Basın Özgür müdür?

Basın özgürlüğü ya da özgür basın tartışmaları son yıllarda sıklıkla tartışılan konulardan. Özgürlük algısındaki çarpıklık basın ve basın özgürlüğü konusunda da kendisini gösteriyor

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da on yıllardır onlarca gazeteci, basın emekçisi katledildi, işkence gördü, tutuklandı, yıllarca hapishanelerde kaldı. Bu gerçeklik bazı şekilsel değişikliklere uğrasa da hala devam ediyor. AKP’nin işbaşına getirilmesiyle yaratılmaya çalışılan manipülasyon içerisinde “demokrasi-özgürlük” söylemleri ekseninde yine onlarca gazeteci tutuklandı, hapse konuldu, işkence gördü, katledildi. Gazeteler, internet siteleri kapatıldı, para cezalarıyla yayınlar engellenmeye çalışıldı. “KCK operasyonları” adı altında Kürt siyasetçileri hedef alan saldırı dalgasında son olarak basın emekçileri hedefe konularak onlarca gazeteci tutuklandı, tutuklanmaya devam ediyor. Yine burjuva-feodal medya içerisinde demokrat-muhalif bir tavır içerisinde olanlar da birer birer işten atmalarla, tehditlerle ve başka türlü baskı yöntemleriyle susturulmaya, sindirilmeye çalışılıyor.
Şırnak-Uludere katliamı sonrası efendilerinden herhangi bir emir ve açıklama gelmediği için saatlerce katliamı görmezden gelip ve direktifi aldıkları andan itibaren de “kutsal görevleri” yalan ve demagojiye başvurarak halkın doğru haber alma hakkını engellemeye çalıştılar. Böylesi bir tablo içerisinde devrimci-demokrat-yurtsever ve ilerici güçlerin “Özgür basın” söylemleri de gerçekliği doğru bir şekilde analiz edememenin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Belirli başlıklar altında basın ve basın özgürlüğü konusunu tartışmakta fayda görmekteyiz.
Siyasi iktidar basın ilişkisi
1900’lü yılların başlarında etkinlik kazanmaya başlayan kitle iletişim araçları (o dönem yaygın ve etkin olan gazeteler) 2000’li yıllarda toplumun yaşamında oldukça önemli bir yer edinmiş durumdadır. Her siyasi iktidarın kendi ideolojisini, kültürünü, politikalarını halka anlatmak, kabul ettirmek için kullandığı en etkin araçlardan olan kitle iletişim araçları özellikle internet ve telefonun yaygın bir şekilde kullanılmasıyla daha da bir önem kazanmaktadır. Dünyanın bir ucunda yaşanan bir olayın saniyeler içinde başka bir noktadan öğrenilmesi bu araçların öneminin en basit göstergelerindendir. Kitleye ulaşmanın en etkin araçlarından olan bu yöntem hem iktidardakiler için hem de o iktidarı değiştirmek isteyenler için vazgeçilmez durumdadır. Bugün emperyalist-kapitalist sistem televizyonlar, gazeteler, internet, telefonlar, radyolar vb. birçok araçla beraber her gün her an milyonların zihinlerine, yaşamlarına etki edip, onları kendi iktidarının devamını sağlamak için maniple etmeye çalışıyor. Gazeteler sistemin ihtiyaç duyduğu şeyleri yazıyor, televizyonlar da sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yayınlar yapılıyor, internet, telefon vb. araçların hepsi sistemin kontrolü altında, esas olarak sistemin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor. Muazzam bir tekel haline gelmiş olan medya sektörü yaşamın her alanında (siyasi, ekonomik, kültürel…) büyük bir etki gücüne sahip. Halkın gerçekleri öğrenmesinin ya da öğrenememesinin en önemli araçlarından olan medya kimin elindeyse o güç rakiplerine karşı büyük bir avantaja sahiptir. Egemenler cephesinden durum bu minvalde seyrederken, ezilenler cephesinde de medyanın rolü tartışmasız çok önemlidir. Sistemin kuşatması ve baskısı altında oldukça zor koşullarda çalışmalar yapılmaya çalışılsa da kitle iletişim araçlarını etkin bir şekilde kullanıp-kullanamama devrimci mücadele için çok önemli bir parametredir. Siyasi iktidar mücadelesine paralel bir şekilde yürütülen medya-basın çalışmaları kesinlikle küçümsenmeden ele alınması gereken bir araçtır. Yayınladığınız gazete ne kadar çok okunuyor, internet siteleriniz ne kadar çok takip ediliyor, kurduğunuz TV’ler, radyolar ne kadar çok izlenip, dinleniyorsa kitleye etki gücünüz de o kadar fazladır.
