Perspektif - Diğer Yazılar

next
prev
Yaklaşan seçimler ve devrimci taktik politika

Komprador düzenin her genel seçim serüveni istisnasız olarak aynı ana döngüyü takip eder… Bir kez daha hakim sınıfların hangi kesiminin (hangi kliğin) halk kitlelerini ayakları altına alıp ezeceğine karar verilecektir. İktidar pastasından aslan payını hangi komprador bürokratik burjuva klik kapacaktır; hangi klik devlet bürokrasisini klik iktidarı ve bencil çıkarları için manivela edip egemenliğine alarak sömürü imtiyazları için kullanacaktır.

Tasfiyeci süreci stratejik devrimci duruşla göğüslemenin seçim taktiği  Boykot Tavrıdır!
2011 yılı Haziran ayında yapılacak olan genel seçimlere aylar kaldı. Düzen partileri seçim propagandalarına zımni veya açıktan start vermiş durumdadır. Egemen sınıfların seçim planları, stratejileri, taktikleri ve bunlara bağlı çalışmaları alenen izlenmekte veya bilinmektedir. Yazımızın akışı içinde bunlara değineceğiz. Ama seçimler süreciyle alakamız yalnızca egemenlerin ne yaptığı, ne amaçladığıyla sınırlı olamaz. Burjuva seçimlere karşı sınıf tavrımız, taktiğimiz ve görevlerimiz nasıl biçimlenmeli sorusu, yanıtlayacağımız asıl temadır.
Yapılacak genel seçimlere ilişkin izlenecek devrimci politika ne olmalıdır? Bu politikanın stratejik ve taktik dayanakları nelerdir, sürecin doğruladığı taktik siyaset nasıl ele alınmalı, bu taktiğin tespit edilmesinde rol oynayan nedenler nelerdir ve proleter devrimci tavır nasıl biçimlenmelidir? Bu sorular stratejik duruşa paralel olarak vücut bulan devrimci politikanın taktik mecrada yükselen iskeletinin eklemleri olacaktır. Bu iskeleti açığa çıkarmak için nesnel zemini tarif ederek başlamak doğru olacaktır.
Burjuva seçimlerin genel anlamı ve somuttaki amacı
Kaba burjuva parlamenterizmi ile maskelenmiş faşist düzenin istikrarsızlığına bağlı olarak, genellikle “erken seçim” biçiminde tezahür eden ama rutin peryotlarla oynanan demokrasicilik oyununda yeni bir sahne daha sergileniyor. Seçimlerin baş aktörleri Türk komprador hakim sınıflarının siyasi partileri olan AKP ve CHP iken; MHP kemikleşmiş oy tabanını korumaktan aciz olarak, DP ise son kongresinde genel başkanlığına seçtiği N. Kemal Zeybek ve Halkın Sesi Partisi (HAS Parti) de Numan Kurtulmuş ile çıkış yapma iddiasıyla seçime hazırlanıyorlar. BDP Kürt ulusal kimliği itibariyle kendi cephesinden seçimlerin ayrı bir aktörü ve özgün halkasını ifade ediyor. Kendi zemininde esas olarak rakipsiz adaydır. Geriye kalan irili-ufaklı düzen partileri(“Kızıl Elmacı” milliyetçi-şoven, gerici-faşist ittifak olan İP dahil) ile devrimci sınıf kökeninden demokratik ve reformist zemindeki yasal partilerin (ÖDP, EMEP, ESP, TKP, SDP, HAK-PAR vs.) ise, dağınık kalıp blok olarak seçime katılmadıkları taktirde ve özellikle mevcut durumda ciddi bir varlık gösteremeyecekleri söylenebilir.
Seçimlerin esasta iki ana sınıf cephesi vardır. AKP, CHP, DP, MHP ve diğer gerici faşist düzen partileri bir cephede; Kürt ulusal hareketi siyasi partisi ile devrimci sınıf katmanlarına mensup (yasal-demokratik, reformist ve illegal devrimci) partileri ikinci cephededir. Bu ikinci cephe kendi içinde iki farklı stratejik ve taktik eğilimle ikiye ayrılır. Bunlardan, komünist ve devrimci tavır parlamento-seçimlerini taktik mücadele biçimleri değerinde görürken; demokratik cephede yer alan yasalcı-reformist eğilimler ise stratejik değerde ele almaktadırlar.
Kısacası seçimler, bir taraftan burjuva düzen partileri arasındaki siyasi iktidar dalaşının arenası olacak ve burjuva tercih bu düzen partileri arasında yapılacaktır; diğer tarafta ise, düzen partilerinin dışında Kürt ulusunun siyasi partisinin damga vurduğu irade ve demokratik eksendeki tercih ile parlamenterizm karşısındaki stratejik ve taktiksel duruşla komünist devrimci tavrın temsil ettiği alternatif irade olarak üçüncü cephe gündemde olacaktır. Ki, komprador bürokratik burjuva ve büyük toprak ağaları sınıf cephesine karşı, alternatif sınıf duruşu esasta komünist devrimci tavırda billurlaşmaktadır.
Peşinen söyleyelim ki seçimlerin neticesi, ABD emperyalizmi ile Türk hakim sınıfları arasında gizli anlaşmalarla ve efendi-uşak ilişkisi içinde sağlanan konseptle, koalisyon hükümetine geçilmesi şimdiden uygun görülerek çözüme bağlanmış denebilir ve hatta (daha iddialı konuşarak) bu sonuç şimdiden kararlaştırılmıştır dersek kehanette bulunmuş olmayız. Zira, oluşturulacak hükümet veya iktidarlar esasta emperyalist güçlerin (esas olarak ABD’nin) nüfuzundan bağımsız olamayacağı gibi, yürürlükte olan emperyalist projenin sürdürülmesi de bir koalisyon hükümetini şart koşmaktadır. Bu kesin olmayan bir öngörüdür ve bu öngörünün yeterli kanıtları vardır; tüm gelişmeler bu savı (koalisyonun kurulacağını) doğrulamaktadır.  Eldeki verilere göre, AKP-CHP koalisyonu güçlü olasılıktır. Bütün bunların en büyük delili; ABD emperyalizminin TC devleti veya hakim sınıflarına dikta ettiği devletin yeniden yapılandırılması sürecinin başarılı olarak yürütülmesinin zorunluluğunda yatmaktadır. CHP üzerinde gerçekleştirilen operasyonlar ve CHP’nin diriltilmesi için verilen hatırı sayılır uğraş da onu hükümete taşıma hazırlığının başka bir göstergesidir. Uluslararası tekelci sermaye güçleri ulusal pazarlarda kendi çıkarlarını en iyi düzeyde temsil eden iktidarı tesis edecektir. Uşaklık ilişkisiyle ipleri emperyalizmin elinde olan yerli egemen sınıfların buna karşı koyma şansı gerici sistem şartlarında mümkün değilken, buradaki dengeleri esas olarak emperyalist güçler ve sermaye belirlemektedir. Seçimlerin bir demokrasi oyunu olduğu gerçeği esasta bu girdaptan çıkar.
Evet, AKP iki dönem büyük bir çoğunlukla tek başına hükümet olmayı başarmış, belli bir siyasi istikrar yakalamış (seçimlerin zamanında yapılması bu istikrarın bir göstergesidir) ve şimdi de tek başına iktidar olmaya yeterli oyu alabilir. Dolayısıyla tek başına hükümet kurabilir. Fakat bunun devletin yapılandırılması projesinin yürütülmesi için yeterli bir hükümet olmadığı ve olamayacağı, referandum sonuçlarıyla da, yaşanan toplumsal kutuplaşma ve gelenekçi Kemalist ve tüm faşist ırkçı-milliyetçi cephenin muhalefetiyle sürecin fiilen engellenmesi-başarısızlığa sürüklenmesi, en azından geciktirilmesiyle de ortaya çıkmıştır; bu bir realitedir. Dolayısıyla koalisyon hükümeti en uygun çözüm olarak kararlaştırılmıştır. Bu belirlemelerden hareketle; “madem seçimlerin sonucu belli, hatta koalisyonun nasıl kurulacağı bile belli ise, çabamız boş ve gereksizdir” diye düşünülebilir. Biz bu düşünceye katılmamakla birlikte, bilakis bu durumun komünist ve devrimcilere daha keskin, daha berrak görevler yüklediğini düşünmekteyiz. Maddi sonuçlar değil; asıl önemli olan halklarımızı hedefleyen gerici oyun ve saldırılar karşısındaki sorumluluk ve sınıf tavrıdır; devrimci alternatifin doğru ilke ve taktiklerle pratik örgütlenmesini hedefleyen devrimci duruştur!
Komünistlerin seçimlere ilişkin tavrı ve somut koşullarda benimsiyecekleri taktik politikanın ne olacağı şüphesiz ki önemli bir sorudur. Bu sorunun yanıtı, parlamento ve seçimlere stratejik yaklaşım ile bu stratejik duruşa hizmet eden taktiğin açığa çıkarılmasıyla tespit edilmek durumundadır. Taktik ile stratejinin diyalektik ilişkisi atlanamaz ve bu ilişki somut şartların dışında keyfi analitikle mütala edilemez. O halde stratejik duruş ve tavır, somut şartları gözeterek taktik tavra dönüşmek zorundadır. Tersinden de taktik politika stratejik duruşa bağlanmak, onun tipiklerine göre biçimlenmek zorundadır. Proleter devrimci politikanın seçimlere dair taktik-stratejik saptamalarına geçmeden önce; gerici egemen sınıfların göstermelik parlamenter sistem seçimlerinin ne anlama geldiği, işlevinin ne olduğu ve benzeri hakkında birkaç not düşmek yararlı olacaktır. Proleter devrimci politikanın şekillendiği zemin ve tavrını biçimlendiren gerekçeler bütünü, ancak parlamento-seçim ve işlevleri-anlamları çemberindeki bu çerçevenin fragmanlarını sunmakla daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Seçimleri iki ayrı açıdan okumak mümkündür. Birincisi biçimsel boyutta yansıyan hali; ikincisi ise stratejik temelidir. Her ikisinde de burjuva düzenin kutsanmasının derin izleri ile komprador ve büyük toprak ağası sınıf kliklerinin iktidar imtiyazına dair ana gayesi vardır. Ve tabii ki, özel mülkiyet iştahının dayanılmaz iktidar hırsıyla koşullanan kokuşmuş burjuva ahlakın olağan yansımaları bunu takip etmektedir.
Alışılagelmiş seçim hileleri, alışılagelmiş mizansenler ve alışılagelmiş iktidar dalaşlarıyla seyreden bol demokrasi, insan hak ve özgürlük vaatleri… Her defasında bakırı kalaylarcasına cilalanmış, neredeyse aynı tümcelerle tekrarlanan bildik teraneler… Komprador bürokratik burjuva klik partileri-sözcüleri arasında karşılıklı küfürleşmeler, restleşmeler ve çirkeflikler… Halkçılık popülizmi, özgürlük ve demokrasi adına ahkam kesmeler… Yoksulluğun aşağılayıcı onursuz rüşvetlerle sömürülmesi ve oyların satın alınması, çalınması… İşte seçimlerin tanıdık biçimi bu manzaralarla izlenir.  

