Abidin Dino: Tümden Sanatçı/Tümüyle Sanatçı

Abidin Dino, ilk once, daha bebekken, büyük ihtimalle 1913 yaz aylarında, Paris’e geldi. Burada ve daha sonra sırasıyla Cenevre, yeniden Paris, Korfu Adası, İstanbul, Leningrad, Moskova, Odessa, Oxford, yeniden Paris, İstanbul, Balıkesir, Çorum,  Mecitözü, Adana, Ankara, tekrar İstanbul, Roma ve nihayet tekrar Paris’te ve Fransa’nın irili ufaklı birçok kent, kasaba ve köyünde yaşadı.

Konaklarda, yalılarda kaldı, sıradan taş odalarda da. Nezarethanelerde de. Şık otellerde de. Çok ucuz otellerde de. Tepeden tırnağa bizzat donadığı sevimli apartmanlarda da. 1913’ten 1993’e seksen yıla seksen kadar ev, mekan, serüven, insan sığdırdı.  Sevdi ve sevildi. Zamanını sonuna kadar iyi doldurdu. Boş durmadı.  Dopdolu yaşadı Abidin.

Türkiye’de resim ve/veya ressam denince ilk akla gelenlerden biridir Abidin Dino. İşe bakın ki sadece ressam da değildir.

Bir defa yaşamıyla başlı başına bir yüzyılı dolduran ender insanlardan biridir. Seksen yılda seksen ayrı hayatı hakkıyla yaşamasını bilenlerdendir Abidin. Evet yaşamı öyle az buz bir hayat değildir.

Fransızların artiste complet, Türkçesiyle « tümden sanatçı » veya « tümüyle sanatçı » tanımına en iyi uyan büyük bir sanatcıdır Abidin. Ressamdır. Karikatüristtir. Heykeltraştır. « İllustrateur »dür. Saati gelince şairdir. « Dessinateur »dür. Çok iyi yazardır. Gazetecidir.

Evet Abidin, kendini bildi bileli ressamdır: Anasının ayaklarını çizmekle başlar işe. Sonra hızla « Eller » ve « Parmaklar » çizer : « Durmadan dinlenmeden. » Hele Boğaziçi’ndeki rüzgarlı, fırtınalı havalarda ve geç saatlerde... Bu sadece bir resmetmek sanatı da değildir. Bir kendinden geçmedir. Bir kendini aramak ve bulmak meselesidir. Bir varolmak ya da  yokolmak işidir. Şakası yok... Resim şaka kaldırmaz çünkü !

Abidin ilk gençliğinde gazeteci ve karikatüristtir. 1930’ların başında, Abidin 17-18 yaşlarındayken, birçok insan onu sadece gazeteci ve karikatürist olarak tanır. Öyledir : Bab-ı Âli nam mekanda Abidin ağabeyi Arif Dino ile Cumhuriyet senin Yarın benim gidip gelirler. Gelir giderler. Merdiven çıkar merdiven inerler. O kahve senin bu meyhane benim dolaşır dururlar. Hayır durmazlar. Yürürler. Son meteliklerine kadar elde avuçta ne varsa « yenmişse », yürürler geç saatlerde eve dönmek meselesi ugruna. Leyla Abla merak etmez onları asla. Ama fırsat çıkınca bir gazeteci ile bir karikatürist ile ayaküstü sohbet ederler. Fikret Muallâ Ayasoyfa civarındaki malum halk kahvesinde bekleye  dursun. Biraz hınzır. Biraz sinirli. Ama Arif ve arkasında Abidin belirince Fikret sakinleşir. Birden önündeki küçük (ç)akıl-taşı’na şık bir şut atar. İlk gençliğinin futbol merakı birden bire bütün vücudunu sarar. Fikret Muallâ’nın soyadı olarak neden SAYGI sözçüğünü seçtiğini bir Abidin bilir. Bir de Arif olan anlar.  Çayları ama Fikret Muallâ ısmarlar. Fikret çünkü hakiki bir İstanbul efendisidir.

