Yazarın Diğer Yazıları
Mekanlar
Korsika
Yımaz Güney’le bir gün
İstanbul'a güzelleme
Abidin Dino : « Ölmez Otu »
Yök'le mücadele
Fransa'da eylemler sürüyor
CHE : Gelecek zaferlerin komutanı
Felsefe hesaplaşıyor
1968’de MAYIS
15-16 HAZİRAN 1970: DİRENİŞ
Fedarasyon iyidir
İşgal ve anlamı
Abidin Dino: Tümden Sanatçı/Tümüyle Sanatçı
Vurgun mu, salgın mı?
| Yök'le mücadele |
|
M. ŞEHMUS GÜZEL Yüksek Öğrenim Yasası (YÖY. Yüksek Öğrenim Kurumu, kısaca YÖK denilenle karıştırılmaması için YÖY demeyi tercih ediyorum.) 4 Kasım 1981’de, o günlerde yasama görevini de, yani kanun yapmak işini de, üstlenen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından çıkarıldı. MGK 12 Eylül 1980’de askeri darbeyi yapanların kendilerine layık gördükleri isimdir. Namuslu siyasetbilimcilerin ve herkesin askeri cunta dediği şey. YÖK ise hemen sonra İhsan Doğramacı ve bizzat seçtiği « kendi adamlarından » oluşturuldu. Bilimsel özgürlüği hipotek altına alacağı, üniversite özerkliğini ve demokratik üniversite geleneğini hiçe sayacağı belli YÖK’e karşı mücadele edilmesi gerektiğini, YÖK’ün yakında tasfiyelere başlayacağını belirterek Kasım 1981’den itibaren birçok fakültede, İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer kentlerde bilim kadın ve adamlarından bir bölümü mücadeleye başladılar. Ortak bildiri, ortak makale, düzenli biçimde günlük gazetelerde köşe yazıları ve mümkün olan her yolla bu yapıldı. O günlerin dergi ve gazeteleri kısaca anlattığımın belgeleriyle doludur. Ancak Kasım 1982 başında Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) ve Basın Yayın Yüksek Okulu başta birçok fakülteden tasfiyeler başladı. Tasfiye edilen ilk isimler arasında Haluk Gerger, Baskın Oran ve bendeniz M. Şehmus Güzel ilk üç sırayı alıyorduk... 6 Kasım 1982 tarihli günlük gazetelerin hemen hemen tümü bu habere yer verdi. Onlara veya onlardan birine bakılabilir. O sırada, Eylül 1982 sonundan beri, Fransa’daydım. Paris’te Dışişleri Bakanlığı Arşivleri’nde 1908 Grevleri üzerine araştırma yapıyordum. Fransa Hükümeti’nin altı aylık araştırma bursuyla... Hemen şunu eklemeliyim : Görevden alınınca araştırma bursum uzatılmadı... Ekim 1983’te Paris’te üniversitede göreve başlayana kadar başımın çaresine bakmak zorunda kaldım... O günlerde ve hemen sonrasında YÖK’e ve uygulamalarına karşı mücadele yurtdışında ve içinde değişik biçimlerde sürdü. Burada kısaca fransa’da yaptıklarımıza değinmek istiyorum. Tarihe tanıklık umuduyla. YÖK’e karşı mücadelede1982 ve hemen sonrasında Fransa’daki üniversiteler, bilim kurumları ve uluslararası üniversite kurumlarıyla ilişkilerimiz kimi konularda yararlı oldu. Örneğin bu bağlarımız çerçevesinde birkaç meslektaşımızı Paris’e davet etmek, onlarla birlikte ülkemizdeki üniversitelerin, bilim kadın ve adamlarının feci durumunu, buradaki bilim kadın ve adamlarına, uluslararası üniversite kurumlarının yöneticilerine, ciddi ve konunun uzmanı gazetecilere ve bizi dinlemek isteyen öğretim üyeleriyle öğrencilere anlatmak ve isteklerimizi iletmek, bunların kamuoyuna yansıtılması için değişik yayın organlarında yayınlanması olanağı bulduk. Tek tek isimlerini saymayacağım ama davet ettiğimiz meslektaşlarımızdan biri Türker Alkan’dı. SBF’den meslektaşım ve SBF’nin mütevazi lojmanlarında bir yıl kadar komşum Türker’le Paris’te bir hafta kadar birlikte koşturduk. Anlatılacak epey şey var, bir gün anlatırım. Yeri doldurulamaz Bülent Tanör de değişik vesilelerle Paris’e geldiğinde bu mücadele için de elinden geleni yaptı. Cevat Geray ile Korkut Boratav da hafızam