Teşhir olmuş yüzlerin teşhir olmamış veya daha az teşhir olmuş yüzlerle değiştirilmesi, devlet iktidarı erkinin siyasi sözcülerinin “halkın oyuyla seçilme” formalitesi ve parlamento denen ahırın halka çare olarak sunulup, düzen partileri şahsında devlete güvenin tazelenip pekiştirilmesi… Demokrasi oyunu ile peçelenen faşist düzenin bekası için halkın kandırılarak sandık başında oyalanması… Sömürü ve zulüm çarkının hangi komprador kesim tarafından bir dönem kontrol edeceğinin kararlaştırılması… Hükümet etmenin el değiştirmesi veya el değiştirmeden devamının onaylanması… Gerici faşist düzen ve iktidarların meşrulaştırılması ya da ömrünün uzatılması… Halkı aldatmak suretiyle oylarını almak ve halkın oylarıyla alınan yetkiyle takrar halkı ezip sömürmek, halk düşmanlığında sınır tanımamak… Aralarındaki iktidar dalaşında halkı bencil çıkar ve iktidar emelleri uğruna riyakarca kullanmak, halkı ezmek için halktan oy istemek… Burjuva seçimlerin aşağılık fonksiyonu burada toplanır… İşte burjuva parlamenterizmi altındaki seçim düzenbazlığının tarihsel işlevi, özü ve en gerçek anlamı-hükmü budur. Bu da seçimlerin stratejik arka planı ya da ana amacıdır.