Abidin o günler için bakın neler döktürüyor :

« Şimdiki Ankara Caddesi’nde tanımadığımız kimse yoktu, Arif başta ben arkada dolaşıp duruyor, bir şeyler çiziyor, br şeyler söylüyorduk pek alışılmamış cinsten ama fazla yadırganmıyorduk.  Hani sirklerde –Bab-ı Âli bir sirk kumpanyasıydı gerçekten- her cambaz, uysal ya da vahşi her yaratık nasıl kendi marifetini gösteriyorsa seyircilere, bizler de ‘numaramızı’ yapıp, önce Meserret Kahvesi’nde, sonra yine başkalarıyla beraber ya Sirkeci Garı büfesinde, ya Eminönü Balık Pazarı’nda soluğu alıyorduk. »

Abidin’in söylediğine bakılırsa, o yıllarda Bab-ı Âli’de herkes ya « dahi » ya « üstat »mış zaten. Vay anasını !

Abidin o günlerde, dönemin İstanbul’unu yedi tepedeki yedi katıyla, yedi yeraltındaki yedi mekanıyla ve daha binbir girdisi ve çıktısıyla, kısacası bütün « kat »larıyla biliyor, tanıyor. Bilmediklerini arıyor. Buluyordu. İlk gençlik yılları o zaman başlıbaşına bir macereya dönüşüyordu. Paris, Cenevre, yeniden Paris, Korfu ve daha kimbilir nerelerde çocukluğunu geçirmiş Abidin için İstanbul renkler dünyası ve çizgiler alemiydi. Hele o kalabalıklar : Bu kadar hareket bir başka yerde asla görülmemişti henüz. Hareket üstad hareket. Bir karmançorbanlık. Bir heyecan. Bir olup-bitiş. Galata Köprüsü üzerindeki o git-geller, o gel-gitler anlatılamaz. İstanbul’da hat sanatı var. Hat ustaları da. Son büyük lüleci Hüsnü Usta da İstanbul’da mekan tutmuştur. Abidin onları saatlerce kıpırdamadan seyretmeye bayılır. Bundan iyisi Güzel Sanatlar Akademisi. Hat sanatı başlıbaşına resim değilse resim ne ola ? O kıvrım kıvrım, o birbirleriyle halvet olan  çizgiler. D Grubu kurulur. Sergiler açılır. Yankılar olumludur. Nâzım Hikmet « tutar ». Fikret Âdil « tutar ». Daha birçok gazeteci ve yazar da. Nâzım dayanamaz « Dogmatizm Metod » diye bir makale döşenir. « Orhan Selim » veya « Selim Orhan » takma adıyla da olabilir, ama bilinler tanır. Pat diye. Bu Nâzım’dır derler.  Ştaynbruh Birahanesi’nde şişeden ve soğuk bir bira içilir. Cepte bişeyler kaldıysa, « Paris metrosunun gayri meşru çocuğu » Tünel’e atlanır ve  Galata meyhaneleri ziyaret edilir. Bizanslılarla ve Cenovalılarla tarihi hayallere durulur. Korsanlarla deniz savaşları yapılır. Şarap dolu fıçılar kaptırılmaz korsanlara. Haydi bakalım bu kadar denir ve kıçlarına bir tekme. Korsanlar süt dökmüş kedi gibi sıvışırlar. Lannnnn dağılın lannnnn! Çıkılır sonra. Beyoğlu İstiklâl Caddesi’nde karşıdan bir « Voyvo » ugultusu duyulur.  İstanbul’a Tarih gelmiştir derler. Kapıları ve pencereleri sonuna kadar açarlar. Tarihe saygısızlık olmaz ! Buyur Tarih anlat Tarih. Ne olur Tarih doğruları söyle ! Sadece doğruları. Konuş Tarih konuş ne olur. Sabah kahvaltısı bir çayla iki simittir. Veya iki çayla bir simit. Yanınızda Arif olursa anlarsınız.  Hayat paşa konakları, yalılar, sarayyavruları değildir sadece bizim Paşa torunları için. Halkı bilirler. Tanırlar. Severler. Saygı gösterirler. Bu saygı ve  sevgi karşılıklıdır. Seven sevilir, saygılıya saygı gösterilir bizim kitabımızda. Nâzım’ı arıyorsanız,  « içeride » değilse, mutlaka ya Meserret Kahvesindedir. Yanında Mahmut Yesari. Ya da İpekçi Film Stüdyosundadır. Film çeviriyordur usta. Hiç belli olmaz bakarsınız felsefi bir konuya da dalmış olabilir Ercüment Behzat ve Muhsin Ertugrul’la. Ya da bir türkü tutturmuştur Adalet Cimcoz ve hakiki Ferdi Tayfur ile.  Ferdi Tayfur, Adalet’in ağabeyidir, dublaj ustasıdır, cigaraya haddinden fazla düşkündür. Abidin her yere girer ve çıkar. Bir de bakarsınız Ostrorog Yalı’sındadır. Yahya Kemal’ler ve diğerleri de orada. Asaf Hâlet Çelebi bir şiir patlatır. Bir tane daha. Bütün şairler sus pus. Necip Fazıl kaş göz oynatır, pek tutulmaz. Ama Kıbrıslılar’dan Çürüksular’dan bir güzel gelsin akan Boğaziçi aniden susar. Kulak kesilir İstanbul. Neyzen Tevfik mi ney üfleyen ? Abidin o zaman onunla oradadır. Bu bir esrarkeş tekkesi de olabilir. Bir halk kahvesi de. Kapalı Çarşı taraflarında. Destur ! İstanbul’dan gelen geçer, gelen geçer. Ama bir Çinli, Şeng Çeng nam bir alim kalır. Aşık olur İstanbullu bir güzele. Bu güzel Yaşar Kemal olacak adamın evleneceği Tilda’nın teyzesidir. Bilinmez, Tarih olmasaydı. İşte Tarih burada Abidin’den başkası da değildir. Konuş Tarih konuş ne olur. Galata  taraflarında bir gürültü var duyuyor musunuz ? Odessa’ya oradan kalkan vapurlar kimi zaman bir ressamı da alır götürür. Merhaba Lenin. Mayakovski merhaba. Moskova, Leningrad merhaba. Merhaba Devrim’in çocukluğu. Çocukluğum merhaba. Sinema. Abidin Yutkeviç’i bulur, Yutkeviç de genç bir sinema delisini... Ama bidakka acele etmeyelim. Abidin « İstanbul’unu »  anlatmadan ayrılamaz : Ve o zaman İstanbul en iyi yazarını Abidin’de bulur. Dersaadet için bu bir şanstır kardeşlerim. Bir şans.

