Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Genel seçim tartışmaları üzerine

Yazımızda 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri üzerine, ana hatlarıyla kısa değerlendirmeler yapmaya ve esasta ise boykot taktiğini bu genel tablo içerisinde değerlendirmeye çalışacağız.

AKP’nin “Seçim Zaferi”, Göreli Gerçektir!
Seçim süreci sonlandı. Sonuçları ise yoğun ve geniş tartışmalarla değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeler pek tabiidir ki her cepheden belli bir sınıf bakış açısıyla yapılmaktadır. Herkes durduğu yerden bir perspektif ortaya koyup neticeler çıkarmaktadır.
Kuşkusuz ki, çeşitli taraf ve anlayışlar bu sonuçları kendi penceresinden ve sınıfsal yeteneğiyle okumaktadır. Kimi düzeni nasıl daha iyi temsil edebilirim kaygısıyla, kimi bir dahaki sefere halk kitlelerini nasıl manipüle edip nasıl daha fazla oy alırım kaygısıyla, kimileri ise devrime nasıl hizmet ederim fikriyle hareket etmektedir. Nereden, nasıl ve hangi pencereden bakıldığı şüphesiz ki önemlidir. Düzen içinde duranlar, bu ufuktan bakarak sonuçlar çıkarıp değerlendirmelerde bulunurken;  ulusal hareket ve yasal demokratik zeminde duranlar kendi penceresinden, devrimci zeminde duranlar ise devrimci ufuktan bakıp değerlendirmeler yapmaktadırlar.
Yapılan değerlendirmeler belli bir eğilim taşımaktadır ki, bu eğilim, seçimlerden çıkan başarı sonuçlarının nedenlerine inen sorgulama temelinde mevcut iktidar ya da düzene daha fazla yakınlaşmayı ifade etmektedir. Düzen partileri için bu tartışma anlamsızken, seçimlere katılan yasal demokratik partilerde de bu eğilimin tatlı kaşıntıyla belirdiği görülmektedir. “AKP yüzde 50 oyu nasıl aldı, ben nasıl alırım?”, “daha fazla vekil nasıl çıkarırım” derin hesabı, fiilen burjuva siyaset sahasına çekmektedir. Seçim yarışçısı tüm partiler; “AKP nasıl bu başarıyı elde etti?” bilmecesini masaya koyup AKP’ye gıpta etmekte ve bu kulvara koşmaktadırlar.
AKP’nin başarı bilmecesinin yanıtının konjonktürel şartlara bağlı olup, AKP hükümetinin devletin yapılandırılması ve tasfiye eyleminin görevlisi olması vesilesiyle emperyalist sermaye, güçler ve diğer büyük sermaye tarafından desteklenip güçlendirildiğini söyleyelim. Yeniden yapılanmanın memurluğu ona tüm avantajları veren öğedir. Elde edilen başarının temel faktörü budur. Gülen cemaati faktörü de bu destekler içindedir elbette. Kitlelerin gerici-dini duygularına hitap edilmesi veya bu zeminde örgütlenilmesi, yanı sıra halk kitlelerinin yoksulluklarının devletin olanaklarının seferber edilerek kullanılması, AKP’nin sağladığı başarısının başlıca etmenleri arasındadır. Özcesi, AKP’nin neden başarı sağladığı sır değildir.
Bu başarıyı bilmece haline getirerek sorgulayanlar objektif olarak AKP’yi taklit etmeye heveslenmekte ve AKP’lileşme yoluna girmektedirler. Genel olarak seçimler ile seçim sonuçları hâkim sınıflar düzenini daha geniş zeminde meşrulaştırmaya, kitleleri düzen içindeki seçim yarışıyla o ya da bu düzen partisinin peşine takılmaya sevk ederek, geniş halk kitlelerini düzen veya devlete daha etkili olarak çekmektedir. Vekil seçme-seçilme, parlamentoya girme, hükümete gelme hesaplarıyla yapılan seçim sonuçlarının değerlendirilmesi, yasalcılık iştahını kabartmakta ve burjuva-feodal anayasal zeminde siyaset yapma hazzını stratejik eğilime doğru derinleştirmektedir. Bu, sinsi tasfiyecilik ve açıktan reformist gelişmedir.