Meseleyi bu realite ekseninde ele aldığımızda emperyalist-kapitalist sistemin yaşamın hakimiyeti altında olan bir dünyada bundan bağımsız, soyut bir özgürlük ya da özgür basın yoktur, olmaz da. Ancak devrimci-sosyalist-ilerici basından söz edilebilinir ve bu basın da özgür değildir, sistemin tüm kuşatmışlığı altında meşru, fiili bir çalışma içerisindedir. Bu gerçeklik dışında yapılan tarifler sahte bir özgürlük yanılsamasının varlığına hizmet eder. Özgür basın varsa özgür çalışma koşulları vardır, özgür toplum vardır, özgürlük vardır, özgür bir sistem vardır.
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da basın mücadelesi
Ülkemizde on yıllardır süregelen faşist diktatörlük gerçekliği altında yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi basın alanında da müthiş bir baskı ve terör estirilmektedir. Halkın tereddütsüz bir şekilde kendisine biat etmesini isteyen hakim sınıflar en ufak hak alma mücadelesine dahi azgınca saldırıp, herhangi bir gerçekliğin halka ulaşmasını da engellemek istiyor. An itibariyle Türkiye-Kuzey Kürdistan hapishaneleri  tutuklu gazeteci açısından dünyanın en kalabalık ülkelerinden birini oluşturuyor. Dünden bugüne resmi kayıtlara geçen 60’tan fazla gazeteci öldürülmüş durumda. Bu ölümler sadece resmi rakamlara yansıyanla kalmamaktadır. Sadece 1990’lı yıllarda onlarca gazeteci katledildi. En güncel iki örnek ise 2006 yılında Devrimci Demokrasi Gazetesi Amed muhabiri İlyas Aktaş ve Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in katledilmesi olayıdır. Gazeteci ölümlerinde dünden bugüne öne çıkanlar ise şu şekilde;
Sabahattin Ali/Marko Paşa (Edirne 1948)
Turan Dursun/İkibine Doğru veYüzyıl Derg. (İstanbul 4 Eylül 1990)
Musa Anter/Özgür Gündem (Diyarbakır 20 Eylül 1992)
Uğur Mumcu/Cumhuriyet (Ankara 24 Ocak 1993)
Ferhat Tepe/Özgür Gündem (Bitlis 28 Temmuz 1993)
Metin Göktepe/Evrensel (İstanbul 8 Ocak 1996)
Ahmet Taner Kışlalı Cumhuriyet (Ankara 21 Ekim 1999)
İlyas Aktaş/Devrimci Demokrasi (Diyarbakır 10 Nisan 2006)
Hrant Dink/Agos (İstanbul 19 Ocak 2007)
Basın emekçileri üzerinde estirilen terör sadece katletmekle sınırlı değil. Her yıl onlarca yayın organı kapatılmakta, nüshalarına el konmakta, para cezaları kesilmekte, çalışanları tutuklanıp, çeşitli baskılara maruz kalmaktadır. Hakim sınıfların basın emekçilerine böylesi yoğun bir saldırı gerçekleştirmesinin sebebi ise yukarıda özetlemeye çalıştığımız öneminden dolayıdır. Şimdiye kadar hiçbir gazeteci sadece gazetecilik yaptığı için baskı görmemiş, tutuklanmamış, katledilmemiştir. Yaşanan tüm bu olaylarda esas etmen gazetecilik faaliyetinin hangi algıyla ele alınıp, nereye hizmet ettiğidir. Eğer gerçekleri yazar, söylerseniz, sistemin gerçek yüzünü teşhir edici faaliyetlerde bulunursanız, halkı bilinçlendirmeyi kendinize görev edinirseniz ve tüm bunları içi boş muhaliflik dışında gerçek anlamıyla yaparsanız hedefe konmanız için yeterince sebep var demektir. Basın faaliyetini siyasi mücadeleden ayıran ya da ondan bağımsız soyut bir mesele olarak ele alan yaklaşımların hepsi gerçekdışıdır, idealize edilmiş yaklaşımlardır. Sistem kendi iktidarını garantilemek için sınırları çizilmiş muhalefete, mücadeleye her zaman müsaade eder hatta teşvik edip bizzat kendisi bunu yaratmaya çalışır. Kontrol dışı gelişen her şey hakim sınıflara korku salmaktadır. Basın cephesinde de durum bundan farklı değildir. Sınırlara dokunmadığınız müddetçe istediğiniz yazıp, istediğinizi eleştirebilirsiniz ama mesele kırmızı çizgilere gelince hakim dili resmetmeniz sizin için bir görev, sorumluluktur.
