İspanya Krallığı: Çoklu özerklik

İspanya  Krallığı’ndaki çoklu özerklik sistemine benzer bir model  Türkiye'de de, bölgemizdeki birçok devlette de uygulanabilir. İspanya türü, ismini söylemeyen bir federal yapıya, çoklu özerk yönetime geçildiğinde halkların kültürel haklarında, düşünce, yazma ve ifade özgürlüklerinde,  eğitim ve kalkınma alanlarında, giyim ve kuşamlarında, saç ve sakallarının uzatılmasında veya kısaltılmasında, bıyıklarının «ölçümünde» pek çok kazanım elde edileceğinden eminim.

Dahası bu sayede sivil ve resmi toplumlarda baş ağrılarına ve bir dizi ciddi «hastalıklara» yol açan sorunların giderilmesiyle devletin ve kimi devlet adamının ruh halinin de düzeleceği kesindir. İspanya yanında İngiltere Krallığı ve Kuzey İrlanda’daki son düzenleme ve daha birçok örnek bu konuda hemen ilk akla gelenler. Bugün İngiltere ve Kuzey İrlanda’da yaşanan barışçıl ortamdan her kesim yararlanıyor. Çok ta iyi oluyor.

Ancak hemen eklemekte yarar var: İspanya modeli ille aynen alınsın, orada iyi yürüdü burada da iyi yürür demiyorum. Çünkü her coğrafyanın, her halkın kendine özgü tarihi, fiziki, siyasi, ekonomik, toplumsal ve insani unsurları, deneyimleri farklıdır. Ancak bu modelin bilinmesinde de yarar var ve kimi açılardan bugün veya yarın mutlaka işimize yarayacak dersler içeriyor demek istiyorum.

Nitekim İspanya Krallığı’nda çoklu özerklik sistemine geçişin tarihi, dinsel, bu ülke halklarına ve insanlarına, siyasi partilerine ve siyasi liderlerine özgü birçok belirleyicisi bulunuyor.

Dünya dengelerinde meydana gelen değişimler, siyasi, ekonomik, yerel ve merkezi yönetimlerdeki ve devlet yapılarındaki değişimleri de beraberinde getiriyor. Farklı halklardan ille bir «ulus» inşa etmek  için akıl almaz eziyetleri, cinayetleri bile göze alabilen, ama bunlara ve aradan geçen bir yüzyıla, bazen daha uzun zamana  rağmen yine de bu işi «başaramayan» ve artık devlet-ulus «trenini kaçıran» devletlerden kiminde, neredeyse tümünde, federal ve özerk yönetim modelleriyle mevcut sorunlar aşılmaya çalışılıyor, bir arada yaşamanın yeni ve daha adil, daha özgürlükçü, daha eşitlikçi koşulları, yani bir tür yeni «toplumsal sözleşme», konuyla ilgili bütün tarafların katılımıyla aranıyor, bulunuyor,  uygulanıyor, uygulamanın en iyi şartlarda sürmesi sağlanıyor. Bugün varılan tarihi noktada devlet-ulus modelinin dikişlerinin patır patır söküldüğünü, federal yapılı devlet modeline gidişin hızlandığın, federal yapılı devlet sayısının arttığını görmek gerekiyor.

Bu yeni tür yönetim modellerinin en ilginç örneklerinden 17 «özerk topluluk» sahibi İspanya çoklu özerklik sisteminin işleyişi özel incelemeye layıktır. Geçmiş yıllarda yaptığım incelemelere ve yayınladığım kitaplara dayanarak, yeni ve son gelişmeleri de göz önünde bulundururak bu işi kotarmaya çalışacağım. Bu modelin  Türkiye'ye uyarlanabildiği takdirde elde edilecek kazanımların pek çok olacağını da şimdiden beirtmek isterim.

İspanya ve Portekiz’i bünyesinde barındıran İberik Yarımadası'nda öteden beri birçok krallık, beylik, prenslik ve benzer siyasi yapılanmalar zaman zaman kavgalı olsa da bir arada yaşadılar. Öteden beri bu coğrafyada ve özellikle konumuz açısından bizi igilendiren  İspanya'da siyasi karar mekanizmaları açısından bir çokluk söz konusuydu. Nitekim 15. ve 16. yüzyıllarda «İspanya» değil «İspanyalar» deniliyordu.