Evet çünkü Abidin dostumuz sadece ressam, gazeteci, harikatürist (Burada hata yoktur : Abidin’in çizdiklerine HARİKA dediğim için karitatürlerine HARİKATÜR demem çok doğal) değildir : Aynı zamanda ve Yeditepe Öyküleri’nde örneklerini verdiği gibi öykücüdür de. İstanbul’un en iyi öykülerini Abidin anlatmıştır. Yazmıştır. Yayınlamıştır. Bu tartışılamaz. Abidin’in yazarlığı 1970’lerde Fikret Muallâ için yazdığı kitapta, yakın sanatçı dostlarının (Mübin, Şakir Eczacıbaşı, Alev Ebüzziya, Komet...) kataloglarına kondurduğu kısa ama son derece vurucu ve şık sunu makalelerinde de görülebilir. Tarihi yüzlerden en çok beğendiği, en çok ilgisini çeken Yunus Emre, Cem Sultan, Sinan için de birçok şey yazdı Abidin.  Kimi yayınlandı. Kimiyse notları ve kağıtları arasında yayınlanacakları günleri bekliyor. Sabır !

Bu kadar da değil : Saati gelince şairdir : Saati gelince deyince örneğin Beyoğlu’nda, Eloğlunda değil, akşam zamanlarında ve pat diye bir İstanbul güzeline “vurulmayı” anlatmak istiyorum : Ah! O İstanbul’un sarışın ve kıvır kıvır saçlarıyla genç ve şirin Rum, Ermeni, Boşnak, Yahudi güzelleri nasıl vururdu sizi taa kalbinizin ortasından. Ah!

Odessa’ya İstanbul’dan vapurla gelen  Abidin’i Leningrad’ta dekor ustası olarak yakalarız : Madenciler filminin çekiminde Yutkeviç ile koşturmaktadır : İstanbul’un Karadeniz şubesi Odessa senin, Leningrad benim, Moskova, Kiev onların film çevirmekle ugraşmalardadır. Ve Abidin üstünüze afiyet sinemada ustalaşmak üzeredir. 1966’da Goal’ünü bu sayede doksana « takıverdi ». Bu belgesel film Türkiye’de Altın Goller adıyla gösterildi :Ve gösterildiği her sinemada alkışlandı. Sinemaya girebilenler tarafından.  Yer bulmak çünkü nâ-mümkündü. Anlatılamaz.