Meselenin bu yanına en iyi örneklerden biri Kürt ulusal sorununa basın cephesinden yaklaşımdır. Kürt ulusal sorununda TC faşizminin imha ve inkar politikalarına paralel eksende bir yayın yapan burjuva-feodal medya, AKP ile beraber başlatılan tasfiye sürecinde oldukça zor bir durumda kalmıştır. Bir gün “bebek katili” yapılan Abdullah Öcalan, ertesinde “barışın elçisi” ilan edilmiş, “azgın bir terör örgütü olan “ PKK peşi sıra “meşru bir örgütlenme” olarak lanse edilmiştir. Hakim sınıflar nasıl bir politik hat çiziyorsa burjuva-feodal medya da bu politikaya riayet etmek durumundadır. Onun için bazen sayfalarından, kalemlerinden kan damlarken bazen sahte barış naraları yükselmektedir.
Ergenekon operasyonunda, 19-22 Aralık katliamında, faili meçhullerde ve daha bir çok örnekte burjuva-feodal medyanın riyakar, aşağılık yayıncılık anlayışı net bir şekilde görülmektedir. 19-22 Aralık katliamında katliama övgüler düzenlerle, bugün sözde katliamı lanetleyenler aynı kimselerdir. Dün faili meçhul cinayetleri “vatan görevi” olarak lanse edenlerle bugün cinayetlerin “sorumlularının yargılanmasını” isteyenler aynı kimselerdir. Dün AKP’ye kafa tutanlarla bugün AKP yalakalığı, hizmetkarlığı yapanlar aynı kimselerdir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Burjuva-feodal medya iktidarda hangi klik varsa ona hizmet etmeyi kendisine en üstün görev olarak belirlemiş durumdadır, başka bir alternatifi de yoktur. Yalan, manipülasyon, aldatmaca burjuva-feodal medyanın temel karakteristiğidir. İşte bu tablo içerisinde yer alan herkes bu gerçekliğe biat etmek zorundadır. Ne kadar demokrat, muhalif, devrimci olursanız olun sınırlarınız çizilmiştir ve sizler bu sınırlara uymak zorundasınızdır. Ya kurallara uyacaksınız ya da pılınızı pırtınızı toplayıp gideceksiniz. Banu Güven’in NTV’den ve Ece Temelkuran’ın da Habertürk’ten kovulması bu gerçekliktendir.
Tüm bu özetlediğimiz gerçekliği daha anlaşılır kılmak için Uludere katliamı sonrası burjuva-feodal medya içerisinde yer alan bir gazetecinin sözlerine kulak kabartmak gerektiğini düşünüyoruz. Akşam Gazetesi yazarlarından Serdar Akinan, Uludere katliamı sonrası yaşadıklarını şu şekilde anlatıyor;
“Sabah 7 gibi uyandığımda twitteri açtığımda Hasip Kaplan'ın twitlerini gördüm bu olaya ilişkin. Olayla ilgili adeta isyan eden twitlerdi bunlar. Olay ilk başlarda çok muğlaktı. Hakikaten böyle bir şey oldu mu, bu boyutta mı diye doğrulatmak için internet sitelerine baktım hiçbirinde yok. Televizyon kanallarını açtım orada da hiçbir şey yok. Başka kaynaklara baktım. Bu gibi durumlarda karşı referans olarak baktığım site ANF'dir. Oradaki haberlerde olayın boyutunu fark edince bunu twitterde yazmaya başladım.
Tepki alınca bu kez televizyonların haber merkezlerinde çalışan, CNN'de, NTV’de, SKY’ da çalışan arkadaşlarımı aradım. Bana verilen cevaplar adeta utanç tablosu gibiydi. Bana söylenen, sabahın ilk saatlerinden itibaren gerek İHA’ dan gerekse DHA’ dan görüntülerin, fotoğrafların kendilerine gelmeye başladığı ancak talimat olduğu için yayınlayamadıklarını söylediler. Haber merkezleri müthiş gergindi. Arkadaşlarımın bana verdiği bilgi, verilen talimatın resmi hükümet açıklaması olmadan haberi bu şekilde görmeyecekleri yönündeydi.”
Galiba yukarıda aktardığımız cümleler yoruma yer bırakmayacak kadar açık ve anlaşılırdır. İşte medya-basın tartışmaları içerisinde görünmeyen-görülmek istenmeyen asıl tablo budur.

 
Share