Faşizmin yüzündeki peçe parlamento

Türk hakim sınıflarının parlamentosu şeklen(ama sadece şeklen) burjuva parlamenterist sistem olup, özünde faşist diktatörlükten bozmadır; faşizmi maskelemekle ünlüdür. Sisteme dair kararlar kapalı kapılar ardında emperyalizmin buyruklarına uygun olarak devlet erkine sahip olan komprador güçler tarafından alınarak, kompradorların meclis ahırında  halkın gözünü boyamaya dönük formel oylamalar sonrası onaylatılarak meşrulaştırılırlar. Parlamentoda yürütülen tartışma ve oylamalar formalite icabıdır; zira kararlar ve uygulanacak politikalar emperyalist kurum-kuruluşlar tarafından belirlenip MGK’da mühürlenmiştir. Ordunun siyaset dışına çekildiği kanısı yanılgıdır. Siyasete müdahale eden, ultimatomlar veren, tehditler savurup siyasi vazifeler üstlenen, yeri geldiğinde muhtıralar veren ordunun siyasetin göbeğinde olduğu saklanamaz. Onlarca darbe girişiminin ifşasından açığa çıkan gerçek; ordunun siyasetteki rolüne işaret ederken, faşist darbelerin tarih olduğu iddialarını da yalanlar durumdadır. Darbe eğilimi ortadan kalkmış değil, ama günümüzde emperyalizmin-ABD‘nin TC’nin önüne koyduğu konsep başta olmak üzere ve bu konsepte bağlı olarak oluşturulan yeni iktidar(ın)a karşı darbenin yapılmasını engelleyen fonksiyon olarak da beslediği ve tahakkümünün tesisinde maşa olarak kullandığı temsilcisi durumundaki klik iktidarda inisiyatif kazanarak güçlendiği için somut darbe girişimleri önlenmektedir. Bu anlamda demokratikleşme-sivilleşme-darbeler döneminin kapanması-parlamenter sistemin gerçek burjuva demokratik temellere oturduğu, yani parlamenter sistemin egemen olduğu iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. Burjuva klikler arasındaki oluşan mevcut statüler-güç dengeleri parlamentonun fırlatılıp atılmasına izin vermediği için bu eylem gerçekleşmemiştir. Bu durum parlamenter yönetimin stratejik bakımdan egemen olduğu anlamına gelmez. Öte yandan hakim sınıflar gerçek yüzlerini parlamento maskesi altında saklamayı bilinçli bir tercih ve ihtiyaç olarak görmekte; bu biçim altında yönetmeyi çıkarlarına uygun gördükleri için parlamentoyu muhafaza etmektedirler. Ancak bu, gerektiğinde parlamentoyu fes etmeyecekleri anlamına gelmez. Parlamento, hakim sınıflar için bir peçe ve halk kitlelerinin aldatılıp oyalanması işleviyle kullandıkları bir araçtan ibarettir. Faşizmi peçeleme aracı olmakla kaba ve uydurma olmayı geçmeyen parlamento, gerici egemen sınıfların istediklerinde fırlatıp bir kenara attıkları bir oyuncaktır. Bu eğreti-oyuncak parlamento yeteneğiyle oynanan oyunlardan biri seçim düzmecesidir.
Halk kitlelerini yalnızca bir oy deposu olarak gören gerici hakim sınıfların seçimler oyunundaki bayat repliği, demokrasi havariliğine çıkma ve hiçbir zaman yerine getirmedikleri-getirmeyecekleri boş vaatler nakaratıdır. Seçim klasiği olarak tekrar eden bu demode taktikle vaatler torbasının ağzını bonkerce açıp, yağmur gibi sahte sözler yağdırıp, bu yolla halk kitlelerini aldatıp peşlerine takma hilesi, burjuva mantığın tabi uzantısı olarak bu seçimlere doğru yaklaşırken de sahnelenmektedir. Halkçı-popülist demogoji ve sahte demokratik söylemler her zaman olduğu gibi, bu seçimler döneminin de popüler değerleri ya da araç ve argümanları olarak halk kitlelerinin manipüle edilmesi için kullanılmaktadır. Yaratılan bu manipülasyonla, tek tek klikler oy avcılığı veya dilenciliğiyle sırtlarını sağlama almaya çalışmakla birlikte, esasta da halk kitleleri düzen partilerinin desteklenmesi suretiyle düzene bağlanmakta ve hakim sınıf partileri şahsında devlete güvenleri tazelenmektedir. .
Seçimlerin en özlü anlamını şöyle ifade etmek mümkün:

Komprador düzenin her genel seçim serüveni istisnasız olarak aynı ana döngüyü takip eder… Bir kez daha hakim sınıfların hangi kesiminin(hangi kliğin) halk kitlelerini ayakları altına alıp ezeceğine karar verilecektir. İktidar pastasından aslan payını hangi komprador bürokratik burjuva klik kapacaktır; hangi klik devlet bürokrasisini klik iktidarı ve bencil çıkarları için manivela edip egemenliğine alarak sömürü imtiyazları için kullanacaktır; hangi klik devlet iktidarını elinde tutan egemenlerin siyasi sözcülüğünü üstlenmeyi hak edecektir; emperyalist sermayenin memuriyetini hangi kesim yürütecektir, hangi klik ülkeyi tekellere peşkeş çekmenin karşılığında kasasını dolduracaktır; talan, hırsızlık, sömürü ve zulmün şampiyonluğunu hangi klik üstlenecektir; emperyalizmin uşaklığında hangi klik başa geçecek ve yerli-yabancı büyük sermayenin, uluslar arası tekellerin çıkarlarını hangi klik temsil edecektir; siyasi inisiyatif hangi komprador bürokratik burjuva kliğin elinde toplanacaktır; işte genel seçimler komedisinde bütün bunlara karar verilecektir.