İdari açıdan göreceli bir merkezilik içeren krallık rejiminde halkların renklerine, bayraklarına, dillerine, inançlarına, gelenek ve görenekerine, yerel yönetim tarzlarına saygı gösteriliyor ve çok ciddi bir neden olmadıkça asla karışılmıyordu.

İspanya’da değişik dönemlerde ilan edilen Cumhuriyet rejimlerinde Bask Ülkesi’ne (Baskça Euskadi, İspanyolca Pais Vasco. Bunu belirtmemin nedeni,  Türkiye’de, «Bizim Mahalle»nin çocukları da dahil, birçok yazar ve gazetecinin Bask Ülkesi yerine «Bask», Bask yerine «Baskli» diye yazmasıdır. Böylesi yanlış da az bulunur ama geç olsa da düzeltilmesi Euskadi’de yaşayan Basklara saygı için gereklidir.) ve Katalonya’ya özerklik tanındı...

Yani adem-i merkeziyet, yerinden yönetim, özerklik bu coğrafyada bilinen ve yaşanmış deneyimleriyle geçen yüzyılın ortasına kadar getirilen bir işleyiş biçimi, bir işleyiş mekanizmasıydı... Ve değişik tarihi dönemlerde bu coğrafyada bir devlet bünyesinde birçok siyasi karar mekanizması barınabildi..

1939-1975 yılları arasında İspanya’ya ve halklarına baş belası kesilen Franko diktatörlüğü, devlet-ulus ismi verilen yönetim biçimini zorla kabulettirmek için halklara ve insanlarına akıl almaz işkenceler, eziyetler yaptı. 36 yıl boyunca diktatörlük otoriter, merkezi ve sıkı merkezci, kendinden menkul «birleştirici», eritici, yani asimilasyonist bir devlet-ulus kurmak için çabaladı.  Örneğin sadece Madrid ve çevresinde konuşulan «Kastinyanca»yı «İspanyolca» adı altında bütün halklara dayattı. Bütün halkların kimliğini silmek ve yerine «İspanyol» yazmak istedi...

Bask halkı en başta diğer halkların en akıllı çocukları diktatörlük döneminde dahi kültürel haklarından, özgürlüklerinden ve  bağımsızlık mücadelesinden asla vazgeçmediler. Bağımsızlık veya en geniş özerklik için mücadelede ısrar ettiler. Franko yaşarken İspanya değil İspanyalar ölüyordu. Franko, Kasım 1975'te öldü, İspanyalar kefenlerini yırttılar ve ayağa kalktılar. Bu aşağılık diktatörlüğün bitişi aynı zamanda İspanya’ya ve halklarına dayatılmak istenen devlet-ulusun iflas etmesi anlamına geliyor.

Özerkliğe gidiş yolunda Katolik din de önemli rol oynadı. Katoliklik Franko diktatörlüğü yıllarında Baskların ve diğer halkların kimi alanlarda belli bir özgürlük yaşamalarına olanak tanıdı, bu işi kolaylaştırdı.  Halklar, dinsel bayramlarda kendi renklerini ve bayraklarını taşıyabiliyorlardı. Kendi dillerinde konuşabiliyor, kendi dillerinde ibadet yapıp, kendi dillerinde dua edebiliyorlardı. Katolikliğin «evrensel boyutu» halkları kimi belalardan azad etti. İspanya’da halklar din sayesinde, devlet belasından uzak, farklı özgürlük alanları yaratabildiler. Bu da o günkü koşullarda az şey değildi.

Diktatörlük döneminde ülkelerini terk etmek zorunda kalan çok sayıda siyasi liderin, siyasi partilerin önemli yöneticilerinin federal yapıya sahip Almanya'da mülteci olarak yaşamış olmaları, diktatörün ölümünden hemen sonra ülkelerine dönüş yaptıklarında, devlet yapısı olarak federal yapıyı benimsemelerini kolaylaştırdı. Evet siyasetçiler ülkelerine dönüş yaptıklarında, devlet yapısı olarak federal yapıyı benimsemekten asla korkmadılar. Çünkü bu yapının Almanya Federal Cumhuriyeti’nde iyi kurulmuş bir İsviçre saati gibi tıkır tıkır işlediğini bizzat izleyebilmişler, gerekli dersleri çıkarabilmişlerdi...Örneğin federal yapının «bölünmeye» yol açmadığı gibi, savaşın enkaz haline getirdiği Almanya’yı kısa zamanda bayındır hale getirdiğini görebilmişlerdi...Bu yapı demek ki «iyi bir yapı»ydı... Diktatörlük yıllarında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde yaşayan İspanya Komünist Partisi yöneticileri de federal yapıya taraftardılar. Veya enazından karşı değildiler. Fransa’ya sığanan siyasetciler, Fransa’da o yıllarda özerklik meselesinin çok sıkı ve çok ciddi olarak tartışıldığı sol siyasi partilerle iişki içindeydiler... Evet siyasi açıdan ortam elverişliydi. Siyasi ortam hazırdı.