Burjuva cenahta yapılan değerlendirmeler istisnasız olarak AKP ile BDP’nin “zafer”inde birleşmektedirler. Çıkan sonuçlar itibarıyla bakıldığında bu ikili “zafer” reel bir gerçek ve pratik bir doğrudur. Türk hâkim sınıflarının partilerinden birisi olan AKP’nin, diğer düzen partilerine karşı zafer kazandığı su götürmez doğrudur ki, ezilen Kürt ulusunun siyasi partisi BDP de 36 “milletvekili” ile “zafer” kazandı.
AKP, CHP, MHP ve BDP’nin seçimlerde aldıkları oy oranı ve sonuçta çıkardıkları “milletvekili” sayısı gibi ölçülerle bakıldığında, her partide belli bir “başarının” olduğu görülmektedir. Eğer bu “başarıyı” pürüzsüz tam bir başarı olarak tarif edersek, kaybeden kim sorusuna yanıt veremeyiz ve herkes kazandı gibi ucube bir sonuca gideriz. Demek ki, buradaki kazanma ölçütü sadece kendi geçmiş durumları ölçü alındığında bir başarı olarak tasavvur edilebilir. Ama BDP’nin çıkardığı vekil sayısıyla sağladığı başarı ile AKP’nin elde ettiği oy oranıyla üçüncü kez hükümet olması önemli bir başarı olarak bundan ayrılır. AKP oy oranını arttırsa da vekil sayısında geriledi ve özellikle BDP ya da Kürt ulusal hareketinin başarısı karşısında mağlup oldu. Fakat BDP’nin AKP ve “TC” devleti karşısında aldığı başarıya karşın, Kürt illerinde AKP’nin aldığı oylar ve çıkardığı vekil sayısına göre de bir zayıf karın taşımaktadır.
CHP seçim propagandalarında gördüğü ilgiden hareketle büyük umuda kapıldı. Dünyaya salt alkışlayıcı kitlesini görme gözüyle bakıp geniş halk kitlelerini görmediği için aşırı hedefler saptadı. Ama seçmen, salt CHP’nin gördüğü kadar olmadığı için hedeflerinde yanıldı, alacağı oy ve hatta iktidar iddiaları da boşa çıktı.
Düzen partilerinin başarısızlıkları elbette ki bizlerin derdi olamaz. Fakat başarıları doğrudan bizleri ilgilendirir. Halk kitlelerinin düzen partilerine öyle ya da böyle “umut bağlaması”, peşine takılması bizler için önemliyken, seçimlerin tek başına bir gösterge olamayacağı da açıktır. Düzen partilerine verilen oyların birçok sebebi vardır. Alternatifin olmayışı, manipülasyonlar ve rüşvetlerin dağıtılması, kitlelerin yoksulluğunun kullanılması, para cezaları, seçimlerin geleneksel bir alışkanlık olması, kitlelerde belli bir arayışın ve beklentinin olması, düzen partileri arasında toplumda bir kamplaşmanın yaratılması gibi sebepler, kitlelerin sandığa gitmesi ve düzen partilerine oy vermesinin nedenleri olarak sıralanabilirler. Bu sebeplere karşın, düzen partilerinin başarısı, yani kitleleri yedeklemeyi başarmış olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
BDP eksenli blok belli bir başarı sağlamıştır. Fakat bu başarı göreli bir maddi kazanım olup, kitlelerin düzen içine çekilmesi sonucuyla yaşanan stratejik kayıp karşısında son derece önemsizdir. Belli sayıda vekil parlamentoya gönderildi fakat düzenle kopuşun keskinleştirilmesi gereken tasfiyeci tehdit koşullarında yığınlar düzene yönlendirildi.

Devrimci demokratik güçler arası birlik ve dayanışmanın geliştirilmesi büyük önemdedir. Ama bu birlik ve dayanışmanın niteliği daha da önemlidir. Söz konusu birlik-dayanışma-ittifak vb. tasfiyeciliğe hizmet eden, kitleleri düzen içine yönelterek devrimci duruşu zayıflatan bir içerik taşıyorsa, bu ileri bir blok birliği değil, bilakis reformist ve tasfiyecidir. Devrimci demokratik güçler arası ilişki ve birlik biçimlerinin geliştirilmesi hâkim sınıflar ve düzenlerine karşı mücadelede önemli bir adımdır ve gereklidir de. Fakat bu birlikler devrimci duruş ve ilkeler temelinde oluşmak durumundadır, tasfiyeciliği geliştiren içerikte değil.  