Devrimci politika açısından seçimlere bakış

Yukarıdaki özetlemeden sonra, bu seçimlere has olan özgün muhtevaya dair  bir noktanın daha altını çizmek gerekli, zorunlu bir ihtiyaçtır. Bu seçimler rutin seçimlerin temel karakterini taşımakla birlikte; özü devletin yeniden yapılandırılmasına dayanan emperyalist tasfiye sürecinin yürütülmesi hedefiyle yeni bir hükümet-iktidarın oluşturulması bakımından dönemsel olarak özel önem kazanmaktadır. Yani bu seçimlerle kurulmak istenen hükümet; emperyalist tasfiye sürecini derinleştirip yürütme görevini üstlenecektir; bu planın özel hükümeti olacaktır. Devletin yeniden yapılandırılması sürecinin önündeki engelleri düzelterek süreci yürütecek, dolayısıyla da devrimci hareketi tehdit eden tasfiyeciliği daha da derinleştirecek bir hükümet formülü bu seçimlerle gerçekleştirilmiş olacaktır. Bütün bunlardan hareketle, seçimlere ilişkin politika ve tavır tasfiyeciliğe karşı duruş anlamına da gelecektir. O halde proleter devrimci çizgi seçim taktiğini stratejik duruş ve argümanlarla inşa etmeyi göz ardı edemez, tasfiyeciliğe karşı stratejik tutumdan bağımsız olarak kurgulanamaz-kurgulayamaz.
Proleter devrimciler amaç ve ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla devrimci uğraşlarına hizmet eden her türlü mücadele biçimini kullanır, örgütlenmelerinde her türlü uygun araçtan yararlanırlar. Araç-amaç ilişkisini titizlikle gözetirler. İlke olarak hiç bir mücadele biçimini reddetmeme formülasyonu bu zemine oturur, anlam kazanır. Devrimci stratejilerine hizmet eden bin bir taktik politikanın kullanılmasından sakınmaz, bilakis büyük önem atfederler. Parlamento ve seçimlere yaklaşımını da bu ana görüşlerine bağlı olarak düzenlerler. Komünistlerin parlamento ve seçimleri nasıl ve hangi taktikle kullanacakları mütala edildiğinde, seçimlere katılma/seçimleri boykot etme şeklinde iki biçim ön plana çıkar. Bu iki taktikten hangisinin kullanılacağı veya hangisinin isabetli olacağı ise, tamamen somut şartlara, siyasal gelişmelere, devrim ile karşı-devrimin içinde bulunduğu durum ve koşullara, içinde bulunulan sürece ve hepsinin toplamında hangi taktiğin devrimci çalışmalarımıza yarar sağlayacağının objektif ya da nesnel olarak açığa çıkarılmasıyla doğru tespit edilebilir.
Seçimlerin stratejik bakımdan gerici karakterine karşın, komünist devrimciler; toplumsal kitleleri ilgilendiren, siyasi gündem olarak kitleleri kavrayan, onları yoğun tartışma atmosferi içine çeken ve halkın yaşamını bizzat etkileyen seçim gibi bir siyasal sürece kayıtsız kalamazlar. Dahası, seçim minderini hakim sınıflarla hesaplaşmanın bir parçası olarak kullanırlar. Seçimler zeminini nasıl kullanacakları ise, tamamen taktik bir sorun olup, katılma ya da boykot taktiği olmak üzere her iki biçimde de devrimci ajitasyon-propaganda aracı olarak halk kitlelerinin bilinçlendirilmesi ve gerici düzenin teşhir edilmesi açısından ele alırlar. Nitekim her sınıf kendi penceresinden perspektif sunarak kitlelerin dahil olduğu bu eylem veya siyasi sürece müdahalede bulunur. Hakim sınıfların halk kitlelerin önüne sürdüğü bu oyunu önemsiz sayarak devrimci gündemimizin dışında göremeyiz. Halk kitlelerini ilgilendiren her meselede, devrimci politikayla müdahil olmak ve karşı-devrimci sınıfların amaçlarını teşhir edip kitlelere gerçekleri açıklamak siyasi mücadelenin temel bir muhtevasıdır. Gerici siyasi süreçlere karşı komünist devrimci politikanın geliştirilmesi ertelenemez görevdir. Seçimler süreci, kitlelerin hakim sınıflar tarafından yoğun bir şekilde kuşatmaya aldığı canlı politik atmosferdir. Komünist ve devrimciler hiçbir gerekçeyle kendilerini bu atmosferden tecrit edemezler. Bilakis tarihsel misyonlarına uygun olarak geliştirdikleri politikalarla, devrimci sınıf cephesinden söz konusu siyasi sürecin öznesi-belirleyen inisiyaatifi olmaya çalışırlar. Seçimler süreci de komünist devrimci politikanın nüfuz etmesi gereken kitlesel zeminlerden biridir. Dolayısıyla devrim ile karşı-devrimin çatışması tüm keskinliğiyle burada da komünistler tarafından omuzlanmak ve temsil edilmek durumundadır. Ama hangi taktikle ve nasıl? Bütün mesele budur.
Proleter devrimci bakış açısı, kesinlikle parlamenterizm ile parlamentodan bir kürsü olarak yararlanma taktiğini bir birinden ayırır. Komünist devrimcilerin parlamentodan stratejik bir beklentileri olamaz. Komünist devrimci tavır, parlamenterizmi reddetmekle birlikte, parlamentodan yararlanma taktiğini benimser; parlamento ve seçimlere girmeyi ilkesel olarak reddetmez. Parlamentoyu taktik yönelim esasıyla kullanır, stratejik bir araç ya da mücadele biçimi olarak ele almaz. Parlamento ve hakim sınıflar ile düzenlerinin teşhir edilmesini bu taktiğinin esasına oturtur; bu amaçla parlamentoyu bir araç olarak devrim mücadelesinde kullanmayı benimser. Burjuva parlamentosu tarihsel olarak miadını doldurmuş olsa da politik olarak fonksiyonunu korumaktadır. Yığınlar öyle ya da böyle sandık başına gidip oy kullanmakta, şu veya bu düzen partisini desteklemektedirler. Parlamento (ve seçimler) objektif olarak halk kitlelerini oyalama işlevini sürdürmekte ve onları düzen içinde tutan bir fonksiyon olarak rol oynamaktadır. İşte bu durum komünist ve devrimcilere parlamentonun teşhir edilmesi görevini en etkili yollarla yürütme sorumluluğunu yüklemektedir. Devrimci sınıf alternatifinin yükselmesi veya güç olması durumunda halk kitlelerinin bu alternatifle birleşmesinin zemini güçlüdür.