Özerkliğe geçişte Avrupa devletlerinde varolan/uygulanan diğer yerinden önetim biçimlerinin de etkisi oldu..

Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerin bünyesinde meydana gelen değişimler ve AB üyesi devletlerin federal yapıya doğru gitmeleri de belirleyici oldu. Bugün AB üyelerinin neredeyse tümünün federal devlet yapısını benimşemiş olmaları bir rastlantı değildir.  Almanya ve Avusturya’da «land» yani «ülke», İtalya, Fransa ve Belçika’da «région» yani «bölge» isimli federe yapılar, merkezi devletin birçok yetkisini artık bizzat kullanıyorlar. İspanya’da «özerk topluluk» adı verilen yerinden yönetim birimlerine bu koşullarda geçildi. Bu biçim de başkalarını etkiledi...

Böylece merkezi devlet yetkilerinin bir kısmını ve giderek artan bir kısmını yeni birimlere, federe devletlere devretti. Ve bu devretme eylemi süreç içinde çoğalarak, genişleyerek sürüyor...

Dahası bizzat İspanya’nın kendi tarihinden gelen tarihi mirası da zaten bekliyordu.

Diktatörlük sonrasında ortaya çıkan kalkınma meselesi de özerkliği kaçınılmaz kılıyordu. Diktatör öldüğünde arkasında tam bir enkaz bıraktı. 1975 sonunda İspanya tam bir harabeydi. Ekonomisi son  derece ilkeldi. Kalkınmanın hızla sağlanması, ekonomideki geri kalmışlığın/geçikmenin giderilmesi, işsizliğe çare bulunması için de yerel ve bölgesel karar mekanizmalarına ihtiyaç vardı. Çünkü merkezi devlet yapısı içinde kararlar zor alınıyor, bazen alınamıyordu. Kararın alınmasıyla uygulanması arasında ise çok zaman yitiriliyordu. Oysa İspanya’daki, komşularındaki ve Avrupa’daki deneyimler, kararların hızla alınmasının başarıyı kolaylaştırdığının, kararların alınmasına katılanların onun uygulanmasında daha içten  çalıştıklarının, başarı için işe sıkı biçimde sarıldıklarının örnekleriyle doluydu.

Franko sonrasında, öteden beri siyasi hayata müdahale etmeyi kötü bir alışkanlık haline getirmiş olan orduyla hesaplaşma da başladı. Diktatörlükten ve kötülüklerinden birinci derecede sorumlu adamları teker teker ayıklandılar. Darbeciler yargılandılar ve cezalandırıldılar. Siyaset halkların özgür seçimleri sonucu göreve getirilen siyatçilere bırakıldı. Siyasette istikrar sağlanınca, ekonomide güven duygusu güçlendi ve geleçek için yatırım arzusu kamçılandı...

Özerk yönetime geçişte ve ordunun siyasetten elini çekmesinde, sivil toplum örgütleri ile sendikaların etkisi azımsanamaz. Meslek örgütleri, avukatlar, yargıçlar, doktorlar, mühendisler...bu alanlarda önemli roller üstlendiler.

«Özerk Topluluk»

İspanya Krallığı'nda özerkliği düzenleyen 1978 Anayasası'nda «özerk topluluk» olarak tanınmak için kimi nitelikler aranıyor. Bu nitelikler şunlardır :

Komşu vilayetlerden oluşmak.

Ortak tarihe sahip olmak.

Kültürel ortaklık; yani aynı dili konuşmak, benzer değerlere sahip olmak, kültürel geçmişlerinin ortak ya da benzer olması.