Akan zaman duran zaman Abidin’i yeniden İstanbul’da yakalar : Eller yukarı ! Hangi eller ? Tutan eller. Seven eller. Dayanışmada kenetleşen eller.

Hemen peşinden sıkı anti-faşist militan ve sayısız dergi ve gazete yaratıcısı ve fena halde eleştirmen (tiyatro, sinema, edebiyat ne isterseniz var) bir Abidin çıkar karşımıza, « Sinekli Bakkal »ın tam köşesinde.  « Rahatı Kaçan Ağaç »ın karşısında « Ağıtlar » duyar « Yer Demir Gök Bakır » bir dünyada.

Abidin’in marifetleri bu kadar da değildir. Adı Nâzım Hikmet’le neden anılır ? Sadece Nâzım’ın bir şiirindeki bir mısradan mı ? Hayır. Asla. Abidin çünkü aynı zamanda Şair Usta’nın yoldaşıdır. Abidin uzun yıllar Türkiye Komünist Partisi üyeliğini üstlenmiştir. Paris’li yıllarında partisinin Fransa’daki temsilciliğini yapmıştır. Yani Abi(dini)miz siyasidir aynı zamanda.

Bundan mı başka nedenlerden mi bilinmez adı « iflah olmaz muhalife » çıkmıştır.  Bu nedenle olmalı mutlaka, 1942’de, kendi ülkesinde “ikamete memur”  tayin edilir Abidin : Hayatında asla memurluk yapmamış ve bu işten köşe buçak kaçmış Abidin’e en büyük haksızlık budur işte : « ikamete memur” olmak : Ama lütfen yanlış anlaşılmasın : İkamete memuru filan yok bu işin, basbayağı sürgün adam : O yıllardaki birçok akıllı yazar, şair ve sanatcı gibi...

İşte Mecitözü : Ah o güzelim insanoğluinsan Aleviler ah! Abidin’i hemen bağırlarına basarlar. Dostça. Kardeşçe. Dayanışma içinde. Ve sonra Adana : Kemal Göğceli, geleceğin Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal nam yazar, Müze Müdürü Naci Kum ile … Adana’da gazetecidir yeniden Abidin : Gece gündüz. Savaşı birinci mevkiden izler : O kadar dil bilen adam için bütün radyoların bütün haberleri bilmece değil bulmacadır  çünkü. Nazilerin her yenilgisini en önce Adana’da Türk Sözü okuyucuları öğrenir. Abidin Dino sayesinde. Aşkı için akademisyenliği İstanbul’da bırakıp Adana’ya gelen Güzin Dikel’le Adana’da evlenir Abidin. Eylül yağmurları evlilik hediyesidir Adana’daki sürgüne.

Adana’daki canlar ve dostlardan sonra Ankara-Mankara gelir : Abidin bu, başkentte en başrolleri oynar gerekirse, maksat trajedileri, dramları ve pespeyalikleri alaya almak değil mi ? Sabahatin Eyüboglu, Azra Erhat, Can Yücel (Abidin’e bıraksam « Jan Yüjel » diyecek), Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli ve Oktay Rifat’la elbette Ankara M’Ankara olacaktır. Çaresi yok. « Garip » (t)akımının aslarıyla,  Ankara’nın göbeğinde ve “gölgelerinin” sıkı markajına rağmen, Ankara Palas’ta ve bakanların makanların afra tafrasını umursamadan, yada bir belediye otobüsünde elbette Dada  gösterisi düzenleyecektir Abidin : Abidinik bir duruştur bu :  Babalara inat! Ve ancak bu şekilde sıkıntıların ve bıkıntıların ağırlığı altında ezilen dramatik hayat dédramatisé edilerek yaşanabilir biçime sokulabilmiştir 1940’ların ikinci yarısındaki bu koskocaman taşra başkentinde : Hayatın ve dünyanın kenarında bir dip not gibi unutulmuş.