Komünistler parlamento seçimlerine girerken, bilinçli veya bilinçsiz olarak, asla onu meşrulaştırma, halk kitlelerine umut olarak sunma, halk kitlelerinin arayışlarını parlamento ve seçimlere yönlendirme aymazlığına düşemezler. Bunun gibi, burjuva parlamenter sistemin mükemmelleştirilmesi veya bu mekanizmanın içten iyileştirilmesini de hedeflemezler. Bunun tersi, kendini inkar ve red demektir. Dolayısıyla parlamento ve seçimler hakkındaki stratejik yaklaşımlarını ve taktik politikalarını da devrimci çizgiye bağlı olarak hasıl ederler.  
Seçimlere girildiğinde buna yön veren fikir; iktidarın bu yolla ele geçirilmesi veya iktidarın zor dışında ele geçirilmesi hayali olamaz-değildir de. Burjuva demokrasisine duyulan güven ve buna inanmak da değildir. Milletvekilleri kazanarak parlamentoda çoğunluğu ele geçirip sistemi bu yolla değiştirme, orayı taktik unsur olarak görmekten öteye vaz geçilmez bir araç olarak görme ve oradan düzenin değiştirilebileceği bilinci değildir. Hatta milletvekili çıkarmaya endeksli veya bu amaca kilitlenmiş bir seçim politikamız da olamaz. Milletvekili çıkarmanın bir sakıncası yoktur ancak, parlamento veya milletvekillikleri geçici olarak kullanacağımız kürsülerdir. Ana amaç düzenin teşhir edilmesi ve siyasi hedeflerimizin geliştirilmesidir. Proleter devrimci yaklaşımın en sağlam fikri, ilkesel olarak hiç bir mücadele biçimini reddetmemek ve bu bakımdan da devrimimiz yararına kullanılabilecek olan ama ilke ve amaçlarımızla uyum içinde olan her aracı devrim çıkarına kullanmaktır. Proleter devrimci politika bunu asla öteleyemez. Somutta da burjuvazinin yasal boşluklarından devrimci örgütlenme ve ajitasyon-propagandamız yararına istifade etmektir.
Komünist ve devrimcilerin siyasi iktidar uğruna mücadelesinde burjuva parlamentosu ve seçimlerine ilişkin en ileri fikri, onları devrimin hizmetinde taktik bir unsur olarak kullanmaktan ileri geçmez. Somut şartlar gerektirdiğinde taktik bir araç olarak ondan yararlanma, ama somut şartlar tersini işaret ettiğinde ise boykot etme tavrını kullanma, onun taktik öneminden ileri gelir. Bütünlüklü koşullar değerlendirilerek her iki taktikten biri kullanılır. Bu taktiklerin her biri doğru kullanıldığı taktirde aynı değerde devrimci amaçlarımıza hizmet eder. Birinin az devrimci, ötekinin çok devrimci taktik olduğu şeklinde bir ayrıma gidilemez. Bu, tamamen somut duruma ve somut duruma denk düşen taktiğin kullanılması yeteneğiyle ilgilidir.
Bir çıkarsama yaparsak; komünistlerin seçimlere ilişkin stratejik yaklaşımı ve seçimlere bakış açısı ile seçimleri kullanma doğrultuları baz alındığında, katılma taktiği ile boykot taktiği arasında özde bir farkı yoktur denebilir. Esasta taktiksel fark vardır. Çünkü, iki taktik politikada da değişmeyen temel yaklaşım, ya da iki taktikte de geçerli olan ana hedef; seçimlerin devrimci ajitasyon-propaganda ve örgütlenmemiz esasıyla kullanılması ve bununla birlikte parlamento da dahil hakim sınıflar düzeninin teşhir edilmesi amacı için kullanılmasıdır. Bu seçenek dışında başka saiklerle seçimlere katılma veya seçimleri boykot etme tavrı izah edilmediğine göre, iki taktik de özünde aynı kapıya çıkar. Bundan, şu veya bu taktiği benimsemenin bir anlamı yoktur sonucu çıkmaz-çıkarılamaz. Her taktik ya da biçim ille de bir strateji veya öze hitap eder. Bu bakımdan taktiğin isabetle seçilmesi ve belli bir stratejiye bağlanması kaçınılmazdır. Dolayısıyla taktiğin ne olduğu sorusu başlı başına önem kazanır. Taktik stratejiye tabi olup uyum göstermek durumunda olduğu gibi, gelişmelerin niteliğiyle beliren somut koşullar taktiğin belirlenmesinde etkendirler. Hangi taktiğin-biçimin ne için kullanıldığı, hangi stratejiye hizmet ettiği, hangi bulgulara dayandığı ve hangi gerekçelerle ele alındığı tayin edici ayraçtır. Bu bağlamda taktiğin-biçimin ne olduğu önemsiz değil, önemlidir. Özünde aralarında uçurumlar olmasa da, biçimde-taktikte izlenen hattın stratejiyle yakın münasebeti nedeniyle, taktiğin K ya da B olması es geçilecek mesele değildir. Her süreç bir stratejiyi ihtiva eder ve bu strateji veya süreç oldukça fazla ve karmaşık biçimlerle-taktiklerle beslenir. Kısacası, her stratejinin bağrında bin bir taktiğin yattığı ve aynı zamanda her taktiğin de belli bir stratejiden beslendiği düşünüldüğünde, taktik politika tespitinin alalede bir şey olmadığı ve taktiğin son derece hayati bir rol olup, izlenecek taktiğin biri değil de öteki olması gerektiğinin de önemi açığa çıkar. Taktik stratejiye hizmet eden etkili bir rol olarak devreye girmelidir. Taktik, referans aldığı strateji ve somut koşullara uygun tespit edilip, pratik politika olarak uygulandığında genel süreçlerin iteneğidir. Bu, taktiğin tespit edilmesinde; stratejik doğrultu ve devrimci duruş ile somut şartların bilimsel bağını kurarak seçicilikle belirlenmesini emreder.
Muhtemel yanlış taktikler stratejik hedeflere dönük çalışmaları zayıflatır ve hatta stratejiyi baltalar. Hatalı taktik politikaların özellikle sistemlilik veya tutarlılık arzettiği durumda, taktiğin stratejiyi kemirmesi kaçınılmazdır. Strateji siyasetlerle-ve politikalarla can bulduğu için, siyesetler sistemli ve genel eğilim olarak yanlış tespit edildiğinde stratejinin giderek dönüştürülmesi ve dolayısıyla da reformist ve benzeri kulvara girilmesi rastlantı olamaktan çıkarak mümkün hale gelir. Bu anlamda taktiğin doğru tayin edilmesi asla küçümsenemez.