Ekonomik birliktelik.

Anayasa’da İspanya Krallığı Parlamentosu’nun kimi durumlarda, yukarıda sıraladığım şartlar aranmadan da özerkliğe geçişi tanıyabileceğini belirtiliyor. Örneğin Bask Ülkesi’nin/Euskadi’nin bir parçası ondan koparılıp Navarro isimli ayrı bir «özerk topluluk» yaratıldı...

İspanya Anayasası'nın 2. Maddesinde, «Anayasa İspanyol ulusu birliğinin ayrılmazlığını ve bütün İspanyolların ortak vatanının bölünmezliğini kesinlikle belirtir ve onu oluşturan bölge ve milliyetlerin özerklik haklarını ve aralarında dayanışmayı garanti eder» ifadesi yer alıyor. Böylece «özerk topluluk »lar anayasal güvenceye kavuşturulmuş oluyorlar. Ama bu kadar değil :

Bu maddeyi, merkezi yönetimin geleceğini ve yetkilerini garantiye almak isteği olarak da okuyabiliriz. «Özerk topluluk»ların yönetimlerinde süreç içinde ve  kimi yetki alanlarında merkezi yönetimin rolü gittikçe azalabiliyor. Ama tamamen yok olmuyor. Bu bakımdan  ve merkezi yapıların kendi meşruiyetlerinden daima kuşkulu, daima ikircikli olduklarını göz önüne alırsak,  merkezi devletlerin kendi geleceklerini garanti altına alma arzularını neredeyse doğal karşılamak gerekiyor.

İspanya örneğinde şunu vurgulamak da gerekiyor; özerklik kopma, ayrılma ve «bölünme» anlamına gelmiyor. Hatta özerk toplulukların kurulması bir yerde Baskların, Katalanya ve Galiçya halklarının kopma eğilimlerini, bağımsızlık arzularını önlemeyi de amaçlıyor(du). İspanya Krallığı devleti, merkezi karar mekanizması verebileceği, paylaşabileceği kadar yetkiyi paylaştı, ama kopmaları da önledi. Bask Ülkesi örneğinde en açık biçimde ve kimi zaman en dramatik boyutlarıyla görüldüğü gibi, bağımsızlık arzusu da tümüyle yok olmuş değil.

Yetkilerin Paylaşımı

Özerk topluluklar ile merkezi yönetim arasındaki yetki paylaşımı şöyle işliyor :

Her özerk topluluk, kendi sınırları içindeki özerk seçimlerle kendi meclisini oluşturacak temsilcilerini seçiyor. Meclis üyeleri arasından bir hükümet başkanı yani başbakan seçiliyor. Bu başkanın/başbakanın ismi tarihi nedenlerle veya her halka özgü belirlemeler sonucu, bir özerk topluluktan diğerine değişiyor.

Burada hemen şunu görüyoruz. Özerk topluluklar Yasama Yetkisini kendi Meclisi aracılığıyla kullanıyor. Yani kendilerini ilgilendiren alanlarda ve anayasa ile yasalarda belirlenen yetkiler çerçevesinde yasa çıkarabiliyorlar.

Özerk toplulukların Yürütme Yetkisi’ni  başkan ve hükümet yerine getiriyor. Hükümet üyeleri, başkan ve meclis tarafından seçiliyor. Yani kendi işlerini bizzat yönetmek hakkına sahipler.

Nihayet Yargı Yetkisi’ne gelince, Anayasa'ya göre, «özerk topluluklar yargı yetkisini yerine getirebilecek kurumlar yani mahkemeler ve bağlı birimler oluşturabilir.» Böylece mali ve kadro açısından yeterli olmayan özerk toplulukların merkezi devletin yargı birimleriyle yetinebilmesine olanak sağlanıyor.

Özerk toplulukların vergi toplama hakkı var ve topladıkları vergiden kendi paylarını saptayabiliyorlar. Süreç içinde vergiden aldıkları pay arttı. Çünkü merkezi devletin yeni yetkileri devretmesiyle yeni harcama kapıları açıldı.

Merkezi devletin yetkileri, savunma, silahlı kuvvetler, adalet, iç işleri, hukuk gibi konularda birincildir. Diğer konularda örneğin eğitim, öğretim, kültür gibi alanlarda da merkezi devletin yetkileri sürüyor. Ancak her şeye müdahale etmiyor.