Daha somut olarak söylersek, söz konusu blok seçimler şahsında olmak kaydıyla ulusal hareketin desteklenmesi mantalitesiyle oluşan bir bloktur. Evet, ulusal hareketin desteklenmesi genel bir doğrudur. Fakat bu destek mutlak değildir. Yani ulusal hareketin her yönüyle desteklenmesi değil, demokratik muhtevasının desteklenmesi çerçevesinde kalan bir destektir. Şayet ulusal hareket reformist çizgide ilerliyor ve somut eylemi ya da pratiği geri uzlaşma niteliğinde olup stratejik olarak egemen sınıflar lehine işliyor veya bu rotada ise, dahası stratejik ve ideolojik çizgisine bağlı olarak seçimleri stratejik bir mücadele biçimi olarak atfedip kitleleri buraya sevk ediyor ve bu anlamda da gerici-faşist parlamentoyu-düzeni meşrulaştırmaya hizmet ediyor ise, bu eğilimini desteklemek proleter devrimci siyaset adına benimsenemez.
En önemlisi de seçimler politikası-taktiği, salt ulusal hareketin desteklenmesi veya desteklenmemesi sorununa indirgenemez. Boykot taktiğimiz de bu darlıkla ele alınmış bir taktik değildir. Boykot taktiğimiz doğrudan gerici düzen ve onun seçimler oyununu teşhir ederek, mevcut tasfiyecilik şartlarında bu hileyi ve hilenin stratejik tahribatlarını deşifre edip, bunun karşısında devrimci duruşu geliştirmek özüne oturmaktadır. Düzen partilerini ve düzeni kitlelerden tecrit etmeyi hedeflemektedir. Devrimci hareketin ve devrimimizin karşı karşıya olduğu büyük tasfiyeci saldırı ve tehlikeyi göz ardı ederek, bir anlamda bunu feda ederek ulusal hareketin Türk parlamentosuna birkaç vekil göndermesini tercih edemezdik. Esas olan sınıfın çıkarları ve devrim sorunudur. Buraya dair görev ve sorumluluklarımızı unutarak, ulusal hareketin reformist çizgisinde daha da pekişmesine omuz vermek doğru olamazdı…
Şunu dedik; devletin yeniden yapılandırılması süreci oldukça kapsamlı ve derin bir tasfiye sürecidir ki, bu, coğrafyamız sınıf hareketinin önünde büyük bir kuyu kazan ve devrimci hareket için koyu karanlık bir döneme gebelik eden niteliktedir. Bu uğurda tüm siyasetler veya alt kazanımlar stratejik olan bu meseleye feda edilircesine tabi kılınmalı ve stratejik devrimci duruş örgütlenmelidir. Devrimimizin kazanımı veya kaybı buradan geçmektedir. Bu manada seçimler taktiğinin de buna uygun tayin edilmesi gerektiğine işaret ederek, bu taktiğin boykot olması gerektiğinin altını çizdik. Bu tahlil ve taktiğimiz doğruydu-doğrudur. Çünkü boykot tavrı bağrında, bilumum karşı-devrimci saldırılara ve bunun inceltilmiş uzvu olan yasalcı-reformist tasfiyecilik saldırısına karşı en keskin devrimci duruşu ifade etmektedir.
Boykot tavrı geleneksel bir tutum değildir; tamamen somut koşullar ve konjonktürel şartların öne sürdüğü ihtiyaçtır.

Proleter devrimci politika taktikle ilgilendiği gibi stratejiyle de ilgilenmek zorundadır; anlık politik meselelerle ilgili olduğu kadar, en az o kadar da genel mesele ve uzun vadeli planlarla da ilgilidir; reformlarla ilgili olduğu gibi, devrimle doğrudan alakalı olmak durumundadır; somut çatışmayla ilgili olduğu gibi, genel çatışmayla; parçayla olduğu kadar, bütünle; somuttaki kazanımlarla olduğu kadar, stratejik kazanımlara daha çok adapte olmak zorundadır.

İlerici, demokratik kurumların dikiş tutmayan eleştirileri

Boykot tavrı eleştirilirken en yaygın ifade şu söylemde birleşmektedir; “Boykot tavrı CHP’ye yaradı.” Bu söylem esasta Dersim somutunda yaşanan durumu kastetmektedir.