Neden Boykot?

Gerici egemenler cephesinden olduğu gibi, proleter devrimci sınıf bakış açısı ve tavrı cephesinden de, seçimlere yaklaşım tarzı ile seçimlerin anlamı ve iç yüzü sunulmuş-aleni durumdadır. Artık, iskelet dediğimiz strateji-taktik bileşkesinin mantıki sonucu olan tavrın, seçim taktiğinin ne olduğunu büyük harflerle yazabiliriz: BOYKOT!
Tek cümleyle formüle edersek; devrimci hareketi yasalcılık şerbetiyle vuran tasfiyeciliğin sinsi tahrifatının gemlenmesi veya tasfiyeci sürecin ideolojik-politik-örgütsel tahribatla yarattığı yıkımın önlenmesi ve devrimci çizgi açısından kırılganlıklar taşıyan söz konusu kritik süreçte, bu sürece alternatif yanıt olan devrimci tavrı ve  nitel stratejik duruşu ayağa dikme ihtiyacı; politik mücadelenin taktiksel bir kesiti olan genel seçimlerde; yasalcılığa, reformizme, tasfiyeciliğe ve her türden düzen içi tercih ve demagojik safsataya karşı devrimci tavrın bendini örmek üzere, ideolojik-politik taarruz ruhuyla siyasi kampanya açıp boykot taktiğini yoğunlaşmış teorik-pratik propaganda temelinde devrimci kuvvetlerle birlikte örgütleyip yükseltmek görevdir.
İkinci cümleyle şöyle destekleyebiliriz; ister devletin niteliği olsun, isterse hakim sınıflar ve bunların siyasi partileri olsunlar, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar gerçek yüzleriyle teşhir olmuştur. Darbe planları, suikast ve cinayetlerle vücut bulan komplo ve entrikalar, generallerinden siyasetçilerine, oradan yazar ve bürokratlarına kadar bilumum camiasıyla devlet erkanının içinde bulunduğu çirkeflikler ve suçlar batağı, ‘‘Ergenekon‘‘ yargılamaları ve buradaki itiraflar ile diğer suç çetelerine yönelik operasyonlarda açığa çıkan gerçekler, bu yargılamalarda yargılanan devlet memurları, askerleri veya unsurlarının itiraflarında ortaya dökülen kirlilikler, asit kuyularından, toplu mezarlarda çıkan insan kemikleri, toprağa depolanmış silahlar, yargı ile hükümet arasındaki açık restleşmeler, kopmrador klik partilerinin dalaşı ve kirliliklerini ortaya dökmesiyle itiraf edilen tarihi gerçekler, Dersim katliamına dair açık itiraflar ile çeteleşmiş devlet kliklerinin açığa çıkan cinayetleri ve hatta kendi asker ve komutanlarını öldürmesi, iktidar üzerine dalaşa tutuşan komprador kliklerin bir birlerinin faşistliklerini beyan etmeleri  ve saymakla bitmeyen suçlar düzeni ve düzen sahiplerinin niteliğini gözler önüne sermektedir. İşleyen bu sürecin devletin teşhirine yol açarak kitleler nezdinde itibar kaybetmesine yol açmıştır. İşte bu seçimlerin önemli bir rolü de bu itibarın yeniden kazanılmasına dönüktür. Devlet ve hakim sınıfların bütün bu kirli ve kokuşmuş yüzüyle açığa çıkıp teşhir olduğu şartlarda, hakim sınıflar düzenini ve dolayısıyla seçimlerini boykot etmekten daha doğru tutum olamaz.  
Önemli olan başka bir konuda şudur: Dünya çapında olduğu gibi, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası bakımından da içinden geçtiğimiz süreç, uzlaşmacı düzen içi yasalcılık eğilimi ve reformist tasfiyeciliğin genel olarak hortladığı karasteristiklere sahiptir. Komünist ve devrimci tarz ya da çizgi ve özellikle silahlı mücadele neo-liberal stratejik saldırılar ile tasfiyeci reformizmin büyük tehdidi altında bulunmaktadır. Ulusal hareket şahsında gelişen ve ülke devrimci hareketini sallayan süreç, stratejik değerde ağır negatif şartları barındırmaktadır. Bu anlamda devrimci duruş zemininde okun sivri ucunu tasfiyeci reformizme doğrultmak anlamlıdır. Boykot taktiğinin bu tavra denk düşeceği veya bu ihtiyaçtan boykot tavrının doğru olacağı açıktır.