Sonra yeniden İstanbul : Madem ki örfi idare (hemen kaşlarınızı çatmayın n’olur :Yani sıkıyönetim beeeeee!) kalkmış ve “yollar” açılmıştır : Henüz “hızlandırılmamış” trenle Ankara’dan İstanbul’a bir gecede varıp “iki çayla bir simit veya iki simitle bir çaylı” gençlik günlerinize şöyle en içten bir biçimde merhaba demek mümkün : Hele yanınızda Tekir Kedi de varsa. Evet Tekir Kedi’nin ilk harfleri büyük, çünkü filmimizin pardon makalemizin aslî kahramanlarından biri de odur : O kedi ki, “hürriyete kavuştuğunun” beşinci gününde İstanbul’da yaz tatilindeki Abidin ve Güzin’i ziyarete gelen Nâzım Hikmet’in kuçağına kurulup ölümsüzleşmiştir ve dünya edebiyat tarihine giren kedilerden biri olmuştur.

Sonra iyi saatte olsunlar Abidin’i ve Güzin’i ve Nâzım’ı ve Münevver’i sıkı takibe alırlar : « Nefes alamaz » duruma gelince yoldaşlar, Boğaziçi’ne, Kız Kulesi’ne, Marmara’ya ve Setüstü’ne, balıkekmeğe, muhallebiye, kuru fasulya ve pilava  doyamadık fakat n’olur ve lütfen kusura bakmayın ama bize müsaade, bize maalesef yol göründü üç vakte kadar demek zorunda kalırlar :

Biri Karadeniz’e vurur ve Karadeniz’de “vurulmaz” : Mustafa Suphi ve yoldaşlarına selamını eksik etmez Nâzım. Yanında genç bir Refik Erduran vardır. Ve dalgalar dalga geçemezler. Sadece selama dururlar. Erduran filan değil kardeşlerim ER-DURMAZ  bu adam. Bilmem anımsatmalı mı : Refik o sırada çünkü askerdir. Anlatılmaz bir cesaret. Netekim (evet evet netekim) hemen sonra Kore’ye bile gidecektir : Askerlik bu : Kader deyip geçme ! Çevirmendir kendisi çünkü askeriye cihetinde.

Öbürü, yani Abidin nam adem, pasaport alır. Evet inanmayacaksınız ama bu iş için  iki yıl ugraşır ve pasaportunu alır nihayet ve Roma’ya uçar : Vınnn. 1952’nin hemen başında. Sonra Parisli günler başlar, dünyalı tarafından : Asla bitmemecesine. Gider Abidin bir daha dönmemecesine neredeyse...

Elbette gelecektir yeniden İstanbul’a, Ankara’ya,  Adana’ya, Eskişehir’e, Mecitözü’ne ve Balıkesir’e...Ve yüzünü yeniden Bogaziçi’ne ve Akdeniz’e ve elbettte Karadeniz’e sürecektir. Bilirsiniz Boğaziçi’ninin kuşlarını, balıklarını ve bütün taşlarını bile tanır Abidin. Kandilli’de Ostrorog Yalısı’nın müşterilerindendir. Yogurduna, taksi şöförlerine, ayakkabı boyacılarına, simit satıcılarına bayılır ülkesinin. Çiçek Pasajı’nda rakı içmeden olur mu be Yorgo? Bir de Yaşar Kemal’le yenilen kebablarına bayılır Abidin. Acılı tarafından ve bu iş asla “Yaşar’sız olmaz”. Abidin’e “Peder” diye hitap eden tek insandır Yaşar Kemal. Abidin bu işe “bozulmaz”. Fakat “Yaşar’ın” Güzin’e “anne” diye hitap etmesine kırmız kart gösterir. Ne de olsa gençliğinde kalecilik yapmış adam. Esbâbımûcibesi sual edilemez. Abidin şimdi Aşiyan sırtlarında seyirlerdedir : Eh ressamın da başka istediği yoktur hani : Ülkesini ve ülkesinin insanlarını seyreylemekten gayri. BUNDAN İYİSİ KARDEŞLERİM CAN SAĞLIĞI. O DA BİZE YETER : DÜNYALAR KADAR. “Gölgelere” nanik ! TAMAM MI! ABİDİN DİNO ÇÜNKÜ ÜLKESİNDE ARTIK. İstanbul’da. Adana’da. Ankara’da. Eskişehir’de. Diyarbakır’da..

 
Share