Hemen söyleyelim ki, boykot tavrı basit fayda meselesi olarak ele alınamaz, “yaradı-yaramadı” tartışmasına indirgenemez. Bu söylem politik olmamakla birlikte, maddiyatçıdır ve salt vekil çıkarmaya endeksli bakış açısıdır. Günübirlik ve geçici çıkarları uzun vadeli stratejik çıkarların önünde tutan dar bir yaklaşımdır.
CHP vekil çıkarır diye, boykot etme sandığa git oy kullan diyemeyiz. Tersine devrimci taktik gereği boykot ederiz; boykot düzeni yıkar diye de boykotu benimsemeyiz. Ama sınıf tutumu, tavrı ve duruşu adına, göreli süreç ve anda hiçbir maddi kazanım sağlayamasak da, hatta geçici olarak pratik kaybımız da olsa, boykot tavrı doğrudur. Kazanım ve kaybın ne olduğu doğru saptanmalıdır. Aksi halde anlık çıkarlar peşine takılır stratejik çıkarları yitiririz; stratejik politikayı reel politikaya kurban ederiz;  büyük çıkarları küçük çıkarlara feda ederiz; reformları devrime tercih ederiz…  Anda hiçbir fayda sağlamayan ama geleceğe miras bırakan tavrı, anda maddi ve göreli kazanım sağlayan ama geleceğe tasfiye bırakan tavra-taktiğe yeğ tutarız. Kuşkusuz ki, Kürt ulusunun demokratik taleplerini ve mücadelesini destekler ve daha ileri haklar elde etmesini benimser-isteriz. Ama bunu, Türk parlamentosuna birkaç vekil göndermesine verilen ya da verilmeyen destekle sınav etmeyiz.
Dahası, salt “Boykot tavrı CHP’ye yaradı” gerekçesiyle boykot tavrını mahkûm edersek, boykot etmediğimizde de seçimler şahsında gerici faşist düzen kitleler nezdinde meşrulaştırılmış ve devlet kazanmış olur; devletle hâkim sınıflara yaramış olur seçimlere katılma taktiği. En hafifiyle yasalcı reformist eğilim ve tasfiyecilik kazanmış, onun işine yaramış olur. Peki, buna ne diyeceğiz? Boykot CHP’ye yaradı ise, seçime katılmak tasfiyeciliğe, reformizme, en önemlisi de düzene yaramadı mı? Nasıl bakılırsa bakılsın, “Boykot tavrı CHP’ye yaradı” söylemi, yüzeysel bakış açısıyla sarf edilmiş basit bir söylemdir. Pragmatizme hapsolmuş sığ bir görüştür. Bu söylem bilimsel tutum, ideolojik bakış ve stratejik yaklaşımdan kesinlikle yoksundur.  “Boykot CHP’ye yaradı” diyen anlayış yeni demokrasi güçlerini günah keçisi olarak gösteren anlayıştır. CHP’nin Dersim’de büyük oy alması veya BDP’nin vekil çıkaramamasının günah keçisi boykot ve yeni demokrasi güçleri değildir-yapılamazlar.  Kılıçdaroğlu faktörünün bu sonuçlarda rol oynadığı açıktır. Feodal değer yargıları, Dersimlilerin Kılıçdaroğlu’nun peşinden CHP’ye büyük oy vermesinin asıl nedenidir. CHP’ye verilen oy potansiyeli gözler önüne getirildiğinde en geniş tabandan CHP’ye oy gittiğini göstermektedir. CHP’ye giden bu oylara bizlerin de ulusal hareketin de geniş taban kitlesinden oyların dâhil olduğu açıktır.  Bu durumda, özellikle ulusal hareket cephesinden yapılan eleştirilere binaen söyleyelim ki, hataları hep dışarıda arama ve hep dışımızdakileri suçlama yerine, biraz da kendi hatalarımıza bakmamız daha doğru olacaktır.
Dolayısıyla, “Boykot CHP’ye yaradı” diyerek boykot tavrını mahkûm etmeye kalkmak ve yeni demokrasi güçlerini sorumlu tutarak suçlamak yersiz olduğu kadar, akla hakarettir de.