Neden boykot sorusunun yanıtı yazının içeriğinde olmasına karşın; bu yanıtı bir kaç paragrafta somutlaştırarak özetlemek doğru olacaktır.  
Bir; devrim ile karşı-devrim arasındaki güç ilişkileri dengesi ve her ikisinin ayrı ayrı durumu genel olarak boykot tavrını doğrulayan ekseri zemindir. Fakat bu zemin kendi başına boykot tavrı için yeterli ve tek neden değildir ya da bu güç dengesinin mevcut olduğu her koşulda boykot taktiği geçerli sayılamaz. Dolayısıyla, bu güç dengesi durumunun diğer şartlarla bağları içinde ele alınması gerekmektedir ve ancak bu toplam içinde bir gerekçe olarak anlam kazanır. Diğer şartlar boykotu desteklediği için güç ilişkisi boykot tavrının haklı bir sebebi olma yerine geçer.
Bu maddede ikinci fakat şudur: maddede işaret edilen ‘‘devrim ile karşı-devrimin durumu‘‘, taktiğin tespit edilmesinde ‘‘güçler dengesi‘‘ şartı kadar yedek bir unsur olmayıp kapsamlı bir muhtevadır. Bu bakımdan güç ilişkisinden öteye daha geniş gerçeği anlatmaktadır ve bundandır ki ‘‘durum‘‘ denen şey taktiğin belirlenmesinde can alıcı kriterdir. Nitekim ayrıntılı izahatte de, özetlenen maddelerde de esas itibarıyla söz konusu ‘‘durum‘‘ açıklanmaktadır.
İki; Türk egemen sınıfları emperyalizmin dönemsel stratejilerine bağlı olarak karşı-devrimci halk düşmanı stratejik bir planlama içinde bulunmaktadırlar. Süreç faşist devletin güncellenmesinin yanı sıra, tasfiyeci reformist özelliğiyle kapsamlı ve ağırdır; böylesi bir sürecin içinden geçiyoruz. Devletin yeniden yapılandırılması projesi sürdürülürken, ‘‘sosyal devlet‘‘, ‘‘ileri demokrasi‘‘ ve ‘‘demokratikleşme‘‘ demagojisi bu stratejik planlamanın en belirgin ama en tehlikeli unsuru olarak kullanılmaktadır. Geliştirilen ve içinden geçtiğimiz bu süreç büyük bir tasfiye hareketidir de. Son derece tehlikeli, derin ve kapsamlı bir tasfiye süreci işlemektedir. Hakim sınıfların inisiyatifinde gelişen bu süreç, Kürt ulusal hareketi şahsında öne çıksa da, tasfiyenin kesin bir hedefi de devrimci sınıf hareketidir; özellikle de silahlı mücadele ve radikal devrimci çizgidir. İlk etapta silahlı ulusal hareket tehdit olmaktan çıkarılıp tasfiyesi amaçlanırken, komünist ve devrimci hareketin toprağı ciddi saldırılarla çoraklaştırılmak istenmektedir.
İşte içinde bulunduğumuz sürecin karşı-devrimci bazı karakteristikleri böyleyken, komünist ve devrimci hareketin özellikle örgütsel durumu bu süreci savuşturmaya elverişli olmayıp, örgütsel gücü yeterli değildir. Yani, süreç karşı-devrimci ideolojik-politik saldırıların egemenliği altında ağır olduğu halde, komünist-devrimci hareket en güçsüz olduğu şartlarda bulunmaktadır. Dahası, devrimci hareket önemli oranda tasfiyeci sürecin dişlileri arasına girmiş, tasfiyecilikten büyük oranda etkilenmiştir. Bu etkilenme ideolojik-politik ve örgütsel bakımlardan şimdiden büyük tahribatlara varmış durumdadır. Devrimci hareket tasfiyeci saldırı karşısında güçlü bir barikat oluşturma bir yana, tehdit eden tasfiyeci saldırının ideolojik ve örgütsel yıkımına karşı pratik bir direnç gösterme refleksi bakımından esasta hasta, yeteneksiz ve hatta kötürümdür. Komünist hareket ideolojik doku, stratejik çizgi ve teorik tahlil-tespitleriyle olumlu bir zeminde bulunsa da, örgütsel güç ve politik-pratik görevlerin yürütülmesi bakımından devrimci hareketten çok farklı durumda değildir.
Sürecin reel inisiyatiflerinden biri olan Kürt ulusal hareketi girdiği reformist potadan dolayı, sürecin ters yüz edilmesinde devrimci bir rol oynamamakta, sağlam bir duruş temsil etmemektedir. Ulusal hareket belirsizlik içinde olduğu gibi, seçimlerde nasıl bir pozisyon alacağı muğlaktır. Daha da önemlisi, geniş halk kitleleri ‘‘demokratikleşme‘‘ safsatasıyla aldatılmış, beklentiye itilmiş ve düzen partileri lehine etkilenmiştir. Dolayısıyla tasfiyeci sürecin karşısındaki dinamikler cılız kalmaktadır.
Devrimci hareketin durumu ve genel tablo kabaca budur; seçimler bu şartlarda gerçekleştirilmektedir. Tasfiyecilik sinsi olarak devrimci hareketin bağrına zaten çökmüş ve tasfiyeci atmosfer egemenken; tam da bu süreçte ve bu sürecin bu özelliklerinde tasfiyeci eğilimi beslemeye yarayacak şekilde bir seçim politikası-taktiği gütmek tasfiyeciliğe çanak tutmak olacağı gibi, ideolojik-siyasi intihar anlamına gelecektir.
Üç; sürecin tasfiyeci özellik ve etkileri ile derinleşen tasfiye sürecinin muhtemel sonuçlarının karşı-devrim lehine gelişmelere gebe olması, yine buna bağlı olarak sürecin devrimci hareketin aleyhine gelişmesi ve devrimci hareketin taşıdığı kırılma ya da aşınmalar, köklü bir stratejik nitel karşı duruşu gerektirdiği gibi, seçimler kampanyasında da bu duruşa daha etkin hizmet eden taktiğin güdülmesini gerektirmektedir. Boykot taktiği etkili kampanyalarla yürütüldüğünde söz konusu stratejik duruşa hizmet edecektir. Tersi durumda ise, ‘‘demokratikleşme‘‘ hilesinin küllerine bulanmak ve devrimci hareket için kazılan mezara kazma vurmuş olunacaktır. Kısacası, gerek nitel örgütlenmemizin ilerletilmesi, gerekse de devrimci hareketin olumlu yönde etkilenmesi ve devrimci duruşun büyütülmesi için boykot taktiğinin kullanılması ihtiyaçtır.
Dört; geniş halk kitlelerinde düzen partileri arasında tercih yapma realitesi, toplumda düzenle barışık olma eğilimini besleyip yaygınlaştırmıştır. Madalyonun diğer yüzünde ise, devrimci hareketin bağrında yasalcılığa duyulan büyük tutkunun gelişme izleri tehditkarca görünmektedir. Devrimci hareketin yapısı giderek bozulmakta, niteliği çözülüp gevşemekte ve egemen eğilim olarak düzen içi uysallığa gömülerek erimektedir. Tasfiyeci kuşatma örümcek ağı gibi devrimci niteliği sarmakta, içine işleyerek niteliğine nüfuz etmektedir. Devrimci hareketin bu durumunu (istisnai duruş ve göreli olumlulukları saymazsak) birazcık mübalağa ederek tasvir edersek genel olarak resim olunur. Bu şartlarda biraz da olsa tasfiyeci atmosfer ve yasalcılığa meyleden ya da yasal tasfiyeci zemini besleyen davranışı kovmak ve devrimci duruşu korumak hayati değerde borçtur. Aynı şartlarda, devrimci hareketi tasfiyeci dalgaya yakınlaştıran tüm politikalardan men etmek ve hakim sınıfların ‘‘demokratikleşme‘‘ aldatmacasının esaretine düşmesinin önünde katılıkla durmak, her zaman geçerliyken, özellikle de dönemin acil ödevidir. Tüm bunlardan ötürü, şartlara paralel olarak seçimleri boykot etmek isabetli bir taktiktir. Yani seçim taktiğini somut şartları göz önüne alarak stratejik devrimci duruşla kaynaştırmak ve bütün bunların ışığında ele almak en doğrusudur.
Sınıf hareketi adına hareket eden orta yolcu oportünist parti ve örgütlerin düzen partileriyle giderek akrabalıklarını derinleştirdikleri, ‘‘sol‘‘ adına hareket eden bir yığın zevatın düzen içi iyileştirmelerden ve hatta kah AKP’den, kah CHP’den medet umduğu, ‘‘yetmez ama evet‘‘ ucubelikleriyle hortladığı şartlarda, sarı ile kızılın kalın çizgilerle ayrışması zorunludur. Özcesi, bugünün seçim taktiği, bugünün ve bugünün bir parçası olduğu stratejik sürecin derin tasfiyeci özellikleri kaale alınarak belirlenmek durumundadır. Her zaman geçerli olmayan ama belirli şartlarda doğru olan seçimleri katılarak devrimin hizmetine sunma taktiği, özellikle bugün boykot tavrıyla-seçimler boykot edilerek yürütülmek durumundadır. Hele, seçimlere katılmayı taktik politikadan öteye stratejik bir mücadele biçimi derekesinde ele alan egemen eğilimin tasfiyecilik batağına başüstü saplandığı ve devrimci hareketin böğründen yaralandığı devrimimizin bu ‘‘talihsiz‘‘ anlarında, devrimci köklere çekilerek sağlam yere basmak ve sınıf minderimizi sıkı muharebelere sererek meydan okumak her vesileyle yeğdir. Bilinmeli ve unutulmamalıdır ki, devrimci öz karartılarak pasifizmin ölümcül küllerine gömülüp ebedi istirahata çekilmek isteniyor ve mühümdür ki bu tehdit aktüeldir. Bundandır ki, her taktiğin stratejik fikre uygun olarak mütalaa edilmesi, hem genel devrimci fikriyat açısından gereklidir, hem de somut şartların icabı gereği doğrulanmaktadır.
Boykot taktiği esas olarak yukarıdaki gerekçelerle hasıl olmaktadır. Bu gerekçelerle tamamlanan boykot tavrına göre, boykotun örgütlenmesi nasıl yürütülmelidir?