yanıltmıyorsa Paris’e geldiler. Korkut Boratav belki baba ve annesini, kardeşini ve ailesini ziyaret için geldi ve bize bu konuda da yardımcı oldu. Belki bizzat biz davet ettik. Ayrıntılarını anımsayamıyorum. Ama Cevat Geray ve Korkut Boratav’ın yüzlerini görmenin ve iki satır sohbetin bile bizi çoşturmaya yettiğini çok iyi anımsıyorum. Cevat Geray’la epey insanı ziyaret te ettik. İlişki kurduğumuz herkes onları can kulağıyla dinledi, üniversitelerimizin başına sarılan belayı ve bu belanın sorumlusunu ve neler yaptığını öğrendi. Bu mücadelede yer alan bilim kadın ve adamlarından başka isimler de var. Daha sonra ülkeye dönen ve şu anda değişik üniversitelerde cesaretle, onurla ve en iyi biçimde görev yapan dostlar, isimlerini şimdilik yazmıyorum. 1980’lerin başında ve akan zaman içinde ortak sorunlarımıza ortak çözümler bulmamız maalesef mümkün olmadı. YÖK’ü, baş sorumlusunu, atadığı rektör ve dekanların ırkçı, aşırı sağcı ve bilimden çok uzak kişiler olduklarını teşhir ettik, özerk, özgür ve hakiki üniversite isteğimizi dillendirebildik ama YÖK’ü ve adamlarını tasfiye edemedik, arzulanan üniversitelerin yaratılmasını sağlayamadık. Çünkü bu iş sadece uluslararası üne sahip bilim kadın ve adamlarını ziyaretle, onların yardımını sağlamakla, uluslararası üniversite kurumlarının kınamasıyla, iki günde bir önemli gazetelerde yayınlanan haberlerle olmuyor(du). Mesele birincil derecede siyasiydi ve siyası iktidarın kararlı ve inanmış üniversite politikasıyla çözümlenebilirdi. Aradan geçen zamana rağmen maalesef böylesi bir siyasi iktidar henüz gelmedi. Ancak bundan hiç gelmeyecek anlamını çıkarmamalıyız. Mücadeleye devam etmeliyiz. Hem siyasi hem de bilimsel alanlarda. Sonra yaşam kavgası içinde arkadaşlarımız değişik işlere girip çoluk çocuklarının nafakasını çıkarmak için koşturdular... Bu süre içinde meslektaşlarımızdan birkaçı, ama çok çok azı, o günlerdeki yasalara bile aykırı olarak görevlerinden alınmalarına karşı açtıkları davaları kazanarak Danıştay kararıyla üniversiteye döndüler... Sorunlarımız ortaktı, çözmek için önce birlikte çabaladık. Belli bir süre içinde bu yürümeyince, bireysel öneriler ve bireysel çözümler devreye girdi, ister istemez. Böylece değişik nedenlerle ve farklı biçimlerde bireysel çözümlerle bireysel dertler aşılmak istendi. Bu da doğal olarak mücadelede ayrışmayı ve birbirimizden uzaklaşmayı da getirdi. Bu alanda kimseyi kınayamam. Hayat herkes için zordu. Ben de Paris’te üniversitede göreve başlayana kadar değişik işlerde çalıştım. Örneğin onbeş gün kadar Paris’te « Bol Kepçe » isimli ve o günlerin ilk ve en ucuz aşevinde garsonluk yaptım. Ama bir öğlen yemeği anında müşterilere dönüp «Bardak isteyenler parmak kaldırsın » deyince, yemek yiyen dokuma emekçileri gülmekten kırıldı ve foyam böyle ortaya çıktı, « meslekten garson olmadığım » belli oldu. Bu işte uzun süre çalışmadım, ama çok ciddi bir hayat dersi aldım : Lokantada iyi müşteri olabilmek için garsonluk yapmışlık belirleyicidir. Daha sonra çevirmenlik yaptım. Vesaire vesaire... Acılı, kimi kez aç ve susuz ve beş parasız ama özgür ve güzler günler, yalnız geceler yaşadık. Önemli olan da buydu ve her zaman budur : Onurlu ve özgürce yaşamak. Biz bunu yapabildik. Yenilmedik. Teslim olmadık : Ne YÖK’e, ne sistemine, ne de onu başımıza bela edenlere. Kimseye muhtaç olmadık. Ne mutlu bize. Bu alanda onları yendik. Çünkü unutulmasın lütfen : Bizi görevden alanların ve bizim görevden alınmamız için yalan ve iftira atan, « iyi saatte olsunlara » yanlış bilgiler aktaranların, « rapor » sunanların, yani bunun lamı cimi yok muhbir meslektaşlarımızın, her gün bizimle selamlaşan, her gün bir çayımızı içen meslektaşlarımızın, asıl arzusu bizi aç ve susuz bırakmaktı, bizi hapishanelerde çürütmekti, bizi bizden almaktı. « Görülen lüzum üzerine görevinize son verilmiştir » yazılı yarım sayfalık sarı kağıtlarla, ön bildirimsiz ve tazminatsız bizleri görevden alanların arzusu bizi « cezalandırmak »tı, bizi hayattan ve kendi hayatımızdan bezdirmekti. Bunu yapamadılar. Bunu yapmalarını önledik. Bu alanda, kadınlarımızın, eşlerimizin de unutulmaması gereken yardımlarıyla, destekleriyle, moralimizi yükseltici tutumlarıyla ağızlarının payını verdik. Bu vesileyle bir kez daha gördük : Kadınlarımız mücadelede yanımızdaydılar ve yarınki kavgalarımızda da yanımızda olacaklarından eminim. Evet onların da yardımıyla, desteğiyle, bazen şirin bir cümlesi, bazen sevimli bir tebessümü ile yürüdük, yürüyoruz, yürüyeceğiz. Yaşadık, yaşıyoruz, yaşayacağız. Çalıştık, çalışıyoruz, çalışacağız. Yarattık, yaratıyoruz, yaratacağız, yaratmayı sürdüreceğiz. Yazıyoruz, okuyoruz, yeni öğrenciler yetiştiriyoruz. Ve gelecekten umutluyuz : Çünkü biliyoruz : Bizden sonra çocuklarımız ve torunlarımız meşaleyi alacaklar. YÖK bitecek. Evet bilinmesinde yarar var : Askeri cuntaya, sonraki iktidarların arka çıkmasına ve bütün rezilliklerine karşın YÖK her konuda kazanamadı ve sonu gelecek. Aradan geçen aşağı yukarı otuz yıla rağmen bilim kadın ve adamları arasında son derece namuslular, sessiz ve cesurlar da var. Bu unutulmamalı. Örneklerini her gün görüyoruz. Türkiye’de aydın var diyebiliriz. Dostlarımın isimlerini tek tek saymayacağım, başkaları da var. Onların arasında öğretim üyesi kadınlar ve erkekler de var. Bütün bunlar çok önemli. Ayrıca YÖK’ün kötülük adamları ne yaparlarsa yapsınlar, yerleşkeleri « açık hapishane haline getirmek için » yeni genelgeler de gönderseler, üniversite yurtlarının girişinde « denetim noktaları » da açsalar, kamera sistemi de getirseler (Ekim 2010 başında 81 ilin valilerine YÖK tarafından gönderilen genelgeden aktarıyorum) öğrencilerimizin içindeki vatandaşlık duygularını körletemiyorlar, körletemeyecekler, öğrencilerimizin bir kısmı bir an önce diplomayı almak ve « bu işi bitirmek » istiyor olabilir, bunu fazla eleştirmek istemem, ama birçok öğrencimizin de geleceğin daha adil, daha eşitlikçi, daha kardeşçe olması, barış ve huzur içinde ve özgür bir ülkede yaşamak ve hakikaten demokratik bir devlet için mücadeleden kaçınmadığını her gün görüyoruz. Bu da çok önemli. YÖK sayesinde ve YÖK’ün bir kurum olarak şimdi daha beter olması sonucu başlarına devlet kuşu konanlar, hak etmedikleri halde bölüm başkanı, dekan, rektör olanlar, bilime yakışmayan yöntemlerle titrler elde edenler « biliyorlar » ki yalanlar uzun süremez. Hilkat garibesi YÖK’ün ve kendisinden beter « yaratıklarının » sonu gelecek. Fırsatcılığın, üçkağıtçılığın, intihalin yani çalıp çırpmanın da belli bir sınırı ve belli bir süresi var. Bu sınıra varıldı, bu süre dolmak üzere. Özgür bilim, özerk üniversite, demokratik yüksek öğrenim yaratılana kadar mücadele sürecek ve geçmişin olumlu ve olumsuz dersleri, deneyimleri işimize yarayacak. İşte bu bağlamda geçmişin unutulmaması gerekiyor. NOT : YÖY,YÖK, İhsan Doğramacı, rektörleri, dekanları ve ilk tasfiyeler konusunda « YÖK ‘Dünyası’ » başlıklı makaleme bakılabilir : Ekin Belleten, 1991 Kış sayısı, s. 5-41. Bu çalışmanın kısa bir tanıtımı için ise aynı başlıkla www.insan.okur.org sitesinde yeni yayınlanan makaleme göz atılabilir. |