Çifte standartçı eleştirel tutum ve Dersim gerçeğini göremeyen hatalı tutum
Her şeye karşın söylenmelidir ki, eğer yeni demokrasi güçleri seçimlere katılmış olsaydı kuşkusuz ki Dersim’deki sonuçlar farklı olurdu. Bu anlamda boykot tavrı, objektif olarak seçim sonuçlarına etki yapmıştır. Bu etki BDP’nin vekil kaybetmesiyle ilişkilense de, esasta boykot iradesi olarak tasfiyeciliğe ve düzene karşı bir duruş anlamı taşımaktadır. Niyetten bağımsız olarak ve bağımsız irade ve tavır gereği dengeler değişmiş, CHP düzen içi yarışı geçici olarak kazanmıştır. Boykot inisiyatifinin ayrışması ile birlikte, geri kalan oyların düzen partileri ile BDP arasında paylaşılması olanaklı olmuştur ki, bunda da düzen partisi CHP başarılı çıkmıştır. Boykot oyları çıkarıldığında, diğer oylarda BDP gereken oyu alamamış, bilakis fazla oyu CHP almıştır. Bağımsız devrimci irade olarak geliştirdiğimiz devrimci taktiğimiz olan boykotu, BDP vekil çıkarıp Türk parlamentosuna gönderemeyecek diye değiştiremezdik. BDP’nin CHP’ye veya Türk hâkim sınıflarına karşı başarılı olmasını elbette ki isteriz. Fakat bunun için devrimci siyasetimizden taviz veremeyiz. Ulusal mücadelenin demokratik mücadelesini desteklemek, onu seçimlerde desteklemeye indirgenemez. Seçimler meselesi salt ulusal hareketin desteklenip desteklenmemesinin bir sınavı ve ölçüsü değildir. Seçimler, günün şartlarında faşist düzenin kitleler nezdinde güven tazelemesi ve tasfiyeci süreci derinleştirerek devrimci hareketi yasal zeminde eritme gibi bir özellik taşımaktadır. Bundandır ki, bu şartlarda seçimleri boykot edip devrimci duruşu güçlendirmek vazgeçilmez devrimci bir taktikti.
Anlık sonuçları nasıl olursa olsun, bu devrimci duruşun temsil edilmesi büyük bir ihtiyaçtı. Devrimci strateji ve taktiğe salt anlık geçici kazanımlar gözüyle bakılamaz. Devrimci strateji ve taktiğe sadece düzen içinde belli hakları kazanmayla sınırlı bir araç olarak bakılamaz. Böyle bakanlar bütünü parçaya feda edenlerdir. Uzun vadeli gerçek çıkarları kısa vadeli geçici çıkarlara peşkeş çekenlerdir. Devrimci faydacılar değil, burjuva pragmatistlerdir. Böyle bakanlar reformları amaçlaştıran ekonomistlerdir. Böyle bakanlar düzen içi iyileştirmeleri devrime tercih eden yasalcı reformistlerdir. Böyle bakanlar düzeni mükemmelleştirme amacını geçmeyenlerdir.   
BDP ekseninde yapılan değerlendirmelerde Dersim öne çıkarılıp eleştiri adına ağır itham ve saldırılara tabi tutulmaktadır. Eleştiri sınırlarını geçen hakareketler içeren değerlendirmeleri yadırgıyoruz. Bundan da önemlisi tutarsızlık şurada ki, diğer Kürt illerindeki durum göz ardı edilmektedir. Eğer bir “ihanet”, kendini inkâr ve özünü ret varsa, bu sadece Dersim ile sınırlı değil, AKP’ye bonkörce oy ve vekil veren genel Kürt illeri için de geçerlidir.  
Elbette Dersim’in CHP yanlı tutumu eleştirilmesi gerekendir. Ama aynı şey Diyarbakır’dan, Urfa’ya kadar birçok Kürt şehri için de geçerlidir. Dersim’in yaşadıkları ağırken, tüm Kuzey Kürdistan’ın yaşadığı da bir o kadar ağırdır. Yani, Dersim’in CHP’ye oy vermesi kötü ama Kürt illerinin AKP’ye oy vermesi olağan mıdır? O halde neden sadece Dersim yadırganıp hakarete tabi tutuluyor? Kaldı ki, verilen oylardan dolayı kitleleri suçlamak anlamsız ve tamamen duygusal tepkidir. Dahası, Dersim’e yapılan haksız eleştiri ve saldırılar esasta başka adrese yönelmektedir. Dersim’in ayrıcalıklı eleştirilere maruz kalmasının kapalı anlamı ve ifadesi budur. Aksi halde eleştiride çifte standart uygulanmazdı.
BDP adına söylersek; başarısızlıklarımızın sebeplerinden kendimizi sorumlu tutmamız daha doğru olacaktır.
