle mümkündür. Dolayısıyla, bu tip ülkelerde; emperyalizm, komprador bürokratik burjuvazi ve feodalizmi temel çelişki ve tabii ki feodalizmi baş çelişki olarak alan Yeni Demokratik Devrim biçimi, milli baskı ve zulmü ortadan kaldırarak ulusal sorunu çözen tek devrimci yoldur.
Birey ile örgüt arasındaki sorunun çözümü
Parça bütünden-birey örgütten negatif eğilimle koparsa toplumsal nitelik önemini yitirir. Kolektifin çıkarlarını ihlal eden bireysel çıkarlar geriye doğrudur. Bireysel temele oturtulan hak ve özgürlükler ile kolektif ihtiyaçlar genel olarak çatışır. Bireysel haklar, kolektif-toplumsal hak ve özgürlüklerle tarif edilebilirler. Bireysel hak ve özgürlükler kolektif hak ve özgürlüklerle uyumlu olmak-gelişmek durumundadır. Aksi halde, karşı karşıya gelmeleri ve bireyin hak ve özgürlüklerinin gerici olarak kolektifin karşısına dikilmesi kaçınılmaz olur. Oysa bireysel hak ve özgürlükler ancak kolektif hak ve özgürlüklerle anlamlı olup var olabilir. Bireyler kolektifi oluşturur ama kolektif olmadan bireyler kendi başına fazla şeyi ifade edemez, ileriyi temsil etmez. Birey kendisini ancak toplumsal fonksiyonuyla-kolektif eylem içinde geliştirebilir. Hak ve özgürlüklerini bununla mümkün kılıp garanti edebilir. Bu anlamda birey ile partinin çıkarları özünde karşı karşıya konamaz. Birey hak ve özgürlüklerini kolektifle birlikte aramak, geliştirmek durumundadır. Toplumsal hak ve özgürlüklerin niteliği neyse, toplumsal bireyinki de odur. Dolayısıyla bireysel hak ve özgürlüklerin yolu toplumsal hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi yolundan geçer. Bireysel değil, toplumsal-örgütlü mücadele zorunludur. Tekrar edelim ki, bütün sorunlar gibi, parti ile birey arasındaki sorunlar da devrim yararına çözülür. Devrimin çıkarları, partinin çıkarlarını da bireyin çıkarlarını da kapsar. Genel kural olarak partinin çıkarlarıyla devrimin çıkarlarının doğru orantılı olduğu doğrudur. Ancak, partinin çıkarları bazen halkın-devrimin çıkarlarıyla çatışabilir. Bunun gibi, bireyin hakları da parti ve dolayısıyla devrimin çıkarlarıyla çatışır. Nasıl ki, parti ile halkın-devrimin çıkarları karşı karşıya geldiğinde halkın-devrimin çıkarları esas alınır, öyle de bireyin çıkarları ile partinin çıkarları çatıştığında partinin çıkarları esas alınır. Halkın veya devrimin çıkarları esas olmakla birlikte, bu çıkarları temsil etme kaydıyla ve halkın çıkarlarıyla çatışmadığı müddetçe partinin çıkarları da esastır. Dahası partinin menfaatleriyle bireyinki karşılaştırıldığında da hiç kuşkusuz partinin menfaatleri tercih edilir. Birey her durumda haksız değildir, bazen partiye karşı doğruyu temsil edebilir. Ama birey gerekli çoğunluğu sağlamadan azınlık durumunda kalıyorsa, hatta birey olarak kalıyorsa, yani bilimselliği ya da doğruluğunu ispatlayıp kabul ettirememişse, zorunlu olarak çoğunluğa tabidir ve elbette çoğunluğun görüşü esas alınır. Birey ya da azınlık, çoğunluğun merkezileşmiş kararlarına uymak durumundadır. İrade ve eylem birliği prensibinin korunması ancak böyle mümkün olabilir. Demokrasi, azınlığın çoğunluğa uyması olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda demokrasi, farklı fikirlerle bir arada kalma ve mücadele etme, onlara tahammül etme kültürü olarak da tanımlanabilir. Kendisine karşı mücadeleyi kabullenemeyen, kendi doğrusunu ikna-eğitim ve ideolojik mücadele zemini dışında dayatan yaklaşım demokratik değil, anti-demokratiktir. Haksızlık bir tarafın hakkının çiğnenmesi demektir. Bu anlamda hak iki taraflıdır. Bir tarafın hakkını aşarak diğer tarafın haklarını ihlal etmesi haksızlık demektir. Haksızlığın tek hüneri hak yemektir. Bu onurlu bir iş olamaz. Doğrudan yana olmak hak ve haklıdan yana olmaktır. Haklı olmak, da doğru olmak anlamına gelir. Haksızlık küçüklük-büyüklük miktarı açısından mütalaa edilse bile, son tahlilde haksızlık aynı damardan beslenir. Her türüne karşı çıkmak ilkedir. Güçlü olmak, çoğunluk olmak ya da örgüt olmak; haklılık için asla yeterli sebep olamaz, doğruluk garantisi görülemez. Aksi durum egemen kültürdür. Örgütün hatalarını gerekçe göstererek birey de kendisini haklılık abidesi göremez. Dahası, birey çoğunluk karşısında haksızlık yaparak yüzlerce-binlerce veya milyonlarca kişinin hakkını çiğneyemez. Ne kişinin haksızlığı, ne de partinin-kollektifin haksızlığı benimsenemez. Haklı ile haksız arasındaki sorun haksızdan yana çözülürse, yapılan iş gerici egemen sınıfların adaletini uygulamaktan başka bir anlam taşımaz. Onların ekmeğine yağ sürmek olur bu. Adaletin temelinin egemenlerin mülkünü korumaya dayandığı, toplumsal yaşam ile birlikte her şeyin egemenlerin menfaatlerine göre düzenlendiği; güçsüz ve zayıfın adaletsizlikler ve haksızlıklar altında ezildiği bir sistemde, gerici sistem ve buna bağlı tüm haksızlıklara karşı savaşmayı yaşam tarzı olarak seçenlerin ilkesel olarak haksızlığın karşısında olup, doğruyu yanlıştan seçicilikle ayırması temel bir yaklaşımdır. Doğru-yanlış/haklı-haksız ayrışımının ilerici olandan yana yapılması ve uygulanmasının şu veya bu gerekçeyle karartılması kabul edilir olamaz.
|