Kısaca boykot taktiğinin siyasi, örgütsel hedefi ve biçimi

Boykot taktiği, içinden geçtiğimiz şartlarda içeriğine uygun olarak anlam kazanarak beliren devrimci görevdir. Bu görev, özüne uygun siyasal kampanyalarla kavranıp, stratejik nitel devrimci duruşun gereksinimlerini karşılama bilinciyle siyasi seferberlik ruhuyla tüm dinamiklerle omuzlanmalıdır.
Seçimler süreci siyasi programımız temelinde kitlelere siyasi bilincin taşınması ve aynı zamanda yasalcı reformist eğilimin deşifre edilmesi için kullanılacak fırsatlardan sadece biridir. Ve bu fırsat aktif boykot örgütlenmesiyle değerlendirilmelidir.
Boykot çalışmalarında; Demokratik Cumhuriyet programı ve yönetim sistemi açıklanarak, ‘‘burjuva seçimleri boykot et‘‘, ‘‘burjuva düzene hayır‘‘, ‘‘burjuva partilerine oy yok‘‘, ‘‘çare komprador burjuva bürokratik düzen meclisinde değil, yeni demokratik halk iktidarı mücadelesindedir‘‘ vurguları öne çıkarılarak, bu ve benzeri sloganlar üzerinden propaganda geliştirilmelidir.
Demokratik Cumhuriyet programı temelinde alternatif bir düzen ve yönetim anlayışı ortaya konarak, komprador bürokratik burjuva devlet düzeni ile sömürü, zulüm ve imhaya dayalı gerici hakim sınıf iktidarının niteliği teşhir direğine asılmalıdır. Faşist düzen ve siyasi partilerin teşhir edilmesi baş görevken, bilumum burjuva akım objektif olarak ideolojik hedefimizdir.  
Seçimlere katılan veya katılması muhtemel olan ulusal demokratik ve diğer demokratik-devrimci parti ve güçlerin seçim çalışmaları, ideolojik eleştirilerimizin hedefiyken pratik çalışmalarımızda özellikle hedef alınmamalı-onlara karşı çalışma yürütme durumuna düşmekten sakınmalı, boykot kampanyamız bu güçlere karşı bir kampanya durumuna düşürülmeden, gerici faşist düzen ve partileri okların ucuna koyulmalıdır.
AKP ağzına sakız edilerek konulan “demokratikleşme” demagojisi ve diğer taraftan CHP’nin Kılıçdaroğlu liderliğinde değişim spekülasyonu ile canlandırılması vasıtalarıyla en geniş kitlelerin faşist hakim sınıflar düzenine yedeklenmesinin sinsice yürütüldüğü şartlarda, bu burjuva oyunun önüne geçmek üzere geniş halk kitlelerini düzenden koparmak adına, devrimci bilinci en keskin noktada uyandıran boykot taktiğinin devreye sokulması yerinde olacaktır.        
Düzen partilerinin gerçek yüzlerinin teşhir edilerek, halk kitlelerinin bunların peşine takılması zayıflatılıp hedef olarak önlenmelidir. Halk kitlelerinin sandık başına gitmeyerek hakim sınıflar düzenine gerekli tokadı atmalarının sağlanması çalışmalarımızın önemli bir hedefidir. Düzenden kopan kitleler devrime yönelecektir; bu unutulmamalıdır! Bunun için kitlelerin boykot tavrı etrafında örgütlenmesi önemli bir görevdir.
Boykot örgütlenmesinde yürütülen ajitasyon-propagandanın tüm meşru eylem biçimi, araç ve alanları en etkin biçimde kullanılarak devrimci halk kitleleri boykot tavrına davet edilmeli, mümkün olan tüm güçler harekete geçirilerek birleştirilmelidir.  
Boykot tavrının uygulanmasında devrimci boykot cephesinin örgütlenmesi için gerekli çabalar sonuna kadar zorlanmalı, sürdürülmelidir. Boykot taktiğini benimseyen demokratik-devrimci güçlerle ortak paydalarda-ortak platformlarda buluşmak için ön açıcı politik bir hat izlenmelidir.
Boykot kampanyamızın temel amaçlarından biri olarak; çalışmalarımızı yöneten kaygılardan biri, devrimci duruş ve çizginin geliştirilip egemen kılınması olmalıdır. Pragmatist, dar grupçu ve anlık maddi kazanımlar peşinde koşan eğilim reddedilmeli, stratejik kazanımlar uğruna devrimci dinamiğin geliştirilmesi kollanarak çalışmaların merkezine oturtulmalıdır. Meseleyi, devrim ile karşı-devrim arasındaki bir çatışma olarak algılayıp, tasfiyeciliği köstekleme hedefine bağlı olarak devrimci çıkışın olanaklarını geliştirme amacı esas alınmalıdır.   
Özellikle devrimci hareketin solgun olup karşı-devrimin teyakkuz durumunda olduğu günümüz şartlarında, her alanda keskin devrimci kopuşun hayata geçirilmesi elzemdir. İçinde bulunduğumuz süreç köklü bir tasfiyenin ve koyu karanlık bir dönemin eşiğidir. Devrimci bilinç paslanmaya yüz tutmuş, pratik devrimci duruş güdükleşme eğilimi taşımaktadır. Bu sürece gem vurmanın yolu; iktidar perspektifli devrimci mücadelenin somut biçimi olan devrimci sınıf savaşının geliştirilmesidir. Bunun için, pasifize olmuş bilinçlere devrimci ruhla hitap eden sert militan mücadelelere girişmek ve keskin çatışmalar içinde pişerek küçükten büyüğe doğru çatışmayı büyüterek ilerlemek şarttır. Bunda, ‘‘demokratikleşme‘‘ demagojisiyle manipüle edilmiş geniş kitlelerin proleter sınıf politikası temelinde bilinçlendirilmesi ve kitlelerle buluşma-birleşme hedefi ihmal edilemez bir görev ve zorunluluktur. Bütün bu görevin küçük bir parçası olan seçimler şahsında yürütülmesinin doğru taktiği boykottur!

 
Share