Merkezi yönetim Anayasa'da kendi geleceğini garanti altına alarak özerk yönetimlerde « halkın kendi kaderini tayin etme hakkı »nın önüne geçmiş oldu/oluyor.

Özerk toplulukların yaratılmasındaki art niyet de diyebileceğimiz derin nedenlerden biri budur : Halkların kendi kaderlerini tayin hakkını «gizlemek», unutturmak. Özerk topluluklara ilişkin özel yasalar bu konuda tam anlamıyla alarm halindedir. Kendi kaderini tayin hakkı suskunlukla geçiştiriliyor. Bask Ülkesi’nde ETA'nın (Euskadi ta Askatasuna. Bask Ülkesi ve Özgürlük) ve diğer özerk topluluklarda bağımsızlık yanlısı partilerin mücadelesini verdiği hak bu haktır. Ama bu konuda hiçbir hükümet, gerekli ve beklenen adımı atmaya yanaşmıyor. Bu da merkezi devletin meseleye yaklaşımıyla çakışıyor : Özerkliğe evet bağımsızlığa hayır !

Ancak zaman zaman çok önemli ve belirleyici konularda düzenlenen referandumlar bir özerk topluluğun o konuda kendi kaderini tayin hakkını kullandığını gösterdi. Örneğin Katalonya Özerk Topluluğu'nun yetkilerinin genişletilmesine ilişkin referandumda. Evet bu bağımsızlık için düzenlenen bir  referandum değildi ama neredeyse ona yakın bir özerklik elde edilmesine yol açan bir referandum oldu.

Burada bir kez daha şunu vurgulamak istiyorum : Her deneyimin kendine özgü coğrafi, tarihi ve siyasi koşulları içinde değerlendirilmesi taraftarıyım. Elbette başka coğrafyaların, başka tarih ve siyasetçilerin, başka halkların, öbürlerinin örneklerinden, öbürlerinin  deneyimlerden yararlanma hakkı bulunuyor. Ancak taklitçilikten kaçınmak zorunludur. Herkese birçok değişik örneklerden ve deneyimlerden yararlanıp kendine özgü yapıyı yaratmak kalıyor artık..

Şimdiye kadar özerklik, İspanya’da Basklar, Katalanlar ve Galiçyalılar ve  Fransa’da örneğin Korsikalılar açısından bir adım olarak değerlendiriliyor. Nitekim bu üç halkın içinde ciddi bir kesim bağımsızlık arzusundan vazgeçmiyor. Hem neden vazgeçsin? Bu halkların kendilerinin karar vereceği bir mesele. Bu açıdan bakınca kendi kaderini tayin etmek hakkı bir geleçek arzusu olarak duruyor.

Özerklik halinde birçok sorunun çözülebileceğini, çözüldüğünü biliyoruz artık. Örneğin kültürel haklar alanında, düşünce ve yazma özgürlüğünde, eğitim alanında, kalkınmada; bölgesel kalkınmada kararların o bölgede alınmasının bin bir yararı var. Özerklik sayesinde bölgelerin daha hızla ve daha canla başla kalkınmaları sonucu devletler de kalkınma ve zenginleşmede yeni boyutlar kazandılar, kazanıyorlar. İspanya'nın 1975'den bugüne otuzbeş yılda aldığı yol çoğu devleti kıskandıracak boyuttadır. Ve bu başarıda çoklu özerklik sisteminin yararları pek çoktur.

Bu tür bir yönetim biçimiyle birçok kronik sorunun giderilmesiy le devletin ruh hali de düzelmiş oluyor. Devlet güçünü ve olanaklarını daha yararlı, yurttaşları ve geleçek için daha önemli alanlara aktarabiliyor.

Halkların özerklikle birlikte «ulusötes’» veya «ulussonrası» isimleri de verilen yeni tür  bir yurttaşlık tanımına ulaşmak istediklerini de belirtmek lazım. Yeni tür «Toplumsal Sözleşme» dediğimiz konu bu çerçevede değerlendirilmelidir. Buna bütün tarafların katılımıyla yeni bir Anayasa da denebilir, isterseniz.