Dersim’in devlet karşıtı kimliğe sahip olduğu genel olarak doğrudur. Bununla birlikte geniş kitlesi ulusal hareketi de, büyük oranda ve bütünlüklü olarak benimsememektedir. Buradan çıkan sonuç şudur: Dersim sınıf hareketine daha yakındır ve büyük kitlesi somut olarak yeni demokrasi güçlerini kanıksamış durumdadır. CHP’ye büyük oy vermesi bu gerçekle çelişir gözükse de, Dersim kitlesinin yeni demokrasi güçlerine yakın olduğu savını çürütmez. Ki, CHP’ye oy vermesinin, yukarılarda açıkladığımız gibi belli özgün sebepleri vardır. Bunlar; geniş Dersim kitlesinin CHP’yi sol parti görmesi, Kılıçdaroğlu faktörü, feodal değer yargılarının seçimlerde etkili olması, CHP yerel temsilcilerinin aşiret desteğiyle oy toplayabilmesi, kötünün iyisi olarak tercihte bulunmaları ve ulusal hareketin Dersim kitlesine karşı doğru yaklaşmaması veya belli hatalar yapmış olması, özellikle yeni demokrasi güçlerine karşı olumsuz pratikleri gibi sebepler, Dersim kitlesinin seçim tercihlerindeki başlıca sebeplerdir. Şu da söylenmelidir ki, Dersim halkının yeni demokrasi güçlerinin genel anlamda yakın olduğu ne kadar doğruysa da, bu yakınlık sağlam bir örgütlülüğü, tam bir tesir ve nüfuz anlamına gelmemektedir. Kendiliğinden ve nispeten gevşek bir taraftarlık durumu egemendir. Dolayısıyla, yeni demokrasi güçlerinin Dersim kitlesi üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu doğru olmakla birlikte, her durumda ve mutlak bir inisiyatifinden bahsedilemez. Boykota karşın, CHP’ye verilen oylar bunu tanıtlamaktadır. Her şeye rağmen Dersim halkının yeni demokrasi güçlerini kucakladığı kabul edilmelidir. Ki, bu durum, kesintisiz sayılabilir mücadele pratiği ve gerilla savaşında verilen bedeller göz önüne alındığında son derece anlaşılırdır.
Ulusal hareket Dersim’in yeni demokrasi güçlerine yakınlığını bildiği için, Dersim adına yürüttüğü eleştirileri Dersim üzerinden yeni demokrasi güçlerine yollamaktadır. Hatta ulusal hareket çevresinden açık biçimde MLM’lere ve Yeni Demokratik güçlere saldıran eleştiriler yükselmektedir. Ki, Ahmet Kahraman isimli Özgür Politika gazetesi yazarının ağır saldırı ve karalamaları bunun açık örneğidir. A. Kahraman’ın söz konusu saldırıları en hafif deyimle son derece çirkin, sorumsuz, şuursuz ve aymazcadır. Dersim halkı bu saldırıları gördükçe ulusal harekete karşı mesafesini koruyacaktır. Otoriter, baskıcı ve kaba yöntemlerle sindirilemeyecek önemli bir dinamiktir Dersim halkı. Zor ve haksızlığa dayalı otoriteye başkaldırma ruhu, demokratik bilinci ile birlikte, tarihsel tecrübe ve geleneğinden edindiği bir özellik olarak doğasında vardır.  
Dersim’in doğru anlaşılması gerekir, ancak her şeye karşın Dersim halkı CHP’ye oy vererek, demokratik bilinç ve tarihsel belleğine aykırı davranarak kendisine haksızlık yapmıştır. Çünkü Dersim halkı boykot tavrını etkili olarak ortaya koymadığı gibi, ezilen Kürt ulusunun siyasi partisi ile faşist düzen partisi CHP arasındaki tercihte; ezen egemen Türk ulusunun komprador partisini ezilen mazlum ulusun partisine yeğ tutmuştur.
Son bir söz: Boykot tavrının örgütlenmesi yeterli zamana yayılarak ve topyekûn bir çabayla yürütülemese de, yeni demokrasi güçlerinin başarılı bir çalışma yürüttüğü ve Dersim somutunda önemli bir boykot iradesinin ortaya konduğu teslim edilmelidir. Dersim kitlemizin esasta boykot tavrına riayet ettiği genel olarak görülmüştür. Dersim’deki boykot oranı küçümsenemeyecek bir başarıdır.

 
Share