Bugün bir tek halkı alıp, onun «en iyi», «en seçkin», «en kahraman», «en çalışkan» olduğunu iddia ederek ve diğer halkları kandırarak veya kandırmaya çalışarak tek halkın tek ulus biçiminde algılanmasına dayalı yanılsamalı vatandaşlık aşıldı. Aşılmak üzere. Gidiş bu yöndedir. İspanya bu konudaki örneklerden sadece biridir. Bugün İspanya'da ve birçok devlette, bir değil, birçok halk var, birçok dil var, birçok kültür, birçok gelenek, birçok giyiniş tarzı var. Bugün siyasi, kültürel, ekonomik ve toplumsal açılardan gerçekten birden çok İspanya söz konusudur. O nedenle İspanya Başbakanı Zapatero «çoklu İspanya»dan söz ediyor.

Öte yandan şunun da altını bir kez daha çizmek şart : Özerklik ayrılma ve bölünme değildir. Avrupa’daki örnekler bunu ispatlıyorlar. Bu çerçevede Amerika’daki, Asya’daki ve Afrika’daki federal veya konfederal yapılı devletlerin örneklerini de anmak mümkün. Avusturalya’dakini de...

Bugün federal veya konfederal devlet yapısı sadece bir ütopya değildir, birçok kıtada değişik örnekleriyle uygulanan bir gerçektir. Ve bunların bilinmesi, incelenmesi, yararlanılması yerinde olacaktır.

Evet bu noktaya dikkat etmek lazım : Özerklik ayrılmak değildir. Çünkü federal yapıya sahip bir devlet «üniter yapı»dan vazgeçmiş değildir. Yani federasyonda devlet yine yekpare/tekparça yapısını sürdürüyor. İşte bugün dünyadaki federasyonların ve konfederasyonların hepsi kendi sınırları içinde tek parça. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada Konfederasyonu, Meksika Birleşik Devletleri, İsviçre Konfederasyonu en bilinenleri. Türkiye'de kimi çevreler bilerek ya da bilmeyerek federal yapının «bölünmek» anlamına geldiğini iddia ediyorlar. Bu doğru değil. Çünkü federal yapı üniter yapının başka bir işleyiş biçimiyle sürmesi demektir. Bölünmek sadece bir ülkenin, bir bölgenin, bir özerk topluluğun bağımsızlığını ilanı ile söz konusu olabilir.

Dolayısıyla bugün Türkiye'nin önünde örnek eksikliği bulunmuyor. Ancak siyasi niyet, siyasi irade ve icra/yapmak/yürütmek gerekli. Aslına bakarsanız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'da sanki niyet var gibi. «Sanki» ve «gibi» sözcüklerini seçerek kullanıyorum. Niyetinin varlığını gösteren birkaç işareti epey önce verdi. Edirne'de, yanılmıyorsam Kasım 2005'te, yaptığı bir konuşmada «Bizde adem-i merkeziyet neden olmasın?» sorusunu sordu ve şunu ekledi: «Kararlar yerinde verilmeli.» Bu bir işaretti. Sonra, Diyarbakır'da o artık çok ünlü konuşmasını yaptı: «Kürt sorunu benim sorunumdur.» dedi. Bu da güzel...

Aradan zaman geçti. Çok zaman geçti...

Nihayet 5 Ağustos 2009’da, yani aradan yıllar geçtikten sonra, DTP heyetini AKP Genel Başkanı sıfatıyla, ama İçişleri Bakanı ve AKP yönetiminden birkaç yakınıyla kabul etti. Bu da çok önemli. Sanki buzlar eridi, eriyor. Evet artık yol açıldı diyebilir miyiz ? Diyebiliriz sanıyorum. Bütün bunlar barış için, yeni bir toplumsal sözleşme için, özerklik, yerinden yönetim, adem-i merkeziyet için niyet belirtileri olarak algılanabilir. Siyasi iradenin artık harekete geçmesini bekliyoruz. Umuyoruz. Başbakan icra etmek için,  «yapmak» için iş başındadır. Sadece söylemek için değil. Söylediklerini hayata geçirmesi lazım. Umutla bekliyoruz bugün.

Not: Bu konularda daha geniş bilgi için şu kitaplarıma bakılabilir: İspanya ve Bask Gerçeği, Avrupa Birliği'nde Devlet ve Fransa'da Korsika, Cezayir ve Berberiler, Kürtler Kendilerini Anlatıyor, Devlet-Ulus.

 

 
Share